• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

KÜÇÜK ALEMDEKİ MEDENİYET

İnsanın hikâyesi Allah’ın (cc) bir gün meleklere yeryüzünde halife yaratacağını söylemesi ile başlar. Yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılan insan, bütün bir hayatı Rabbine adayacak, tüm işlerinde O’nun tesis edilmesini istediği adaleti kuracaktır. Bu adaleti kurabilmesi için Allah ona bir akıl vermiş ve bu aklı kendisi ile kullanacağı isimleri/ilmi de öğretmiştir. İsimleri/ilmi doğrudan Allah’tan (cc) alan ilk insan, şeytanla ilk sınanmasından sonra Allah’a adanmış bir hayatı ilmek ilmek dokumak üzere yeryüzüne gönderilmiştir.

İlk insanın, Rabbinin kendisine bahşettiği akıl ve ilimle hayatı inşâ etmeye başlaması, zamanla evlatlarının çoğalması ve nesillerin artması ile bir medeniyetin inşâsına dönmüştür. Bir toplumda tezahür eden ve insanın ilmiyle şekil-şemâl verdiği her bir kurum bu medeniyeti beslemiştir. İnsanın, akıl/ilim birlikteliği ile nefsinin karşılıklı işbirliği ya da çekişmesi onun ruhunda bir ahlâk şekillendirmiş ve medeniyeti besleyen her kurum tam da bu ahlâktan neşet etmiştir. 

İnsan Rabbinin vazifesini bildiğinde huzur bulmuş, bu huzur onu tabiatla ve kendisi ile barışık kılmış, böylece halifeliğini güzelce yaptığı medeniyetleri kurabilmiştir. Ancak vazifesini bilemediğinde, insan sonu gelmez bir anlam arayışına düşmüş, bu arayışının sonuçsuz kalması ile dehşete kapılmış, hırçınlaşmış ve bu hırçınlıkla başta kendisi olmak üzere her şeyle çatışır hale gelmiştir. Ruhu böylesi bir ahlâk kazandığında insan, tabiat ve toplumla çatışan medeniyetler kurmuştur.

***
İnsan hem ruhu hem de bedeni ile taşıdığı hususiyetler bakımından pek çok düşünürce “küçük âlem” olarak isimlendirilir. İnsanın bütün bir eşyaya halifelik vasfını icra edeceği medeniyetin görücüye çıktığı ilk mevkî, küçük âlem olan kendisidir. Giyim kuşamından hâl ve tavırlarına kadar sirayet edecek olan ilk medeniyet cemresi, insanın ruhuna düşer ve beden toprağında filizlenir. Başka bir deyişle medeniyetin ilk vatanı beden memleketidir.

Medeniyetin, kendisi ile inşâ edildiği ilim ancak akıl ile kavranır. Bu ilmi kavramış olan akıl iradeyi yöneterek beden memleketinde medeniyeti inşâ eder. Şu durumda beden memleketinin hükümdarı akıl olarak temayüz eder.

Her hükümdarın kendisini iyi yetiştiren bir muallime ihtiyacı vardır. O muallimin nasihatleri, emirleri ve sakındırmaları hükümdarı yanlışa düşmekten korur. Beden memleketinde hükümdar olan aklın muallimi ise yine Allah (cc) tarafından ona gönderilen vahiydir. Vahy akla ihtiyaç duyduğu ilmi verir. Tıpkı Hz. Âdem’e öğretilen kelimeler gibi, akıl da vahyden şaşmaz doğruları ihtiva eden ilmi alır, üzerinde tefekkür eder, çıkarımlar yapar.

Aklın sözlerine riayet edeceği muallimden başka danışmanları da bulunur. Bir hükümdarın istişare meclisine benzeyen bu danışman, kimi filozofların “Tanrı’nın içimizdeki sesi” diyerek takdim ettiği vicdandır. Vicdan bir hükümdara sunulan siyasetnameler, nasihatnameler gibi akla sürekli eylemlerde itidali tavsiye eder. Sürekli danışmanlarının tavsiyelerini alan bir hükümdarın işlerinde isabetli davranması gibi, akıl da vicdanına danışırsa tefekküründe, yaptığı çıkarım ve değerlendirmelerde isabet eder.

***
İnsanın mizacı, karakteri, duyguları öteden beri onun tabiatı olarak tanımlana gelir. Her bölgenin iklimi ve tabiatının farklı olması gibi her insanın tabiatı da farklıdır. Ve tabiat olaylarının önemli birçoğunun -tahmin edilse bile- kesin olarak öngörülemez oluşu gibi insan kendi tabiatının ne zaman nerede ne yapacağını da kesin olarak bilemez. Bir yerde kendiliğinden bitiveren otlar, aniden kapatıveren bulutlar gibi insanın duyguları da olaylar karşısında aniden ruhu kaplarlar. Elbette bu tabiat olaylarının kanunları vardır ve insan bu kanunları keşfederek tabiatta cüzî tasarruflarda bulunabilir. Ancak tabiatı tamamıyla kendi kontrolüne alamaz. Çünkü tabiat her bir an Allah tarafından yaratılmaktadır. İşte insanın tabiatı da an be an Allah tarafından yaratılan ve aklın önünde beliriveren hisler, yönelişler, arzular bütünüdür. Diğer bir deyişle insanın tabiatı, küçük âlemde hükümdar olan aklın yönetmesi gereken tebaadır.

Bir toplumun/tebaanın nihayet konulamayan ihtiyaçları gibi insan tabiatında yetişen arzular, emeller, istekler, hevesler, ayrıca bunların zıddı olan korkular, üzüntüler Allah tarafından yaratılır ve aklın önüne bir imtihan olarak konulur. Öte yandan toplumu ifsâd eden insanlar olduğu gibi, aklın yönetmek durumunda olduğu tabiatı da ifsad edenler bulunur. Bu ifsâd edici sürekli isyanı fısıldayan şeytandır. Her daim kötülüğe çağıran şeytan insan tabiatını ve nefsini tahrik eder, türlü vaatlerle münkeri süslü gösterir, onun reklamını yapar. Sanki o münkeri elde ettiğinde insan mutluğun zirvesine ulaşacak, bütün elemleri gidecektir. İnsan tabiatı bu yaldızlı ve parıltılı vaatlere karşı oldukça zayıftır ve aniden ona yönelir.

Böylesi durumlarda akla düşen lalası olan vahyin rehberliğinde ve vicdanının telkinlerinden oluşan danışma meclisi ile tabiatın ihtiyaçlarını sınırlamak, kontrol altına almaya çalışmak ve en önemlisi bu tabiatı olması gereken çerçevede terbiye etmeye çalışmaktır. Zaten siyaset bir terbiye meselesidir. Bu terbiyenin plan ve programını yetkili muallim olan vahy yapar. Akıl lalasının plan ve programını büyük bir dirayetle tatbik etmeli, tabiatın ya da nefsin itidal çizgisini aşacak isteklerine teslim olmamalıdır. Şayet lalasının programını tatbik etmekten ve danışma meclisi olan vicdanın telkinlerini dikkate almaktan vazgeçer ve tabiatın haddi aşan isteklerine rıza gösterirse, o zaman küçük âlemde nizam bozulur, fesat baş gösterir.

***
Küçük âlem büyük âlemin bir özeti, bir numunesidir. Bu âlemde kurulan nizam insanın eylemleri ile büyük âleme adım adım taşınır. Büyük âlemdeki her bir var olan, insanın elinin değmesi ile bir medeniyet görünümüne kavuşur. Bu medeniyet insanın kendi ruhunda kurduğu medeniyeti yansıtır. Tıpkı bir sanatçının elinden çıkan eserin bu sanatçının dehasını yansıtması gibi, medeniyet de bu medeniyeti inşâ eden her bir kişinin kendi küçük âleminde tesis ettiği medeniyeti izhar eder. Bu sebeple medeniyetin kökleri küçük alemde, yani insanın ruhunda, akıl ile tabiatının vahy rehberliğinde bütünleşmesindedir.

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız