• HANİ KAMPLAŞMA OLMAYACAKTI!

      Bilim-din ilişkisi her zaman farklı yorumlanmıştır. Bilimin alanı ile dinin alanı nerede başlar nerede biter veya din ile bilim yekdiğerine zıt mıdır? Deneysel ve teknik bilimlerde, ölçülemeyen şeylere çok itibar edilmez. Doğa bilimciler,...

DUYURULAR

"MEDENİYETİMİZİ NASIL İHYA EDEBİLİRİZ?"

Müslümanların yaklaşık son iki asırlık süre zarfında sıklıkla sordukları sorulardan birisi “Medeniyetimizi nasıl ihya edebiliriz” sorusu olmuştur denebilir. Özellikle Osmanlı hilafetinin ilga edilmesinden sonra o tarihe kadar kötüye gidişin sebeplerini ve bu kötü gidişi durduracak önlemleri arayan mütefekkir ve münevverlerimiz, o tarihten sonra artık tam anlamıyla çökmüş bir medeniyeti yeniden nasıl ayağa kaldırabilecekleri üzerinde kafa yormuşlardır.

Hilafetin ilgasından bu yana soruya çok farklı cevaplar getirildiğini sistematik bir araştırma yapmadan tahmin etmek zor değildir. Fakat soruya cevap arama telaşı içinde sorunun kendisinin anlaşılmaya çalışılması diğerine nispetle daha az gündem olmuştur. Bu yazıda amacım sorunun anlamı üzerinde durmak ve sorunun neye işaret ettiğini ya da neyi aradığını tespit etmeye dönük bir denemede bulunmaktır.

Soruda dört ayrı kavram yer almaktadır ki bizler soruyu sorarken ya da soruya cevap ararken bu kavramlarda uzlaştığımızı varsayarak cevap arama faslına geçmekteyiz. Ancak ne söz konusu bu kavramlardan tam olarak ne anladığımız, ne de bu kavramlarda uzlaşıp uzlaşmadığımız konusu yeterince açıktır. Soruda yer alan kavramlar öncelikle “medeniyet”, sonra bu medeniyetin Müslümanlara isnat edilen yönünü vurgulamak için iyelik eki ile zikredilen “biz”, yapmamız gerektiğini düşündüğümüz bir iş olarak “ihyâ” ve bu üç kavramı birbirine bağlayan bir zemin olarak “nasıllık” yazımda anlamlarını belirginleştirmeye çalışacağım kavramlar olacaktır. Bundan sonra sorunun neye işaret ettiğini ya da neyi aradığını, anlamını belirginleştirmeye çalışacağım bu kavramların birlikte göstereceğini ümit ediyorum.

Medeniyet

Medeniyet kavramı söz konusu kavramlar içerisinde en çok gündem olan kavramdır. Sözlükte “bir toplumun maddî, mânevî varlığına âit nitelik ve değerlerden, fikir ve sanat hayâtındaki çalışmalardan yararlanarak ulaştığı rahatlık ve güvenlik içindeki hayat tarzı” olarak anlamlandırılan “medeniyet”, bir kelime olarak Türkçe'de uzun bir geçmişe sahip değildir. Ancak kelimenin kökü olan “müdün” ya da gelenekte kullanıldığı hâliyle “temeddün” Müslümanların ilk dönemlerden beri bilip aşina oldukları bir lafızdır. Özellikle ahlâk felsefesi kitaplarında şehir yönetimi başlığı altında ele alınan kavram, insanların bir arada yaşadıkları en geniş kümelenmeyi bildirir. Aile, köy, kasaba gibi kümelenmelere nispetle şehir, meslek öbeklerinin tümünü kendisinde barındıracak bir büyüklüğe ve imkâna sahiptir.

İslâm ahlâk düşünürlerinin devletin gerekliliği bağlamında söyledikleri sözlerin, ağırlıklı olarak şehir ölçekli bir insan kümelenmesini göz önünde bulundurarak söylendiği görülebilir. Çünkü bu düşünürler hayatın mücbir ihtiyaçlarının insanları bir arada yaşamaya sevk ettiğini ve bu ihtiyaçların tamamının şehirde karşılandığı konusunda hemfikirdirler. Sözgelimi bir insanın yaşamını sürdürmesi için gıda gerekir. Fakat her insan kendi gıdasını kendisi üretemez. Veya her insanın içinde yaşayabileceği bir meskene ihtiyacı vardır. Fakat her insan yapı ustası olup kendi evini kendisi inşa edemez. Örneklerini çoğaltabileceğimiz buna benzer ihtiyaçlar dolayısıyla insanlar bir arada yaşamakta ve bu yaşayışın en gelişmiş biçimi şehirde kendisini göstermektedir. Bu bakımdan ihtiyaçların en üst düzeyde temin edilerek toplumsal seviyede refahın en gelişmiş biçimde yakalanabildiği yer şehir olması hasebiyle, medeniyet kelimesinin şehir anlamındaki “müdün” kökünden türetilmesi oldukça isabetlidir.

Kendi mesleğinde ustalaşan her bir insan, işiyle ilgili sorunları aşmaya veya o işle ilgili ihtiyaçlara cevap vermeye çalışırken bulduğu çözümler bazı açılardan sınırlanır. Her şeyden önce insan, sorunun hallolmasına yarayan her çözüme rıza gösterebilecek bir fıtrata sahip değildir. Ahlâkî yargılar, kendisine kıymet atfedilen değer unsurları onun bulacağı çözümün niteliğine etki edebileceği gibi, içinde yaşadığı toplumun yazılı veya yazısız kanunları onun çözüm olarak ortaya koyacaklarının niteliği üzerinde belirleyici olabilir.

Sözgelimi günümüzde bir derenin iki yakasına kurulan yerleşim biriminde köprünün nereye yapılacağına karar vermede sadece uygun fiziksel koşullar etkili olabilmekte iken, içine kapanık paganist bir kabilenin insanları derede yaşadığına inandıkları perileri de hesaba katarlar. İnançlara ve kanunlara ‑ki bu kanunlar da inançlarla temellenirler, uygun biçimde ortaya konan çözümler toplamı medeniyeti var eder. Meslek öbekleşmelerinin çeşitliliği ve uzmanlık düzeyi en etkin biçimde şehirde kendisini gösterdiğinden medeniyet de en yetkin biçimde şehirde vücuda gelir. Yahut medeniyet, insanın maddî ya da mânevî ihtiyaçlarına dair teşekkür eden mesleklerin toplu biçimde ve o toplumun fertlerini kuşatan ortak inanç ve değerlere bağlı olarak icra edilmesidir.

Biz

“Medeniyetimizin nasıl ihyâ edebiliriz” sorusunda biz kavramına iki atıf bulunur. İlki medeniyet kavramının biz kavramına isnat edilmesi, diğeri ihyâ etmek fiilinin sahibi olarak takdim edilmesidir. Bu durum “biz” kavramının “medeniyet” kavramına daha özel bir anlam katmış olmasını, ayrıca ihyâ etme fiilinin faili olarak kabul ediliyor olmasını içermektedir.

Medeniyet kavramının “biz”e isnat edilmesinin, şahıs olarak tek tek fertlerimizin toplamı olan bize değil, bizim Müslüman kimliğimize olduğunu düşünmemiz gerekir. Çünkü medeniyet başlığı altında temas etmeye çalıştığım üzere insanlar, eylemlerini bir ahlâk, inanç ve değer zemininde gerçekleştirirler. Değer ya da erdemleriyle uyuşmayan herhangi bir eylemi sonuç getiriyor olsa dahi kabul etmekte de genelde isteksiz davranırlar. Mesela kimi tarihçiler Antik Yunan topluluklarının savaş meydanında yüz yüze savaşmayı bir erdem ve kahramanlık olarak kabul ettiklerini, bunun dışında uzaktan bir şeyler fırlatmak sureti ile zayiat vermeyi kendileri için zillet saydıklarını belirtirler. Yüz yüze savaşmanın askeri alanda bir değer kabul edilmesinin, ok ya da mızrak gibi silah aletlerinin Antik Yunan'da oldukça geç dönemlere kadar kullanılmamasına sebep olduğu bununla ilgili olarak yapılan yorumlar arasındadır.

Şu durumda “medeniyetimiz” diye bir şeyden bahsedeceksek, eylemlerimizi belirleyen inanç, ahlâk ve değer zeminini teşkil eden İslâm dinine atıfla bundan bahsetmemiz gerekecektir. Böyle bir durumda da İslâm dininin onaylamadığı gelenek, örf, âdet, milli anâneler ya da yenilikler benzeri hiçbir “değer” unsuru, “medeniyetimiz” lafzı ile kast olunan manâya dâhil olmayacaktır. Bu bakımdan ihyâ edilmesi gündeme getirilen medeniyetimiz, İslâm dininin açtığı zeminde meşruiyet kazanan eylemlere ya da eylemler bütününe işaret etmektedir. Yine bu kelimede yer alan “biz” de söz konusu eylemlerin sahibi olan “biz”e işaret etmektedir.

Biz kavramına yapılan ikinci atıf ihyâ etme fiilinin sahibi olarak “biz”e yapılmaktadır. Bu noktada “medeniyetimiz” ifadesini anlamaya çalışırken ulaştığımız, “İslâm dininin meşru kıldığı eylemlerin sahibi olan “biz” anlamının ihyâ etme fiiline isnat edilen “biz” anlamını sırtlayacağı ya da sırtlaması gerektiği açıktır. Başka bir ifade ile eylemlerimiz, İslâm dininin zemininde meşruiyet kazandıktan sonra “bizim” oluyorsa, o hâlde ihya etme fiili de medeniyetimizin bir parçası olarak İslâm dininin zemininde meşru görülebilecek bir biçimde olması gerekir.

İhyâ

Sözlükte “diriltme, canlandırma, yeniden canlılık kazandırma” gibi anlamlara gelen ihyâ kelimesi, “medeniyetimizi nasıl ihya edebiliriz” sorusundaki hâliyle bizim olan medeniyetin yeniden canlandırılmasına işaret eder. Başka bir deyişle medeniyeti var eden eylemlerimizin ‑ki bu eylemlerin İslâm dininin meşru gördüğü eylemler olduğunu söylemiştik- canlandırılmasını veya ortaya çıkarılmasını ifade eder. Bunun da anlamı hayattaki maddî ya da manevî ihtiyaçların veya arayışların teminine dönük eylemlerin İslâm dinine göre biçimlendirileceğidir

Herhangi bir esnaf işinde yalana başvurmaz, sattığı ürünün ayıbını gizlemez, ya da ederinden fazla övmez, ödemelerinde faiz alıp vermezse, İslâm'ın ticaret ve ticaret ile ilgili eylemler bütününe getirdiği ölçüler o esnafın ticarî eylemlerinde ihyâ olmuş olur. Esnafı diğer esnaflar izlediğinde bir esnaflar topluluğunun ortak hareketi ile medeniyet sütunlarından birisi olan iktisadın bir yönü o esnafların eylemleri nispetinde ihyâ olmuş olur. Daha genel çerçevede bakarsak medeniyetin ihyâsı; iktisat, siyaset, hukuk aile, eğitim, sanat, bilim, teknoloji gibi medeniyet sütun ya da kaidelerinin birlikte ihyâ olması ile ihyâ olur. Her bir sütunun ihyâ olması da o sütunu var eden tuğlaların; başka bir değişle meslek erbabı kimselerin o mesleğe dair eylemlerinin İslâmlaştırılması ile olur.

Elbette medeniyet denen binanın ayakta durmasını sağlayan sütunların bir bağ ile birbirine bağlanması gerekir. Birbirinden bağımsız olarak vücuda gelen sütunlar ancak bunları birbirine bağlayan kemer ya da tonozlarla bina olma hüviyeti kazanır. Medeniyet sütunlarını birbirine bağlayan kemer ya da tonoz devlettir. Devlet bütün medeniyet sütunlarını idare eden idareci devlet adamlarının eylemlerinde var olur. Bu eylemlerin İslâmlaşması ile devlet de İslâmlaşır.

Sağlam bir binada her bir tuğlanın diğer tuğlanın sağlamlığına katkıda bulunması gibi, bir medeniyette her bir ferdin eylemi diğerinin eylemine katkıda bulunur. Bunun anlamı söz gelimi devlet adamının eylemlerini İslâmlaştırmadığı bir yerde herhangi bir ferdin eylemini İslâmlaştırılmasının ya da herhangi bir eğitim görevlisinin eylemini İslâmlaştırmadığı yerde anne ve baba ya da öğrencinin eylemini İslâmlaştırmasının daima yarım kalacağıdır. Bu bakımdan medeniyetin sütunları bir bütün hâlinde yükselirler. Osmanlı tarihinde siyasi bir deha olan Kanûnî'nin, mîmârîdeki deha Mimar Sinan'ın, şiirdeki deha Fuzûlî'nin, donanmadaki deha Barbaros Hayrettin Paşa'nın, ilimdeki deha Kemalpaşazâde ve Ebussuud Efendi'nin birbirlerinin çağdaşı olmaları kesinlikle tesadüf değildir.

Nasıl

“Medeniyet”, “biz” ve “ihyâ” kavramları yazının başlığındaki soruda “nasıl” zemininde bir araya gelirler. Bu kavramları bir araya getirebilecek başka zeminler de olabilir. “Neden”, “hangi”, “ne ile” veya “kim ile” gibi sorular farklı zeminler olarak görülebilirler. Fakat bu zeminlerin nasıl sorusunun gölgesinde kalmış ve bu sorunun zemini diğerlerini de kuşatmış gibi bir durum ortaya çıkmış görünmektedir. Şüphesiz nasıl sorusu yanında diğer soruların açtıkları zemin de ayrı ayrı ele alınmalıdır.

“Nasıl” sorusu sözlükte “bir şey ya da bir kimse hakkında bilgi almak, bir şeyin niteliğini anlamak için sorulan soru sıfatı” olarak anlamlandırılmaktadır. “Medeniyetimizi nasıl ihyâ edebiliriz” sorusunda “nasıl”ın ilk etapta ihyâ etme fiiline yönlendiği ve eylemin niteliğini sorduğu düşünülebilir. Fakat nasıl sorusu ihyâ etme fiilinin kendisine yönelseydi, soruyu imkân araştıran bir kalıpta değil de basit hâlde “medeniyetimizi nasıl ihyâ ederiz” diye sormamız gerekirdi. Ancak ihyâ etme fiiline eklenen –ebilme eki ile, nasıl sorusunun ihyâ fiilinin kendisine değil de bu fiilin imkânına yöneldiğini anlıyoruz. Soru bu hâliyle medeniyeti ihyâ etme fiilinin gerçekleşmesini istekte, fakat bunun gerçekleşmesinin önünde engeller olduğunu ayrıca bu engelleri aşmanın da mümkün olduğunu kabul etmektedir. Bütün bu kabullerden sonra bu engelleri aşmanın nasıl mümkün olacağını sormaktadır.

Bir eylemin veya genel olarak herhangi bir şeyin nasıl mümkün olabileceğini sormanın anlamını, nasıl sorusuna daha detaylı bakarak görebiliriz. Nasıl sorusu hakikatte Türkçe'deki “hangi şey” anlamında “ne” sorusu ile Arapça'daki “kaynak, kök, başlangıç noktası” noktası anlamlarına gelen “asıl” kelimelerinin birleşmesinden elde edilen bir kelimedir. Bu hâliyle de bir şeyin aslının veya kaynağının ne olduğunu sorar. Kaynak ya da memba bir şeyin doğduğu yer ya da onun meydana çıkmasına vesile olan sebeptir. Şu durumda “nasıl ihyâ edebiliriz” sorusu ile aranan şey gerçekte ihyâ etme fiilinin bir niteliği değil, bu fiili mümkün kılan veya bu fiilin meydana gelmesine vesile olan şeydir.

Sonuç

Buraya kadar anlamlarına yakından bakmaya çalıştığım kavramları toplamaya çalışırsam şöyle bir tabloya ulaşmak mümkün görünüyor: “Medeniyetimizi nasıl ihya edebiliriz” sorusu hakikatte bir Müslüman olarak sahip olduğumuz mesleklerimizin gerektirdiği eylemleri İslâmlaştırmamızın önündeki engelleri aşmayı sağlayacak ya da ona vesile olacak şeyin ne olduğunu aramaktadır.

Herhangi bir şeyin meydana gelmesine vesile ya da sebep olan şeyin ne olduğunu, daha açık bir ifade ile onun ortaya çıkmasını neyin mümkün kıldığını sormak esasında metafizik ilminin bir sorusudur. Şu durumda varlık, var olma sebebi, sebep‑sonuç arasındaki ilişkiler gibi konuları ele alan metafizikte herhangi bir kanaatimiz olmadan, medeniyeti ihyâ etme fiilini neyin mümkün kıldığını sorusuna cevap bulmamız mümkün görünmemektedir. Netice itibariyle söz konusu soru metafizik alanında bir şeyleri aramaktadır ve sorunun kendisi ile anlamlandırılarak cevaplanabileceği metafizik bir kurama öncelikli olarak ihtiyaç bulunduğunu göstermektedir.

Muhammed Salih İzgöer

Kaynaklar:

1. Cemil Meriç: Umrandan Uygarlığa, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1979.

2. Fârâbî: El‑Medînetü'l‑Fâzıla, Çev: Nafiz Danışman, MEB Yayınları, Ankara, 1990.

3. İlhan Ayverdi: Misalli Büyük Türkçe Sözlük I‑III, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul, 2008.

4. İlhan İnan: Dil Felsefesi, Anadolu Üniversitesi Yayınları.

5. Mehmet Bulğen: “Klasik Dönem Kelamında Dilin Gücü”, Nazariyat Dergisi, cilt:V, sayı:1, s. 37‑79, İstanbul, 2019.

6. Feyzullah Çakır (ed): “Teoman Duralı ile Felsefe Söyleşileri (06.03.2020 itibariyle 38 Bölüm)”, TRT2, Sunum: Mücahit Erboğa, https://www.youtube.com/ watch?v=WoSGyL3YClM&list=PL0gMcF5aNgrO762nX0A2IFdySUQHfPSG&index=2&t=0s.

7. Taşköprîzâde: Ahlâk‑ı Adûdiyye Şerhi, Çev: Müstakim Arıcı, TYEKB Yayınları, İstanbul, 2014.

tefsir dersi 2020

ilka kayit 2020 sinav

Yazanlarımız