• KİRLENMEK - KİRLETMEK

      Kir, kirlenmek, kirletmek kavramları ilk bakışta çok açık ve sarih bir kelime veya kavram. Buna biraz daha yakından ve farklı bir yerden bakma gereğine kaniyim. Kir; vücudun veya nesnelerin üzerinde oluşan pislik. Utanılacak hal. Pis- pislik ise;...

DUYURULAR

“DEĞER”SİZ DÜNYA “ASİL İNSAN”

degersiz dunya asil insan

Yeryüzünde hatta kâinatta Cenab-ı Allah'ın yaratmış olduğu varlıkları işlevleri açısından ikiye ayırmak mümkündür: insan ve onun dışındakiler. İnsan dışındaki canlı cansız varlıkların tamamı kendileri için tayin edilmiş yasalar (sünnetullah) çerçevesinde vazifelerini tam ve eksiksiz yaparlar. Bu çerçevenin dışına hiçbir şekilde çıkmazlar. Herhangi bir kusur da işlemezler. Bundan belki de tek istisna insandır.

Biz insanlar diğer varlıklardan hem çok farklıyız hem de daha ayrıcalıklıyız. Bu özelliklerin en belirgin tezahürü ise yapıp ettiklerimiz hatta bazı hâllerde yapmadıklarımız ve insanları, çevreyi ve bütün âlemi etkilememizdir. Bu etkinin olumlu ya da olumsuz olmasının herhangi bir farkı yoktur.

Bu sebeple insanın geçmişini, geleceğini, vazifelerini ciddi bir şekilde düşünmesi gerekmektedir. Öncelikle insanın kendisini tanıması şarttır. Var oluş olarak çevresinden nasıl etkilendiğini ve çevresini nasıl etkilediğini hesaba katmak zorundadır.

Şüphesiz insan yeryüzünde yaşayan bir varlık olması itibarıyla evvela onun dünyayı tanıması, kendisini yakından bilmesi icap ediyor. Şanı Yüce Allah bize dünyanın gerçek değerini, bizi ve her şeyi bilen olarak şöylece tanıtmaktadır:

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür. Aranızda bir övünüştür, mallarda ve evlatta çokluklarıyla bir yarıştır. Bunlar ekini ekincilerin hoşuna giden yağmur gibidir. Sonra o ekin gürleşir de arkasından sen onu sararmış görürsün, sonra da o ufak çerçöp olur. Ahirette şiddetli bir azap vardır. Allah'tan mağfiret ve bir rıza da vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.”1

Kur’ân-ı Kerim'in dünya hayatı ile ilgili başka çarpıcı örnekler de vardır:

“Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir su gibidir. Sonra ona yeryüzünde insanların ve hayvanların yediği bitkiler karışmıştır. Nihayet yeryüzü çeşit çeşit süslerini takınıp süslendiği, sahipleri de bunları elde etmeye güç yetireceklerini sandıkları bir sırada geceleyin yahut gündüzün emrimiz ona geliverir de orayı sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılıp biçilmiş bir hâle getiriveririz. İşte biz düşünen bir topluluğa ayetleri böylece açıklarız.”2

Aynı konu bir başka yerde de şöylece tekrar edilmektedir:

“Onlara dünya hayatının misalini de ver. O gökten indirdiğimiz sonra yeryüzünün bitkileri ile karışan bir suya benzer. Sonra o bitki rüzgârların kökünden koparıp savurduğu çerçöpe benzer. Allah her şeye kadir olandır.”3

Dünyanın bu ibretli örneklendirmeleri üzerinde iyice düşünmek lazımdır. Dünya hayatında insanın çevresiyle kâinatla kurduğu ilişkilerin onu etkilediğini, ondan etkilendiğini görüyoruz. Bu etkileşim bazen kalıcı bazen geçicidir. Kalıcı olan, insanın bu dünyadaki etkileşiminin karşılığında iyi olanlar için göreceği mükâfat, kötü olanlar için de göreceği cezadır. Kur’ân-ı Kerim, Zuhruf Suresi 43/33-36. ayet-i kerimeler; dünyalığın, dünya nimetlerinin, süsün püsün, alayişin, debdebenin, materyalist dünya insanının üstünlük ve övünç aracı kabul ettiği değerlerin gerçekte çok önemsiz olduğunu göstermektedir. Zuhruf Suresi'ndeki bu ayetleri Efendimiz de bir hadis-i şerifinde özlü bir şekilde şöylece tekrar etmektedir:

“Eğer dünya Allah nezdinde sivrisinek kanadı kadar bir değer taşımış olsaydı hiçbir kâfire bir yudum su dahi içirmezdi.”4

Dünyanın gerçek değeri özetle bu olmasına rağmen günümüz insanının kendi yapısından, yaratılışından haberdar olmadığını, hiçbir şeyin farkına varmadığını hatta belki de hakikatleri inkâr ettiğini görüyoruz. İnsana bugün gerçek değeri ile yaklaşılmamaktadır. Sadece suni değerlerle ona birtakım aldatıcı süsler ilave edilmektedir.

Bunun en güzel örneklerinden birisi de Nasreddin Hoca fıkrasında yaşananlardır. Hoca, verilen ziyafette itibarın ilim, ahlâk, fazilet ve buna benzer niteliklerde değil de kılık kıyafette olduğunu görünce eve döner ve kürkünü giyip gelir. Bu sefer itibar gördüğünü görünce kürkünü tutup yemek kabına daldırır ve “Ye kürküm ye.” der.

Günümüz insanının kendi hemcinslerine itibarı da maalesef bu çerçevededir.

Zaman zaman insanların dillerinden gerek lafzen gerek manen dökülen “Paran kadar konuş.” sözleri yahut paraya ve dünyevi imkânlara dair güzelleme, şarkı, türkü ve deyimler bunun bir başka örneğidir.

Yine bu hususta insanın aslî değerlerine değil de gerçekte insana değer katmayan, aksine onu tehlikelere atan hâlleri anlatması yönüyle Kur’ân-ı Kerim'deki Karun kıssasına dikkat kesilmemiz gerekiyor. Sadece bu kıssanın başını ve sonunu hatırlatmakla yetinmek istiyoruz:

“Gerçekte Karun, Musa'nın kavminden idi. Fakat onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarlarını taşımak dahi güç sahibi bir topluluğa ağır gelirdi.”5

Bu hâlini görenlerin ona ahiret yurdunu aramasını, dünyadan nasibini de unutmamasını söylemelerine karşılık Karun: “Bu bana ancak bende olan bir ilim dolayısıyla verilmiştir.” diye cevap vermişti. Fakat o, bir şeylerin farkında değildi: “O bilmedi mi ki şüphesiz Allah ondan önce kuvvetçe kendisinden daha güçlü, topladıkları malca daha zengin nice nesilleri helak etmiştir. Suçlulara günahları sorulmaz.”6

İşin iç yüzünü kavramayanlar, dünya hayatını isteyenler olarak nitelendirildikten sonra onların “Keşke Karun'a verilen gibi bize de verilseydi. Gerçekten de o büyük bir nasip sahibidir.”7 dediklerini görüyoruz.

Ancak Cenab-ı Allah onu da evini de hazineleriyle birlikte yerin dibine geçirdiğinde kimsenin bu hususta ona yardımı dokunmadı. Onun yerinde olmayı temenni edenler ise sabah olduğunda: “Vay! Demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı genişletir ve daraltır…”8

Bundan sonraki ayet-i kerimede ise ahiret yurdunun yeryüzünde üstünlük sağlamak ve bozgunluk yapmak istemeyenlere verileceği, güzel akıbetin de takva sahiplerinin olacağı, iyiliğe ondan daha güzeli ve hayırlısıyla karşılık verileceği, kötülüğün ise yaptıklarının karşılığı ne ise onunla cezalandırılacağı ifade edilmektedir.

Cenab-ı Allah'ın ölçüleri içerisinde insanı değerli kılan süs, eğlence ve oyalayıcı unsur değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim'in bize anlattığına göre dünya hayatı sadece bir oyun ve oyuncaktan ibarettir.9

Dünya hayatının fani oluşu tartışılmaz olduğuna göre, bir gün şu kâinat düzeninin bozulup herkesin amellerinin karşılığını ebedi ve kalıcı bir şekilde göreceğine göre ve bütün bunlar Cenab-ı Allah'ın resullerinin, kitaplarının ittifakla haber verdiği bir hakikat olduğuna göre o zaman insanın değerini, insanın asaletini neyin ortaya koyduğunu ve bunun kaynağının ne olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Unutmamak gerekir ki Cenab-ı Allah Kur’ân-ı Kerim'deki ifadesi ile insanı bizzat kendi elleri ile yaratmıştır. Arkasından Cenab-ı Allah meleklere yarattığı bu insana secde etmeleri emrini vermiştir. Bu secdeden istinkâf eden bunu kendisine yedirmeyen sadece İblis idi. İblis dışında meleklerin tamamı secde etmişti.10 Allah'ın meleklere bu secde emri insanın bir değer sahibi olduğunu, kâinatta mevcut o zamana kadar var olan varlıklardan farklı bir varlık olduğunu, onun kâinatta ayrı bir işlevi olacağını gösteren açık bir husustur.

İnsanoğlunun kâinattaki fonksiyonu ve Cenab-ı Allah nezdindeki değer ve asaletini ortaya koyan göstergeler elbette Allah'ın onu özel olarak yaratmış olması ve meleklere ona secde etme emrini vermesinden ibaret değildir. İnsanın bu dünyaya hangilerinin amellerinin daha güzel ortaya çıktığının anlaşılması maksadıyla imtihan edilmek üzere gönderildiği Kur’ân-ı Kerim'in sık sık tekrar etmiş olduğu gerçeklerin başında gelir. Bu sebeple insanın asıl imtihan edilecek yeri dünya olduğuna göre cennette yaratılan Âdem'in yani ilk insanın ve onun eşinin yeryüzüne böyle bir imtihana hazırlıklı olarak gelmesi ve indirilmesi hikmetin bir gereği idi. Aksi takdirde başına neler geleceğini bilmeden veya nelerle karşılaşacağı hakkında bir malumatı olmadan bir kişinin imtihan edilmesi, imtihan hakkında herhangi bir fikir sahibi olmadan meçhule bırakılması o imtihan edilene karşı belki de adil olmayan bir davranıştır. Bu sebeple Cenab-ı Allah'ın aslında belli bir misyon ve hikmetle yeryüzünü imar etmek, yeryüzünde halifelik etmek ve imtihan edilmek maksadıyla yaratmış olduğu insanı temel ve asli tecrübelere sahip olarak indirmesi hikmetinin bir gereği idi.

Bundan ötürü Cenab-ı Allah, Âdem'i zevcesi ile birlikte imtihan etti. Bu imtihan neticesinde onun asıl düşmanının kim ve imkânlarının ne olduğunu öğretti. Bütün bunlar neticesinde onu tecrübeli bir şekilde yeryüzüne indirdi. Bunun için Kur’ân-ı Kerim'in birçok ayet-i kerimesi arasında Bakara Suresi'nde anlatılan kıssa11 bilhassa önem taşımaktadır ve üzerinde durulmayı fazlasıyla hak etmektedir.

Cenab-ı Allah'ın, imtihanı kazanması için gerekli yol ve imkânları insana göstermesi sadece yaratılıştan hemen sonraki ilk tecrübeden ibaret değildir. Yüce Rabbimiz insana değer verdiğini ve insanın hem kendisini hem çevresini hilafet vazifesi gereğince gerektiği gibi koruyup niteliklerini daha da ileriye götürebilmesi için en sevdiği en değer verdiği kullarını gerek ve ihtiyaç gördükçe resul olarak göndermiş, kitaplar indirmiş, vahiyle onlara rehberlik etmelerini de ayrıca lütfetmiştir.

İnsanın yapayalnız, kimsesiz bir şekilde hiç tanımadığı bir kâinatla, hayatla karşı karşıya kalması onu çeşitli zorluklara sokmuştur. İnsanın dış âlemle ilişkilerini düzenleyecek yol ve yöntemleri bilmesi gerekmektedir. Ancak bu hususta tek başına çözüm üretecek imkân ve fıtrata sahip olmadığından ilahi vahyin rehberliği adeta bir zorunluluk olmuştur. İşte risaletin ana gayesi insanın bu zorunlu ihtiyacına cevap vermektir.

Cenab-ı Allah'ın insanı dünyaya ve şeytana karşı çeşitli ayet-i kerimelerde uyarması onun insana, dünya ve ahiret esenliğine verdiği önemi göstermektedir.12 Bu hususta verilecek örnekler, sıralanacak ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler pek çok olmakla birlikte bizler sadece birkaç satırbaşı ile değinmek istiyoruz.

Dikkatimizi çeken ilk hususların başında Cenab-ı Allah'ın insanı “ahsen-i takvim” üzere yaratmış olduğunu görmemiz gelir.13

“Ahsen” en güzel demektir, “takvim” ise değerleri ve ölçüleri ifade eder. O hâlde insan Cenab-ı Allah nezdinde hem fiziksel hem de değerler dünyası itibarıyla değer ve ölçüleri en güzel olan bir varlıktır. Bu, insanın ne kadar değerli olduğunu gösterdiği gibi onun ne kadar asil bir varlık olduğunu da göstermektedir.

Cenab-ı Allah'ın insanı yeryüzünün halifesi kılması hem onun hem de görevlerinin ne kadar şerefli ve büyük olduğunu ortaya koyması bakımından çok önemlidir. “Halife” kelime itibarıyla vekil demek olmakla birlikte -özetle söyleyecek olursak- insanın eşya ve olaylar üzerinde ve insanların kendi aralarındaki ilişkilerindeki tasarruflarının Allah'ın bu hususlar için ortaya koymuş olduğu emir ve hükümler gereğince cereyan etmesinden sorumlu olması demektir. İnsan hem kendisi için hem hemcinsleri için böyle bir sorumluluğu yüklenmiş bir varlıktır.14

Diğer taraftan Cenab-ı Allah'ın âdemoğlunu üstün ve şerefli kıldığını, onu kendi dışındaki diğer varlıkların pek çoğundan alabildiğine üstün yarattığını görüyoruz.15 İşte insanın farklılığına vurgu yapan bu husus insana kuru bir üstünlük duygusunu vermek için değildir. Aksine sorumluluğunu yerine getirmesi için dikkat çekme ve bir hatırlatmadır.

Bu sebepten ötürü bizler insanın kıymetinin kendisinin sahip olduğu ve adeta dıştan yamama, dünyevi değerlerden kaynaklanmayıp kendi elleri ile yaptıklarından, ettiklerinden, ürettiklerinden kaynaklandığını görüyoruz. Nitekim “İnsan için çalıştığından başkası yoktur.”16 ayet-i kerimesi bu gerçeği çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

İnsanın elbette ki ortaya koyabileceği en büyük değer ibadettir. Ancak İslâm'da ibadet o kadar geniş kapsamlıdır ki kalbî, zihnî ve amelî hayatın tamamının Allah'ın öngördüğü emirler çerçevesinde ortaya çıkması ibadetin asıl anlamını ifade eder.

Nitekim ibadetin bir başka lafzi ifadesi duadır. Cenab-ı Allah bu hususta çok açık ve net bir şekilde “Eğer duanız olmasaydı Rabbim size ne diye değer versin?”17 buyurmaktadır.

Dua ihtiyacın arz edilip istenmesi olduğuna göre, aslî görevimiz olan ibadeti -hilâfet dahil bütün boyutlarıyla- yerine getirebilmemiz için üstesinden gelemediğimiz ne varsa her şeyi ondan dilemek gerekir. Bunun için kısaca “din” diye ifade ettiğimiz ve hayatımızın değer ve kurumlarını, her düzey ve türdeki ilişkilerin düzenlenmesini ifade eden yolu bize göstermesinden başka o yolda dosdoğru yürümeyi istemek ve bunun için gereken azim ve gayreti ortaya koymak da “kulluk” vazifesinin kaçınılmaz bir gereğidir.

O hâlde insanın kıymeti; yeryüzünde Allah'ın kendisine vermiş olduğu halifelik çerçevesi ve kulluk görevi içerisinde kalması ve bu husustaki sorumluluklarını yerine getirmesi ile alakalıdır.

Kur’ân-ı Kerim hayatın dünyadan ibaret olmadığını hatta asıl hayatın ahiret olduğunu özellikle vurgulamaktadır. Bunun müfessirlerin de belirttiği gibi en açık göstergelerinden birisi hiç şüphesiz Tebareke Suresi'nin ikinci ayet-i kerimesidir: “O hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere ölümü ve hayatı yaratandır.”18

Burada dikkatimizi çekmesi gereken ilk husus ayet-i kerimelerin lafızlarında vakıaya aykırı bir sıralanışın olduğudur. Yani biz insanlar önce doğarak dünyaya gelir, sonra ölürüz. Oysa ayet-i kerime önce ölümü sonra hayatı zikretmektedir. Müfessirler bunu şöyle tefsir etmişlerdir: Dünya hayatı ahirete nispetle kısa ve geçicidir, buna karşılık ahiret hayatı ebedi ve sonsuzdur, dünya hayatı için aslolan ölüm, ahiret hayatı için de hayattır. Bunlardan ötürü ayette önce ölüm sonra hayat zikredilmiştir.

Şu iki ayet-i kerime bize meselenin özünü ifade etmektedir:

“O günde malın da evladın da hiç faydası olmaz. Allah'a salim bir kalp ile gelmiş olanlar müstesna.”19

O hâlde insanın ahirette yararlanacağı serveti yahut dünyalık bir metaı değildir. Ahirette faydalı olacak şey insanın sadece amelleridir ve bu amellerin esasını teşkil eden, onları ıslah edip düzelten, her türlü kötülükten, çirkinlikten uzak kalabilmiş bir kalbin varlığı, yapıp ettikleridir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim bizlere başka bir yerde daha açık bir şekilde neyin kalıcı olduğunu şöylece dile getirmektedir:

“Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür ama baki kalacak olan salih amellerdir. Rabbinin nezdinde bunlar sevapça da hayırlıdır, emelce de hayırlıdır.”20

Cenab-ı Allah'ın gönderdiği resuller, o resullerin insanlığa ilettiği mesajlar insanın ahsen-i takvimde ve halifelik makamında yaratılmış olması gerçeğiyle uyumludur.

İnsan, Cenab-ı Allah tarafından özellikle mükerrem ve şerefli kılınmış olmakla birlikte eşya ve olayları ve kendisini yanlış değerlendirip konumlandırması neticesinde her zaman için -kendi elleriyle kazandıklarının bir neticesi olarak- ahsen-i takvimden çıkıp esfel-i safiline düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

Bunun neticesinde değerli ve asil niteliklere sahip olduğunu gördüğümüz insan materyalist bakış açısıyla kendisini alabildiğine değersizleştirmiştir. Çünkü günümüzün egemen anlayış ve felsefesi esas itibarıyla insanın bizatihi bir değer sahibi olmadığını, aksine onun değerinin zaman ve süreç içerisinde dünyalıktan kazanıp elde ettiği şeyler olduğunu yani avami tabirle ifade edecek olursak kendisinin asli özellikleri ile değil aksesuarlarıyla değer kazandığını ifade etmektedir.

Bu zihniyetin arka planını irdeleyecek olursak esasında bunun temelinde bir zamanlar Batı'nın, Orta Çağ'ı her şeyiyle egemenliği altına alan tahrif edilmiş Hristiyanlığın, “insanın ezeli günahkâr olduğu” anlayışının yattığını görürüz. İnsan bu ezeli -yani Âdem atamızın işlediği malum- günah, İsa (as)’ya kadar miras yoluyla devredip gelmiştir. İsa'nın çarmıha gerilmesiyle insanlığı bu ezeli günahtan kurtardığı kabul edilmiştir. Bu ezeli günahtan İsa (as)’nın çarmıha gerilmesiyle kurtulduğunu zannedenler İsa (as)’dan sonra gelenlerin ne olacağı sorusuna farklı iki cevap vermektedirler. İsa hem öncekiler hem sonrakiler için çarmıha gerildi, dolayısıyla onları da ezeli günahtan kurtardı diyenler vardır. Bundan farklı olan ikinci cevabın kilise babalarının işine daha çok geldiğini görüyoruz. Kilise İsa'nın vekil ve temsilcisi sıfatıyla İsa'dan sonra gelenlerin hem ezeli günahlarını hem hayatları boyunca işledikleri günahlarını affetmek yetkisine sahiptir. Her zaman için günahların affedilebilmesi mümkündür. Doğumdan bir süre sonra yapılan vaftizden ayrı daha sonra günah kefareti çekleri, belgeleri anlamında para karşılığı kiliseden verilen Endülüjans diye tabir edilen ibranamelere vermek gibi maskaralıklarının ortaya çıktığını görüyoruz.

Hadiseleri, Batı düşünce ve medeniyeti belki de felsefe hatta felsefe tarihi içerisinde incelediğimizde Batı'nın yeni medeniyetini inşa etmek misyonu ile ortaya çıkanların, özellikle Hristiyanlığın ipe sapa gelmeyen anlayış ve yaklaşımlarını bir kenara iterken -köksüz ağaç olamayacağı için- Rönesans ve Reform hareketlerinde Hristiyan Orta Çağ'ını Batı tarihinden adeta silmek istediler. Kendilerine kök ararken en yakın, arzu ve isteklerine en iyi cevap verebilecek malzemeyi Antik Yunan'da bulabileceklerini kabul ettiler. Bunun için Batı, köklerini Antik Yunan'a bağlayarak inşa etti.

İnşa etmesine etti ama bütün versiyon ve yaklaşımlarıyla korkunç bir materyalist anlayış, insanın ahlâkî, amelî ve manevî değerlerini asla itibara almadı. Bu yeni anlayışa göre değer sadece üretime ve mevcut materyalist anlayışa hizmet edebilen şeylerdi. Bunun neticesinde bizim tabirimizle alabildiğine “değersizleştirilmiş insan” modeli ortaya çıktı ya da çıkarıldı.

Batı'nın ellerinin kazandıklarının bir semeresi olarak ortaya çıkan bu insan modeli bireysel olarak da toplumsal olarak da mutlu değildir. Batı mamulü insan, Allah Teâlâ'nın kendisine bahşetmiş olduğu yüce değerlere sahip ve bu değerlerin sahiplenilmesi hâlinde ancak üstesinden gelinebilecek etkin ve fonksiyoner özelliklerini kaybetmiş, ubudiyet ve hilafet görevlerini yerine getirebilmek ehliyetinden alabildiğine uzaklaşmıştır. Kısacası Batı'nın egemen olan ve insana değer vermeyen, insanı asli yüceliğinden uzaklaştıran bu yaklaşımı ahsen-i takvim üzere yaratılmış olan insanı esfel-i safiline düşürmüştür. İnsan o kadar aşağılanmış, o kadar aşağılara saplanmış ki artık onun daha ötesi yok desek pek insafsız bir değerlendirmede bulunmuş olmayız.

Bunun neticesinde insanoğlu, kendi nefis ve hevasının, şeytanın emel ve arzularının gereklerini yerine getirmekle aradığı mutluluğu elde edebilmiş midir? Dünyanın gerek genel gerek yerel ve bölgesel ahvaline bakacak olursak, toplumların ve bireylerin yapıp ettiklerini doğru değerler ışığında ölçüp biçecek olursak, insanı değersizleştiren zihniyetin, yaklaşımın ve buna bağlı olarak ortaya çıkarılmış sistemin insanının mutlu olduğunu söylemeye imkân yoktur.

Mevcut insan çaresizdir, mevcut insan muzdariptir. Mevcut insan, intiharı veya kendisini yok etmeyi hazırlayacak sonuçlara ulaşmaktan mutluluk duyacak kadar zıvanadan çıkmıştır.

Kısacası insan bu hâliyle aslında son derece acınacak ve sefil bir hâldedir. Çok muzdarip olan bu insanı bütün ızdıraplarından kurtarabilmenin yolunu bulmak gerekir. Bizim, onun sahip olduğu gerçekte hiçbir değer ifade etmeyen arzî, dünyevî ve beşerî kısaca şeytani bütün değerlerin tamamına karşı ciddi bir duruş sergileyerek, insanı yeniden değerli kılma mücadelesi, azim ve kararlılığı göstererek ortada olmamız gerekmektedir.

Unutmayalım ki insan Allah'tan kaçmakla değersizleşti. Değerini yine ona kaçmakta bulacaktır. Ona uçarcasına gitmekten, her hâliyle ona yönelmekten başka bir yolumuz ve çaremiz de yoktur. Değersizlikten kurtulup en değerli hâle gelmenin biricik yolu budur.

İnsanı tekrar bu yola koymak için imkânı olan herkesin ve her kurumun üzerine düşeni yapma sorumluluğu vardır ve bu kaçınılmazdır.

Değersizleşen insanın yeniden gerçek değerlerle ubudiyet ve hilafet makamlarının gereklerini yerine getirebileceği, bu misyonunu şerefle ve ehliyetle ifa edebileceği günlerin yakın olması ümidiyle…

M. Beşir Eryarsoy


1 Hadid, 57/20.
2 Yunus, 10/24.
3 Kehf, 18/45.
4 Tirmizi, 2320.
5 Kasas, 28/76.
6 Kasas, 28/78
7 Kasas, 28/79.
8 Kasas, 28/82.
9 Bk. En‘am, 6/33; Muhammed,47/36; Hadid, 57/20; Ankebut, 29/64…
10 Bk. Bakara, 2/34; A‘raf, 7/11 vs.
11 Bk. Bakara, 2/35-38 ve A‘raf, 7/27 …
12 Bk. Fatır, 35/1.
13 Bk. Tin, 95/4.
14 Bk. Bakara, 2/30; Sad, 38/26; Nur, 24/35…
15 Bk. İsra, 17/70.
16 Necm, 53/29.
17 Furkan, 25/77.
18 Mülk, 67/2.
19 Şuara, 26/88-89.
20 Kehf, 18/46.

tefsir dersi 2020

whatsapp takip edin

Yazanlarımız