I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

Ne yapmalıyız da zulme karşı durduğumuz, dünyaya adalet dağıttığımız ve insanlığın saygısını kazandığımız o eski günlere tekrar kavuşalım? Bu, Müslüman zihinlerin yüzyıllardır cevabını aradığı bir soru. Aynı zamanda bir istek, bir temenni ve bir ideal. Akif’in şiirinde o eski günler kendine şöyle yer bulur:

Şule Yüksel Şenler, 29 Mayıs 1938’de Kayseri’de dünyaya gelmiştir. Aslen Kıbrıslıdır. Babası Hasan Tahsin Bey ve annesi Mihriban Ümran Hanım’dır. Ailedeki altı çocuğun üçüncüsüdür. Şenler altı yaşındayken Kayseri Sümer Fabrikası’nda çalışan babasının işten ayrılması sonucu ailesiyle İstanbul’a gelmiş ve buraya yerleşmiştir. Fatih’te oturdukları sıralar, burada ilkokula başlamıştır.

İslâm toplumunun kendi yaşantısına, inancına, yüce değerlerine ve izzetini elde etmek için verdiği kavgasına uygun bir eğitim sistemine olan ihtiyacı bugün daha da artmıştır. Özellikle şu anda şiddetin, cinnetin ve şehvetin kurbanı olmuş genç nesillerimizin içinde bulunduğu buhranı, sıkıntıyı görünce değerlerimize uygun eğitim sisteminin önemi daha da iyi anlaşılmaktadır.

Sabah iyice ayaz kesmişti. Efil efil esiyordu rüzgâr. Gündüz bile zor ısınan çadırımız, buz kesmişti âdeta. Bombalarla harabeye dönen evimizi terk ettikten sonra gelip sığındığımız bu çadır, kendini bile zor ısıtıyordu. On yaşına girdiğim ilk gün bize bu çadırı göstermişlerdi. Üç kişinin zor sığdığı bu küçücük çadırda beş kişi kalmak zorundaydık.

Yangın yeri Mescid-i Aksa! Yansaydı Aksa! Yansaydı, yıkılsaydı da namerdin ellerine düşmeseydi. Kirli ayaklar basmasaydı haremimize, uzanmasaydı namahrem eller. Yeniden kurardık Mirac’ın gölgesine mescidimizi. Tüm peygamberler saf olmuşlar Rasulümüzün arkasında diye yine koşardık Aksa’mıza. Bizim olana sahip çıkmak daha bir kolay olurdu. Evet bizim!

Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’adır. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e, Ehl-i Beyt’ine, ashabına, onun yolunda yürüyen, kıyamet gününe kadar onun sünnetine tabi olan, Müslümanca düşünen ve Müslümanca yaşayanların üzerine olsun. “O Allah ki kullarını en güzel bir biçimde yaratmış, onlara en güzel yolu açıklamış

Medeniyet kelâm ile başlar. İnsana kelâm bahşedildiği için medeniyet kurmuştur. İnsan söze ve sözcüğe sahip kılındığı için diğer canlılardan ayrılarak sosyal ilişkiler kurabiliyor. Meramını ifade ediyor. Duygularını kelimelere döküyor. Yeryüzünü bu kelimelerden aldığı ilhamla imar ediyor. İnsan bu kelimelerle hakikat üzere bir medeniyete ulaştırmak için çalışıyor.

İslâm’ı yeryüzünde hâkim kılma mücadelesinin iki veçhesi vardır. Birincisi bu mücadelenin bid’at ve hurafelerden arınmış bir İslâmîliğe sahip olması, ikincisi ise bu mücadelenin hareket ediyor olmasıdır. Mücadelede hareket söz konusuyken İslâmî anlayışta sıkıntı varsa hâkim olanın İslâm olduğunu söyleyemeyiz.

Kaynaklar, medeniyetin “şehir” manasına gelen Arapça “medine” kelimesinden geldiğini söyler. İslâm mefkûresinde medeniyet “beldelerin imar edilerek insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak, rahat ve huzur içinde yaşayacak bir şekle sokulması; insanların da ruh, madde, fikir ve ahlâk bakımından yükselmesi” manasına gelen “tâmir-i bilâd, terfîh-i ibâd” şeklinde tarif edilegelmiştir.