• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

USÛL BİL, ÜSLÛP BİL, ÂDÂP BİL!

Kelimeler manaya giydirilmiş elbiselerdir. Elbiseyi değerli kılan içindekiler, içindekileri değerli kılan da elbiselerdir. Her ikisini güzel ve anlamlı gösteren ise usûl ve üslûptur. 

Mana kelimenin dışına sızar. Çoğu zaman kelimenin seslerinde ve sesleminde görünür, dile gelir, canlı bir hüviyete bürünür. Güzel bir sözün seslemi usûlüne, üslûbuna uygun değilse mana asıl bağlamından uzaklaşıp başka başka manalara gelebilir.

Bu sebepledir ki kelimede, cümlede, herhangi bir düşünceyi ifade etmede usûl ve üslûp mühim bir önem arz eder.

Usûl ve üslûp, bir şeyi aslına uygun, doğru ve layık olduğu şekilde yerine getirmek demektir. Bu yönüyle kelimelerin hikmet kavramıyla da ilgisi vardır. Yanlış, kötü ve yersiz konuşan birisine münasebetsizlik yaptı, usûlsüz ve üsturupsuz konuştu, üslûbu kötüydü, hikmetsiz davrandı gibi tenkitler yöneltilir. 

Usûl ve üslûp, yol ve yordamdır, hedefe götüren şaşmaz pusuladır. Yol yordam bilmeden, pusula olmadan yola çıkılmaz. Onları önemsemeden yola çıkanlar yolda kalır, yollarını şaşırıp amaçlarına ulaşamazlar. Bu temel yargı, bu sebep sonuç ilişkisi bize “Usûlsüzlük, vusûlsüzlüktür.” kelâm-ı kibarını hatırlatır. 

Üslûp, sadece yazarın yazma ve konuşma tarzı olarak değerlendirilmemelidir. Evet, o bir üslûptur ama üslûbun bu manayı da aşan daha geniş anlamları vardır. Mesela üslûp aynı zamanda bir duruştur. Mesela üslûp hayatı yaşama ve algılama biçimidir. Dolayısıyla usûl ve üslûbun hem dinle hem hikmetle hem de hayatın kendisiyle doğrudan bir ilgisi vardır. Durum böyle olunca da bu kavramlara karşı daha hassas davranmak gerektiği mecburiyeti doğar. 

Üslûplu insan, şahsiyetli insandır. Bunun tersi de doğrudur. Üslûpsuz insan… diye devam eden cümlenin sonunu getirmek biraz sakil kaçabilir, o takdirde iddiamızı şöyle hafifleterek söyleyelim: Üslûpsuz insan şahsiyetini kemâle erdirememiş insan demektir. 

Üslûplu insanın meziyet ve şahsiyeti, kendine ait bir duruş ve tarzı vardır. Kimliği, düşüncesi, karakteri bellidir. Zamana, mekâna ve kişiye göre şahsiyeti değişmez. Durduğu yer de bellidir, duracağı yer de. Her gelen trene binmez, önüne çıkan her istasyonda durmaz. Değişken değildir, sabiteleri vardır. Esen rüzgârlara göre yön değiştiren rüzgârgüllerinden hiç hoşlanmaz. Nerde, nasıl ve ne zaman konuşacağını iyi bilir. Yanılır, dili sürçer ama bile isteye yanıltmaz, aldatmaz, kandırmaz. Kırılır belki ama asla kırmaz, kırmak istemez. Hata yapar ama hatasında ısrar etmez, affeder, af diler. Bu yüzden ondan sâdır olan hatalar şahsiyetine zarar vermez.

Üslûp her ne kadar edebiyat ilmiyle müsemma olsa da aslında müzik, resim, hat, mimarî gibi bütün sanat dallarıyla da doğrudan ilişkilidir. Onu sadece bir alana hasretmek doğru değildir. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse her ilmin bir usûlü her sanatın bir üslûbu vardır. Hatta usûl müstakil bir ilim olarak kabul edilir. 

Üslûp da aynen böyle kabul edilebilir. Her sanatçının kendine özgü bir üslûbu olmalıdır. Üslûpsuz yazar, üslûpsuz sanatçı olmaz. Üslûbunu oluşturamamış sanatçı, kişiliğini oturtamamış demektir. Bunun içindir ki üslûp sanatçının ta kendisidir. Burada “Üslûb-i beyân ayniyle insandır.” sözünü hatırlamak yerinde olacaktır. 

Üslûbun insanı çeken ve iten özelliği vardır. Esrar yüklüdür. Üslûp, “dalgıcı dibe çeken esrar, dipteki balığı yüze çıkaran ışık ve oksijen”dir. Buradaki dalgıç kelimesi yerine okuyucu kelimesini rahatlıkla koyabiliriz. 

Üslûp, sadece edebiyatçıların değil bütün sanatçıların karakteri ve parmak izidir. Parmak izleri gibi üslûp da şahsî ve muhteremdir. Özel ve özneldir. Kişiyi en çok o ele verir. “Konuş ki seni görebileyim.” sözü tam da bunu anlatır. Hz. Ali Efendimize atfedilen vecizeyi de unutmamak gerekir: “Kişinin karakteri dilinin altında gizlidir.” 

Üslûp, ruhun izdüşümü yahut aynasıdır. Kişiliğin tüm tonları üslûp sayesinde belli olur. Sesiyle, parmak iziyle, yüz hatlarıyla bir diğerine benzemeyen insanın, ruh yapısının yansıması olan üslûbu da elbette kendine özgü olacaktır. Bu sebepledir ki üslûp şahsî ve muhteremdir.

Üslûp; bilinen klasik anlamından başka nezaket, incelik, zarafet gibi manalar da ihtiva eder. Üslûp sahibi insan aynı zaman da nezaket ve zarafet sahibidir. İnce düşünür, ince bakar, ince görür. Kabalıktan, kırıcı ve kıyıcılıktan uzaktır. İnsana, hayvana, bütün mevcudata hürmet gösterir. Her şeyin incelikten, insanın kalınlıktan kırıldığını en iyi o bilir. 

Yoz ve kof davranışlara tevessül etmez. Asil davranır. Hafifmeşrep tavırlara meyletmez. Çok konuşup boş konuşmaz; az konuşup öz konuşur, söz konuşur. Sesini değil sözünü konuşturur. Konuşurken haddini bilir, aşırıya kaçmaz. Alay etmez, tahkir etmez, edebini muhafaza eder. İtirazı varsa bunu bağırıp çağırarak yapmaz. “Eşyayı dahi incitme!” nasihatini her daim aklında tutar. Tatlı sözün yani üslûbun can azığı olduğunu da çok iyi bilir.

Maksadı yıkmak değil, yapmaktır. Yanlışa yanlış, doğruya doğru derken insaf, vicdan ve merhamet duygularını bir tarafa bırakmaz. Dostlarından bir vefasızlık örneği görse bile onları kırmaz; üslûp ile geri çekilir. Üslûp ile yani vakarla, yani hikmetle, yani ahlâkla, edeple. Demek oluyor ki sükûtun da bir üslûbu vardır. Hatta sükût üslûbu bazen kelâm üslûbundan daha kıymetli olabilir:

Kelâmın fiddah ise sükût eyle olsun zehep
Kemâl ehli kemâlâtı sükût ile buldu hep

“Yürüyüşünde tabiî ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini şüphesiz ki eşeklerin sesidir.” emr-i ilahisini de üslûbla birlikte ele almak gerekir. Tekrarlamakta fayda var; üslûp hayat tarzıdır, edadır, tavırdır, davranışların bütünüdür; üslûp sahibi olmak da izzet, şahsiyet ve duruş sahibi olmaktır.
Kötü bir üslûp en basit hakikatlerin bile hazmını zorlaştırırken iyi bir üslûp da en zor hakikatlerin hazmını kolaylaştırabilir. Bunun en güzel örneğini peygamber kıssalarında görebiliriz. Rastgele seçtiğimiz şu iki örnek maksadımızı anlatmada yeterli olacaktır.

Birinci örneğimiz Musa aleyhisselâmdan. Cenâb-ı Allah, tarihin şahit olduğu en azgın ve en zorba insanlardan biri olan Firavun’a Musa Kelimullah’ı gönderirken ona yumuşak davranmasını, üslûbunu iyi ayarlamasını, bir usûl ve yöntem dâhilinde konuşmasını öğütlemişti. Ki hakikatlerin hazmı kolaylaşsın. 

İkinci örneğimiz Rasûlullah Efendimizden (s.a.v.). Efendimizin (s.a.v.) -mealen- eğer sen sert ve katı davransaydın, kızıp küsseydin, yüz ekşitseydin etrafındakiler dağılıp giderdi, ilahî ikazına muhatap olması da usûl ve üslûba dairdir. Nebevî davette usûl ve üslûp davetin kendisinden bağımsız değildir. En yüce mesajlar, veciz bir üslûp ve usûlle yani hikmetle, yani kavl-i leyin ile tebliğ edilirse ancak amaca ulaşılabilir. En zor şartlarda bile amacına ulaşmış Nebevî davetin karakterinde bu özellik bulunmaktadır. 

Nebevî daveti örnek aldığını iddia eden İslâmî şahsiyetli insanlar da Nebevî bir usûl ve üslûp edinmek zorundadırlar. Aksi hâlde başarısız olmaya mahkûm olurlar. İslâmî çalışmaların sekteye uğramasında, kemmiyet ve keyfiyet bakımından başarıya ulaşmamasının temelinde hep bu usûl ve üslûp problemi bulunmaktadır.

Kimliksiz ve kişiliksiz bir çağda yaşıyoruz. Biz buna üslûpsuz bir çağ da diyebiliriz. Çağın bu hastalığı maalesef ki Müslümanlara da sirayet etmiş durumdadır. Nebevî davetin kutlu yolcuları, öncelikli olarak bir kimlik ve kişilik inşasına başlamalı, usûl ve üslûbunu vahye göre yeniden şekillendirmelidir. Yitirdikleri üslûbu âdeta yeniden kuşanmalıdır. Tez elden ahlâkın yanına nezaket ve zarafeti, maneviyatın yanına samimiyet ve sadakati, fikrin yanına zikri ve şükrü, ilmin yanına usûl ve üslûbu ikame etmelidir. Cahiliyenin hâkim olduğu bu çağda kimlik ve kişiliğe -yani devşirme olmayan asıl ve asîl üslûba- dönüş; umulur ki dirilişi, silkinişi ve uyanışı da beraberinde getirecektir. 

Üslûp sahibi olmak hem yolu hem yolda yürümeyi bilmektir. Yeryüzünün en doğru yol bilenleri ve en sebatkâr yürüyenleri şüphesiz ki usûl ve üslûbun zirvesinde yaşayan peygamberlerdir. Kendilerine bir usûl ve üslûp edinmek isteyenler her konuda olduğu gibi bu konuda da vahiyle konuşan ve vahyi yaşayan peygamberleri örnek almalıdırlar. 

Âdem aleyhisselâmdan Muhammed aleyhisselâma kadar uzanan peygamberler zincirinin her bir halkasının tarih boyunca bıraktığı silinmez derin izler; kendilerinden sonra gelen ümmetler için usûlde, vusûlde, üslûpta, edebiyatta, siyasette, eğitimde, kısacası hayatın her alanında eşsiz bir rehber olarak örnek alınmayı beklemektedir. Usûl ve üslûbun hikmetle buluştuğu yer de burası olsa gerektir.

Sözlerimizi, bilge şahsiyet Şeyh Edebali’nin yüzyıllar öncesinden söylemiş olduğu şu veciz ifadeleri ile noktalayalım: 

“İlim bil, irfan bil, söz bil.

İkram bil, kural bil, doyum bil.

Usûl bil, âdâb bil, sınır bil.

Yol bil, yordam bil.

Hal bil, ahval bil, gönül bil.

Çok konuşma, boş konuşma, kem konuşma.

Mert ol, yürekli ol.

Kimsenin umudunu kırma.”

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız