• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

KAVRAM BURÇLARININ FETHİ

“Fetih” ve “işgal” bir beldenin ya da bir mekânın ele geçirilmesi manasına gelmeleri bakımından birbirleri ile benzeşseler de, ele geçirenin ele geçirmesinden sonra tahakküm kurduğu mekândaki tutum ve davranışı yönüyle birbirinden ayrılırlar. Ele geçirilen mekânın yeni hâkimi şayet orayı ötekileştirmez, kendi ülkesinin bir parçası sayar ve kendi ülkesinde kurduğu düzeni orada da devam ettirirse, bu bölge artık o hâkimin ülkesine açılan, o hâkimin ülkesi için kazanılmış bir diyar olur. Ve tarih bu ‘açışı’ bir ‘fetih’ olarak yâd eder.

İşgalse bundan çok başkadır. Herhangi bir yeri zapt ederek oraya hâkim olan kişi, o bölgeyi kendi ülkesinin bir parçası saymaz, aksine kendisinin refahı için sömürmeye kalkar, o bölgenin insanını aşağılar ve haklarını teslim etmezse işte bunu da tarih oradaki insanların haklarından ‘alıkonulması’ sebebi ile bir ‘işgal’ olarak kaydeder.

Fatihler ile işgalcilerin psikolojileri de birbirinden farklılık gösterir. Fatihler ele geçirdikleri ülkeyi kendi ülkelerinin bir parçası saydıklarından, o ülke insanını bir tehdit olarak değil, aksine bir zenginlik olarak görürler. O ülkeye kendi ülkelerine hizmet ettikleri gibi hizmet ederler. O bölgenin zenginliğini yine o bölgenin insanından esirgemezler. Fakat işgalciler için durum farklıdır. İşgalciler kendilerine ait olmayan bir yere sadece silah gücü ile girmiş ve orada kalabilmelerinin tek yolunun da yine silah gücü olduğunun farkında olan kimselerdir. Onların hâkimiyetinin yegâne meşruiyeti ellerindeki silah ve sahip oldukları kaba güçtür. Onlar bölgede sonradan zuhur eden bir güçtürler ve bu sonralıkları onları hırçın, bir o kadar da korkak yapmaktadır. Bu korkaklıklarını yine ellerindeki silahla gidermeye çalışırlar. Bölge insanının faydalanması ya da güçlenmesi anlamına gelecek hiçbir şeye müsaade etmezler.

***
İşgale açık olan tek yer yaşanılan topraklar değildir. Zihin coğrafyaları da işgale ve ele geçirilme istek ve emellerine açıktır. Zihin haritalarındaki coğrafyalarda işgalin hedefi olan yerler kavramlardır. Ve kavramlar; eşyanın tanımlanması, onun hakikati üzerine tasavvurların geliştirilmesi, bu tasavvurlar ile de bir medeniyet inşa edilmesinin aracıdırlar. Medeniyet adına yapılacak her hamle ilk önce tefekkürde ve sonrasında kavramlar ile dilde tezahür eder. İnsanlar bu kavramlar ile söylemler üretirler ve bu söylemler ile hayata müdahalede bulunurlar.

Kişiliğin ve kimliğin ifade edildiği, bu kişilik ve kimliğe uygun medeniyet hamlelerinin kendileri ile yapıldığı kelime ve kavramların her biri, bu özelliklerinden dolayı işgale açık burçlar gibidir. Zihin coğrafyasındaki kavram burçlarını hükmü altında tutan devlet ise insanların inancı; hayat, kâinat ve eşya tasavvurudur. Bu tasavvuru meydana getiren her bir kavram bu devletin bir burcudur. Taşıdığı anlam bu tasavvuru besler, aynı zamanda bu tasavvurdan güç alır. İnsan, zihin coğrafyasında hüküm süren bu tasavvur devleti ile eşyaya isimlerini koyar, çevresini saran tabî ve sosyal çevre ile iletişim kurar.

Bu iletişimin bozulmasını, insanın çevresindeki etki gücünün kırılmasını isteyen işgalci güçlerin zihin haritalarındaki hedefleri bu kavramlardır. Kendi güçlerini artırmak üzere kavramlar üretirler, işgal etmek istedikleri tasavvurun kelimelerini ve kavramlarını ise anlamsızlaştırmaya gayret ederler. Kavramlar ile zihnî bir işgal içine giren bu güçler tıpkı bir ülkeye silah gücü ile giren kişiler gibi hem baskıcı hem korkaktırlar. Kavramların esas manalarının bilinmesini istemezler. Kendi ihdas ettikleri anlamların sorgulanması, doğru ve hakikat adına ilmî faaliyetlerde bulunulması onları ürkütür. Ellerinde bulundurdukları bilimi ve bu bilimin hâkimiyet araçlarını hükmettikleri kişilerle asla paylaşmazlar. Onların kendileri olarak ilmî-bilimsel-fikrî çalışmalar yapmasını daima bir tehdit unsuru olarak görürler. Bu sebeple hükmettikleri insanların kavram ve anlam arayışlarını akamete uğratmak adına onların dillerine truva atı vazifesi görecek kavramlar yerleştirirler. Bununla da kalmaz, bu kavramları kullanan ve toplumunu egemen güce köleliğe sevk eden kanaat önderleri de bulur, yetiştirir ve zihinlerini işgal altında tutmak istedikleri topluma salıverirler.

Egemen güçlerin bu zihnî işgal faaliyetleri ile işgal altındaki zihinler kendi tasavvurlarına ve akidelerine yabancılaşır, kendisine başkasının gözleri ile bakmaya başlarlar. Hafızaları silinir ve yaşanılan olayları yine başka bir tasavvurun tarih süzgecinden geçirirler, o tasavvurun kavramları ile anlamlandırmaya başlarlar. Bunun neticesi, kaçınılmaz olarak kavramları kullanılan güce köleliktir. Üstelik hürleştiğini zannederken köle olmaktır. Çünkü kavramlarının anlamsızlaşması neticesinde kişi hürlüğü ve köleliği de kendisi olarak değil, kendisine egemen olanın sundukları üzerinden tanımlamaktadır.

***
İçinde yaşadığımız çağda dünyaya egemen olan Modern Batı uygarlığının hemen her alanda bir işgal ve sömürü faaliyeti içinde olduğuna şahit olmaktayız. Özellikle söz konusu bu uygarlık İslam ülkeleri ve Müslümanlar üzerinde yoğun bir işgal ve sömürü uyguluyor. Bu işgal faaliyetlerinin siyâsî, askerî, ahlâkî ve zihnî planda olmak üzere dört ana mecrada yoğunlaştığını söylemek mümkün.

Batı uygarlığının siyasî anlamdaki işgalleri, Emperyal devletlerin zayıf ülkeleri siyâsî bakımdan kendilerine bağlamaları, bu ülkelerin yer altı yer üstü zenginliklerini sömürmeleri siyâsî işgallerini belgeler niteliktedir. Tüm dünya üzerinde bir asır öncesine kadar sömürge haline getirmedikleri bir toprak parçasının kalmadığı Batı uygarlığının emperyal devletleri, bugün özellikle teknik ve ekonomik gücü elinde bulundurmasını bir avantaj olarak kullanmakta ve ülkelerin siyâsî iç işlerine karışmakta hükümetleri devirip hükümetleri işbaşına getirmektedirler. Bütün bunları yapmalarını ise o ülkeye “demokrasi götürdükleri”, “halkı daha özgürleştirecekleri” vb sloganlara meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Siyâsî bir takım manevralarla söz geçiremedikleri ülkelerin Batı emperyal devletleri ve onların işbirlikçileri tarafından fiilen işgal edildiğini de görebiliyoruz. Yakın tarihimizde yaşanan Bosna ve Kosova savaşları, Afganistan’ın ve Irak’ın işgali ve İsrail’in Filistin toprakları üzerinde yarım yüzyılı aşan bir süredir devam eden işgali hemen ilk akla gelenlerden. Bu askerî işgallerin meşrulaştırılması ise, emperyal güçlerin kendilerini barışın hamisi olarak takdim etmeleri, karşılarındaki kişilerin ise terör faaliyetleri yapan ve insanların -ki bu insanlar genelde batı insanıdır- yaşam tarzına saldıran gözü dönmüş ve barbar kişiler olarak lanse etmeleri üzerinden şekilleniyor.

Siyâsî veya askerî işgallerin dışında hâkim Batı uygarlığı, kendi kültürünü ve yaşam tarzını, kendi ahlâkını ve değerlerini filmleri, reklamları ve sanatsal çalışmaları ile tüm dünyaya dayatıyor. Bunu ise onun bütün dünyada ahlâkî alanlardaki bir işgali olarak kabul etmek pekala mümkün. Öyle ki “kadın hakları”, “eşitlik”, “özgürlük” ve benzeri bir yığın tema, Batı kültürünün değer yargıları ile doldurularak dünyaya servis ediliyor ve bunun karşısındaki hiçbir ahlâkî tutum ve davranışa hayat hakkı tanınmıyor.

Batı uygarlığının gerçekleştirmiş olduğu zihnî işgalse belki de diğerleri içinde en tehlikelisi olarak görülmeli. Hayatın, kâinatın, tarihin ve toplumların tanınması adına kendisini merkeze alarak tanımlar yapan, felsefî-sosyolojik-psikolojik fikrî sistemler geliştiren Batı uygarlığı kendisi dışındaki bütün dünyada var olan kültürel çeşitliliği tanımlamaya ve hatta onlara kim olduklarını söylemeye kalkışıyor. Bunun sistematik ve en yoğun biçimde Müslümanlar üzerinde gerçekleştirilmeye çalışıldığı da ayan beyan görülen bir durum. Egemen Batı uygarlığı, Müslüman olarak bizlere kim olduğumuzu, tarihimizi, kaynaklarımızı öğretmeye kalkıyor ve bizim buna razı olmamız gerektiğini bize dayatıyor. Onların yaptığı tanımlar ile hayatı, eşyâyı ve kâinatı tanımlamaya, kullandıkları kavramları kullanmaya ve onların değer yargılarının süzgeci ile kendimize bakmaya başladığımız zaman zihinlerimiz tam anlamıyla bir işgale uğramış oluyor.

***
Yukarıda ana hatları ile çizmeye çalıştığımız tabloya baktığımızda egemen Batı uygarlığının gerek fiilî olan siyâsî ve askerî işgallerinde, gerekse fiilî olmayan ahlâkî ve zihnî işgallerinde kavramlar üzerinden de bir işgal programını sürdürdüğü görülecektir. Fiilî işgallerini kavramlar ile meşrulaştırmaya girişen Batı uygarlığı, kendi yaşam tarzını yine kavramlar üzerinden dünyaya ve özellikle Müslümanlara dayatmakta, ürettiği bu kavramlarla ahlâk ve zihinleri işgal etmektedir.

Yine bu durum, köklerini kendi kaynaklarından ve tarihinden alarak yeni bir medeniyet kurma arayışında olan Müslüman kitlelerin, kendileri üzerinde yürütülen her türlü işgal faaliyetinden kurtulmalarının ilk olarak zihnî işgalden kurtulabilmeleri ile mümkün olabileceğini göstermektedir.

Bir medeniyet tasavvuru kendi içinde varlık, bilgi-bilim-eğitim, değer-ahlâk, siyâset-hukuk, sanat-estetik, dil-tarih tasavvurlarını ihtiva eder. Diğer bir deyişle bu tasavvurların bütününden bir medeniyet tasavvuruna sahip oluruz. Medeniyet tasavvurumuzu, ihtiva ettiği bütün tasavvurlarla birlikte, kendi kavramlarımızla oluşturamadığımız, işgalci güçlerin tasavvur devletimize diktiği truva atı kavram burçlarını temizleyemediğimiz sürece, üzerimizdeki işgali kaldırma ve kendimize ait bir medeniyet inşa etme isteğimiz gerçekleşemeyecek bir temenni olarak kalacaktır.

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız