• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

HATALARIMIZI DUYMAYA OLAN İHTİYACIMIZ

İnsanların hayatlarında maksat ve gayeler hemen her zaman önemli bir yer tutar. Her sabah uyanıyor, gün boyu çalışıyor, akşamları da ertesi gün tekrar çalışmak için dinleniyor olmamızın bizde bir anlamı vardır. Hayatın akışı içerisinde kimi istek ve arzularımızı aslî gaye; kimilerini de bizi bu gayelere ulaştıracak ara gayeler haline getiririz. En sıradan olanından en ulvî olanına kadar gayeler hayatımıza yön verir, yaptığımız ve yapmaktan imtina ettiğimiz eylemleri tayin ederler.

Gayeler bütün bir hayata yön verirken, hayatın bütün ücra köşelerine nüfuz ederler. Bu sebeple hayatımızın her noktasında maksatlarımıza ve de gayelerimize uygun olarak biçimlenen kural ve kaideler, ayrıca biçimlendirilmesi beklenen tavırlar/davranışlar/eylemler bulunur.

İnsan ya da beşer olarak bizler yaşamın her bir durağında kendini aşikâr eden kural-kaide çokluğunda çoğu zaman maksadımızın/gayemizin bizden beklediği tavır, tutum ve eylemde bulunma gücü gösteremeyiz. Gösterilmesi gerekli olan eylemin ne olduğunu bilemiyor veya öğrenememiş olmanın yanında gelgeç hevesler, hırslar, kişisel zaafiyetler, problemlerle uğraşmada sabırsızlık, fazla idealistlik, hızlı sonuç alma isteği ve daha sayılabilecek pek çok sebepten dolayı tavır ve tutumlarımızla maksadımızın, gayemizin dışına çıkabiliriz. Diğer bir deyişle maksadımızın gerektirdiği ölçüye uygun bir tavır sergileyemeyiz. Maksadın dışındaki tavır ve tutumların adı ‘hata’dır.

Hayatın herhangi bir noktasında, herhangi bir işte ya da topluluk içinde iken, insanlarca makbul olmayan, yaptığımız işin aslına uygunluk göstermeyen ve dolayısıyla maksadın kendisi ile hâsıl olmadığı eylemlerin tümüne hata deriz. Hata olan eylemimiz maksadımıza veya maksadımızın bizden beklediği tavır biçimlerine uymadığı için olumsuz neticelere yol açar. Olumsuzluklar kendi kendimize küçük ya da büyük, maddî ya da manevî zarar vermek olabileceği gibi çevremize vereceğimiz zararlar da olabilir.

***

Dünyaya hiçbir şey bilmiyor olarak gözlerini açan insan, aklı temyiz gücünü elde etmeye başladıkça iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin adına hemen her şeyin temel kaidelerini öğrenmeye ve davranışa dönük olanlarını tatbik etmeye başlar. En başta annesi ve babası olmak üzere aile fertlerine nasıl davranması gerektiğini yine bu aile ortamı içinde öğrenir. Ölçülere uymadığı zaman ikaz edilir, uymamakta direndiğinde ailesinin yaptırımları ile karşılaşır. Annesine, babasına, kardeşine, yakın akrabalarına nasıl davrandığında iyi/doğru/güzel; nasıl davrandığında ise kötü/yanlış/çirkin bir tutum sergilemiş olacağını bu ailenin içindeki bir muallimden öğrenir. Bu muallim yerine göre babasıdır, yerine göre annesidir. Hatta yerine göre kardeşleridir.

İnsan, dünyaya gözlerini açtığı mekân olan ailesi içinde büyüyüp serpildikçe eylem alanlarını ailesinin dışına taşır. Çocukluk arkadaşları, mahallesi, ilkokulu, sınıfı, öğretmeni ile bu süreç devam eder. Girdiği her yeni ortamın kendisinden beklediği bir davranış modeli bulunur ve bu modelleri yine bu ortamdaki muallimlerden öğrenir, tatbik eder. ‘Davranış modeline uymama ya da uymamakta direnme’ gibi bir tavır sergilerse, evvelinde ailesinde gördüğü yaptırımların çok daha çetin olanlarıyla yüzleşmek durumunda kalır.

Her mekânın öngördüğü davranış veya eylem o mekândaki kişilerin gayelerine uygun olarak biçimlenir. Ortak bir mekânı paylaşanlar ortak bazı gayeleri de paylaşırlar. Tam da bu sebeple o mekândaki kişilerin her birinin öngörülen davranış modellerini ölçülerine uygun biçimde tatbik etmeleri, ulaşılmak istenen gayeye erişebilmek için zaruridir. Beklenen davranış/eylem biçiminin bir muallim tarafından tüm incelikleriyle o mekâna yeni gelen birisine öğretiliyor, aynı zamanda istenen bu davranış modeline uyulmamasına rıza gösterilmiyor olmasının temel sebebi de sözünü ettiğimiz gaye ile ilgilidir. Kişi kendisine neyi, nerede, nasıl yapması gerektiğini öğreten muallimin yönlendirmelerine, işaretlerine ve tavsiyelerine bağlı kaldığı sürece maksadın dışına çıkmamış diğer bir deyişle hata yapmamış olur.

Ancak hayatın akışı içinde insanın kendisine ilgili davranış/eylem biçimini öğreten muallimle irtibatı her zaman korunamaz. Muallimin yönlendirmeleri ve ikazları olmaksızın kendi başına kaldığı anlarda, gerekli davranış modelinin bilgisinin yokluğu sebebi ile maksadın dışına çıkılarak hata yapılabilir. Hatta artık muallime ihtiyaç kalmayacak derecede ilgili davranış/eylem biçimleri öğrenildiğinde dahi, yukarıda zikrettiğimiz muhtelif etkenler dolayısıyla kişinin bu bilgisini hatırlayıp tatbik sahasına koyamadığı olur. Bu sebeple insan için hataya düşmek kaçınılmaz bir durumdur.

Hata yapıldığında, yani maksadın dışında bir tavır/davranış sergilendiğinde ulaşılmak istenen gayeye ulaşılamamış olduğundan, kişinin bu gayeye ulaşmak adına hatasını düzeltmesi gerekir. Hatasının yol açtığı olumsuzluğun kendisine getirdiği yaptırımları yüklenmesi ve yaptırımların kendisinden beklediği davranış/eylem biçimlerini sergilemesi gerekir. İlgili yaptırımlara riayet etmek, söz konusu hatayı telafi etmek, hatanın yol açtığı olumsuzlukları gidermek ve ulaşılamayan bir gayeye ulaşmak bakımından önemlidir.

***

İnsanın maksadına uyan eylemi/davranış modelini doğru biçimde gerçekleştirmesi öğrendiği bilgiye bağlı iken, hata yapmasına sebebiyet veren türlü âmillerin kaynağı onun nefsidir. Gerek nazarî gerekse tatbikî bilgi ile insan nefsinin arzu ve yönelimleri arasında terazinin iki kefesini andıran bir münasebet bulunur. Bilgiler yoğun ve baskın olduğunda nefsin yönelimleri bu bilgilerin gerektirdiği düsturlar ile sınırlanır. Bilgi eksik ya da tatbiki zayıf ise nefsin arzularının ağır bastığı görülür. İnsanların çeşitli mekânlarda gösterdikleri davranış/eylem biçimlerinin bilgisi ve tatbikinin becerisi ile nefsin arzuları ve kaçınmaları arasındaki çekişme, kişinin yapmış olduğu hata sonrasında takınacağı tavır üzerinde etkili olur.

Hata sonrasında hata yapan kişi yüzleşeceği yaptırımların ağırlığı veya kendisi ile ilgili sınanmamış önyargılarının değişmesinden duyduğu rahatsızlıkla yaptığı davranış veya eylemin hata olmadığını düşünür. Elbette ki kendisine böyle düşündüren onun nefsidir. Çünkü hatanın hata olduğunu kavrayarak, yapılması gerekli olanı yapabilmek de yukarıda ifade ettiğimiz gibi başka bir bilgiyi ve tatbik beceresini gerekli kılar. Böyle bir bilginin yokluğu ya da tatbike dönüşmedeki zayıflığı nefsi hareketlerinde başına buyruklaştırır, hoyratlaştırır. Söz gelimi kendisinin aslında hiç hata yapmayan ve her zaman doğru yaptığına inanan bir insanın nefsânî zannı, yaptığı hatayı kabul etmesini zorlaştırır. Zira gerekli bilginin ve tatbik becerisinin yokluğunda akıl nefsin çekim alanına girerek onun yörüngesinde hareket etmeye başlar.

Nefsin zanları ile uyuşmayan “hata yapmış olma durumu” akıl tarafından tasdik edilmez. Çünkü akıl her zaman tutarlılık peşindedir ve nefsin buyruğuna girdiği zaman olayları ve durumları da nefsin arzuları ile tutarlı olacak şekilde tanımlar. Bu sebeple insan hatasının hata olmadığını, yapmış olduğu hareketin doğru olduğunu savunur. Ve bu tavrın haklılığını göstermek için de bahanelere ve mazeretlere başvurur. Bu bahanelerin ille de mantıklı olması gerekmez. Yaptığı hatalı davranışına bahaneler bulan insan kendisinin uydurduğu bu bahanelere inanmaya gönüllüdür. Ya da nefsi uydurulan bahaneyi geçerli ve meşru görmek ister.

İnsanın hatasını doğru bir davranış olarak görmekte ısrar etmesi, onu eylemi ile ilgili gayesinden daha da uzaklaştırır. Çünkü hata ile maksadının dışında bir tavır sergilemiş olan kişi gayesine erememiştir. Gayesine erememişliğini reddetmesi ve kendisini sanki maksadına uygun davranmış gibi görmesi, hakikate muğayir olmasının ötesinde gayesine hiçbir zaman ulaşamamasına yol açar.

***

Yukarıda temas ettiğimiz gibi her şeyden habersiz olarak dünyaya gelmiş olan insan, hayatın içindeki çeşitli gayelerin ötesinde dünyadaki varoluş maksadını ve aslî gayesini de bu yaşam içerisindeki hayat rehberi olan muallimlerden öğrenir. Bu rehber/muallimler, insanı yaratarak onu yeryüzünde halife kılan Allah Teâlâ’nın elçileridir. İnsanlar elçilerden eşyaya halife olmayı, yeryüzünü Âlemlerin Rabbi adına imar etmeyi öğrenirler. Bütün bir kâinata Allah tarafından konulmuş olan nizam, uyum ve ahenk, peygamberlerin irşatlarına harfiyyen uymanın neticesinde insanlar arasında da temayüz eder. İnsanlar hayatlarını yekpare kuşatan ilâhî kaide ve ölçülerle varoluş gayelerine erebilecekleri davranış/eylem biçimlerini tatbik ederek yeryüzünde Allah Teâlâ’nın halifesi olma imkânı elde ederler.

Peygamberlerin dışında onların getirdiği ilâhî buyrukların ilmini tevarüs eden âlimler de insanların aslî gayelerine ulaşma yolculuğunda rehberleridir. Onlar gönderilmiş elçilerin ayak izlerini takip eder ve kitleleri bu elçilerin götürmek istediği yerlere ulaştırırlar. Onlarla birlikte âlimlerin ve gönderilmiş elçilerin sözlerini hatırlatan ve bizi yapmış olduğumuz bir hataya karşı uyaran herkes aslî gayeye ulaşma yolculuğundaki bir rehber vazifesi görürler. Gönderilmiş bir elçinin ikazları nasıl hatadan dönülmeyi gerektiriyorsa, âlimlerin ve bize hatamızı söyleyen herkesin sözü aynı şekilde hürmet görmeyi ve ona karşı hatada ısrarcı olunmamasını gerektirir.

Ne var ki insanın, ilâhî ölçü ve kaidelerle şekillenmiş davranış ve eylem biçimlerine, nefsânî ve şeytânî heveslerin tahriki ile uymaktan kaçındığı veya yapmış olduğu hatasında ısrarcı davrandığı olur. Nefsi, canının arzuladığı her şey olabildiği gibi, şeytan da kendisini davranması gerektiği gibi davranmaktan alıkoyan veya o davranış/eylem biçiminin dışındaki tavırlara davet eden her şeydir. Gerek varoluş gayesinin, gerekse varoluş gayesine uygun olarak tayin edilmiş olan ara gayelerin öngördüğü davranış/eylem biçimleri tatbik sahasından uzaklaştıkça insanlar arasında fesat/bozuluş artar. Söz konusu bozuluş insan ruhundan toplum düzenine ve medenî kurumlara kadar pek çok yerde kendini gösterir. Bu bozuluş zemininde insanlar nefislerinin ve şeytanlarının telkini ile başıboş, serkeş ve hoyratça bir yaşama doğru hızla savrulurlar. Ve maksadına uygun olarak gösterilmeyen her davranış/eylem, küçük ya da büyük birer hata olarak bu savruluşu hızlandırır.

Sözünü ettiğimiz savrulmayı en aza indirgemek, maksada uygun davranış ve eylemlerde bulunarak gaye edinilene ulaşabilmek için insanın hatalarını öğrenmesi ve bu hataları düzeltmeye çalışması zaruridir. Bu bağlamda yapılan hataların ve hatayı fark etmenin aslında değerli olduğunu söylemek de mümkün olabilir. Zira alışılageldik bir doğru davranış/eylemin öğretemediğini çoğu zaman bir hata sayesinde öğreniriz. Hatamızı öğrendiğimizde nefsimizin bunu kabullenemeyen çırpınışlarına kulak tıkayabildiğimiz ölçüde kendimize gaye edindiğimiz maksatlara ulaşmış oluruz.

27.09. 2016

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız