KİŞİNİN MEDENÎLİĞİNDEN ÜMMETİN MEDENİYETİNE

İslam Medeniyeti üzerine yapılan konuşma ve araştırmalarda kaçınılmaz olarak ‘medeniyet’in ne olduğu sorusu gündeme gelmekte, birçok mütefekkir tarafından ‘medeniyet’e farklı yaklaşımlarda bulunulduğu görülmektedir. ‘Medeniyet’in ne olduğuna farklı tanımlar getirilebiliyor olsa da, Medeniyet’in “bir inanış ve yaşam biçiminin zaman-mekân kesitinde tezahür etmesi” olduğu yine hemen her mütefekkirin işaret ettiği bir hakikattir. Buradan hareketle İslam Medeniyeti’nin, Müslüman’ca yaşayan bir topluluğun, bu yaşamının hayatın her katmanında ortaya çıkardığı bütüncül bir görüntü olduğunu söylemek mümkündür. Bu bütüncül görüntü her Müslümanın dinini yaşaması ve bu yaşantının neticesi olan eser ve kurumların birleşmesi/bütünleşmesi ile ortaya çıkar. Şu durumda İslam medeniyetinin yeniden kendisini göstermesi, bu medeniyete gönül vermiş Müslüman kitlelerin her birinin fert fert inanışlarını yaşamalarına bağlı olduğu söylenebilir.

İnsanların bir inanışı/ülküyü/ideali benimseyerek kendi yaşam ve eylem tarzını o inanç/fikir/ülkü çerçevesinde şekillendirmesi genelde oldukça zor bir iştir ve disiplinli, kararlı, azimli bir gayreti ve çabayı gerektirdiği aşikârdır. Böylesi disiplin edinerek sözünü ettiğimiz çabayı göstermeye girişen insanın her şeyden önce kendisi ve tercih ettiği inanç/fikir/ülkü arasında sorunsuz bir ilişki kurması gerekir. Bu ilişki kişinin kendi kimliğini, kişiliğini, eylemlerine etki edecek olan fikir ve hissiyatını, kendisine esas aldığı inanış/fikir/ülkü ile mezcedebilmesi halinde sağlıklı ve sorunsuz olacaktır. Bu da kaçınılmaz olarak kendisini tanımasını, tanımlamasını ve bu tanım üzerinden hayattaki eylemlerini belirlemesini gerektirmektedir.

***
Her insan hazır bir çevrenin içine doğar. Bu çevre ile ilişkiler kurar, etkileşimlerde bulunur. Bu ilişkiler içerisinde de kendi “ben”ini inşâ eder. İnsanın kendisini inşâ etme sürecinde hazır bulduğu tek şey sadece çevresi değil, bir yönüyle kendisidir de. İnsanlarla ilişkilerimiz ilerledikçe kendimizi bir şeylere kızıyor, bir şeylerden hoşlanıyor, bir şeylere karşı çok meraklı, bir şeylere karşı çabuk usangaç buluyoruz. Yine tez canlı ya da sakin tavırlarımız, hadiseler karşısında soğukkanlı ya da telaşlı tepkilerimiz bizim irademize bakmaksızın kendiliğinden bizden sadır oluyor. Bununla birlikte kendimizde bir şeylere müdahale edebiliyor, kendimizi bir şeylere alıştırabiliyor, önceleri vermediğimiz tepkileri uğraşlar neticesinde verebilir hale gelebiliyoruz. Sözünü ettiğimiz bütün bunlar, kendimize dair; kendimizde hazır bulduğumuz bir yönü, sadece bizim irademize bakan bir yönü ve irademizi kullanarak kendimizde hazır bulduklarımızdan kimilerini değiştirdiğimiz bir yönü tanımlamamıza imkân sağlıyor.

Çevremizi saran tabiatın verili olmasına benzeyişinden hareketle, kendimizde hazır bulduğumuz yönümüz, “tabiatımız” olarak tanımlanagelmiştir. Tabiatımız kendimizde hazır bulduğumuz kendi iklimimizdir. Sıcak tavırlı-soğuk tavırlı, yumuşak sözlü-sert mizaçlı, ılımlı/uyumlu-huysuz-geçinilmesi zor vb yakıştırmalar bizim hâl/eylem tarzımızdır ve genelde tabiatımızı tanımlamakta kullanılan sözlerdendir. İnsan ferdinin, hiç düşünmeden gayri ihtiyarî olarak serdettiği bütün tepkilere ve reflekslere nüfuz etmiş olan tabiatımız, kendimize tercih ettiğimiz inanış ve değer manzûmesini nasıl yaşadığımızı da etkiler. Çok uzun boylu araştırmalara girmeden, sadece dört halifenin mizaçlarını ve bu mizaçların dinlerini yaşamalarına olan etkisini hatırlamamız tabiatımızın, önceliklerimize ve hâl/eylem tarzımıza olan etkisini gösterecektir. Şu durumda insanın kendisini tanıma ve tanımlama gayretleri ilk olarak kendisinde hazır bulunan ve kökten değiştirilmesi de pek söz konusu olmayan bu tabiatından başlaması gerekecektir.

İnsan kendisinde hazır bulduğu tabiatının özellikleri dışında sosyal çevresi içinde de bazı şeyleri hazır bulur. Bunlar toplumunun inanış ve yaşam biçimi, tarihinin getirdiği örflerdir. Bunla birlikte günümüzde artık insan sadece kendi toplumu ve bu toplumun inanç ve yaşam tarzını değil, dünyanın hemen her yerindeki insan topluluklarının inanç ve yaşam tarzlarını, tarihlerini ve örflerini görme imkânına sahiptir. Önünde hazır olarak bulduğu inanç ve yaşam tarzları içinde bir tercihte bulunmaksa insanın kendi iradesine bakmaktadır. İnsanın iradesi ile seçtiği ve kendisini onunla tanımladığı şey o insanın kimliğini ifade eder. Belirli bir şekilde davranıp, belirli tavırlardan uzaklaşması, bazı şeylere kendi isteği ile talip olarak yine bazı şeylerden kendi rızası ile kaçınması o insanın kimliğinden kaynaklanan hareketlerdir. Kimlik, onsuz olunamayacak olan ve daima insanla beraber olacak olan şeydir. Çünkü insan, iradesini bir kimlikle kullanır.

Kendimizde hazır bulduklarımız ile sosyal çevremiz içinden tercih ettiklerimizin birbiri ile etkileşmesi kişiliğimizi ortaya çıkarır. Kişilik bizim kendi tabiatımızdan, kimliğimize uygun biçimde şekillendirdiğimiz biçim verdiğimiz tarafımızdır. Kimlik tercihlerimiz, tabiatımız tamamen tercihlerimizin dışında olan, kişiliğimiz ise bu ikisini birleştirdiğimiz yönümüzdür. Başka bir deyişle şahsiyetimiz, karakterimiz, ahlâkımızdır. Kişilik, tabiatımızın kimliğimizle işlenmesi neticesinde ortaya çıkar. Medeniyeti belirleyen eylemleri bu yönümüzle gerçekleştiririz. Eşyaya biçim vermemiz ve eserler ortaya çıkarmamız da kişiliğimiz ile mümkün olur.

***

Kişiliğimiz, tabiatımız olan hislerimiz ve eylem tarzımız ile kimliğimiz olan inanç/fikir/ülkü’müz, yaşamımız boyu ilerlemek istediğimiz yolu, eylemlerimize istikamet veren temel derdimizi, amacımızı ve hedeflerimizi belirler.

Tabiatımızın ortaya çıkardığı eylem tarzımız ve hissiyatımız, tasdik ettiğimiz inanç/fikir/ülkü içinde bir şeyleri temel mesele edinmemize zemin hazırlar. ‘Derdimiz’ bir an bile kendisinden ayrı kalamayacağımız esas meselemizdir. Nerede olursak olalım içimizden bir şeyler sürekli o meseleyle ilgilenmek için bizi sıkıştırır. Şayet kimliğimiz, tabiatımız üzerinde esaslı bir etki bırakmışsa, kişiliğimiz kimliğimiz üzerine oturur ve yaşamımızın her anında kimliğimizden kaynaklanan bir meseleyi dert edinmemizi sağlar. Şayet kimliğimiz tabiatımız üzerinde etkin değilse kişiliğimiz silik ve oturmamış olacağından, kalıcı ve tutarlı bir derdimiz olamaz. Günün getirdiği gündemlere göre dertlenir, meselelerimizi dış belirleyicilerin etkisinde oluştururuz.

Sahip olduğumuz dert kaçınılmaz olarak bizi bu derdin devasını aramaya yönlendirir. Deva olarak kendisine yöneldiğimiz şeylerse bizim amaçlarımızı ifade eder. Bu dert uğruna bir amaç ediniriz ve bu amaca ulaşmak için var gücümüzle çalıştığımız sürece kendimizi derdimizle dertleniyor kabul ederiz. Amaç kendisine yönelinen ve o yönde gidilendir. Kişinin derdi neyse, derdine münasip bir yolda ilerler. O yolda ilerledikçe yani amaç uğrunda bir takım eylemler sergiledikçe, dert kuvvetlenir, yola olan bağlılık artar.

Amaca ulaşıp ulaşmadığımızı ise hedeflerimizle biliriz. Hedef amaç edinilen yoldaki menzildir. Bu menzile vardığımızda amacımıza ulaştığımızı ve derdimizin devasını bulma adına bir şeyler yapmış olduğumuzu biliriz. Hedefe ulaşıp ulaşmamak bir nasip meselesidir. Fakat hedefsiz bir şekilde, herhangi bir yolda bir şey amaçlanarak ilerlenilemez. Hedefler vaktimizi iktisatlı kullanmamızı sağlar. Çünkü hedeflere ulaşmak için yapılması gereken işler vardır ve bu işlerin yapılması için de vakte ihtiyaç olacaktır. Hedefi olan kimse vaktini sere serpe kullanamaz. Canının istediği ve zevk aldığı işlere yeterinden fazla dalamaz. Bu ‘yeter’in miktarını yine hedefe göre yapılan plan-program belirler.

***

Kendi tabiatını tanıyan, kimliğini belirlemiş, kişiliği oturmuş olan insan bir dert sahibi insandır. Bu dert ile bir takım amaçlar edinir ve yine bu amaç doğrultusunda kendisine hedefler koyar. Her bir anını, gününü, haftasını, aylarını ve yıllarını bu hedeflere göre tanzim eder. Kendisini hedefinden uzaklaştıracak, derdi ile bağdaşmayacak ve amacından saptıracak işlerle ilgilenmez. Dolayısıyla kimliği ve kişiliği ile uyuşmayan eserler ondan sadır olmaz. Bu yönüyle o insan artık kendi kimliği ile tercih ettiği inanç/fikir/ülkü’nün medeniyetini oluşturan fertlerden bir fert olur ve o medeniyete ait bir fert olduğundan medenî olur. Kendisinin kim olduğunu bilmeyen, kişiliği oturmamış kimse, herhangi bir dert ile dertlenemez, amaç edinemez, hedefler koyamaz. Bu sebeple medenî de olamaz. Medenî olmayan fertler topluğu ise medeniyet kuramazlar.

Çizdiğimiz bu tablo ile İslam Medeniyetinin nasıl inşâ edileceğini, medeniyetimizin tarih sahnesinde kendisini yeniden nasıl göstereceğini görme imkânı elde ediyoruz. Her bir Müslüman fert kendi tabiatını tanır, kimliğini inancı üzere oturtur ve bu ikisinin beslediği bir kişilik kazanabilirse o zaman bu dinin meselelerinden, kendi tabiatına ve kişiliğine uygun bir meseleyle dertlenecek, bu dertle bir amaç edinecek ve yine bu amaç uğrunda hedeflerini belirleyecektir. O zaman eylemleri ve eylemlerinin neticeleri ile İslam medeniliğine sahip bir fert olacaktır. İslam medeniliğine sahip olan fertler ise İslam Medeniyetini yeniden görülür kılacaklardır.

Yazanlarımız