
Bazı insanlar hayattan çekilip gittiklerinde geride sadece bir isim değil, bir iklim bırakırlar. Onlarla geçirilen günler, yapılan sohbetler, paylaşılan hatıralar birdenbire daha kıymetli görünmeye başlar. Alparslan Durmaz kardeşimizin vefat haberi geldiğinde içimizde beliren duygu da işte böyle bir eksilişin sessiz fark edilişiydi.
İnsan bazen bir ölüm haberiyle yalnızca bir dostunu değil, hayatındaki zenginlikleri ve mutlulukları da kaybettiğini hisseder. İşte Alparslan Durmaz dostumuzun vefatı içimizde böyle bir boşluk bıraktı. Bazı insanların yokluğu, gündelik hayatın akışı içinde fark edilmeyen eksiklikleri birden görünür hâle getirir. Onun gidişi de böyle bir hüzün bıraktı geride.
Cenaze günü İnegöl Hacı Yusuf Şahin Camii’nin avlusu çok kalabalıktı. Uzaktan yakından gelen insanlar, sessiz bir veda ve vefa halkası oluşturmuştu. Öğrenciler, öğretmenler, İnegöl Millî Eğitim camiası, konu komşu, mahalle sakinleri… Herkes oradaydı. Cami lebalep doluydu; avlu insan kaynıyordu. Kabristana uzanan yol da aynı kalabalığın ağır sessizliğiyle dolup taşmıştı. Mezar başı da mahzun, elemli, yanık yürekli nice insanla çevrilmişti. Sanki şehir, öğretmeniyle birlikte güzelliğini, varlığını, güven duygusunu da uğurluyordu.
Omuz verdik tabuta, ağır değildi fakat asıl ağırlık, o tabutla birlikte toprağa emanet edilen hatıraların yüküydü sanki. Böyle kalabalık cenazeler, insanın dünyada biriktirdiği sevginin ve saygının görünür hâlidir. İnsan biraz da ardında bıraktığı vefa kadar yaşamış sayılır.
Cenazede ayrıca unutulmayacak bir an vardı. Emekli imam hatip olan kayınbabasının namazın ardından yaptığı duygulu kısa konuşma ve ardından oğulları Seyfullah, Muhammed, Alperen ve Hamza’nın “Babamızdan hakkı olan varsa biz buna kefiliz ve gereğini yerine getirmeye hazırız Allah’ın izniyle.” şeklindeki sözleri, orada bulunan herkesi hem duygulandırdı hem de gururlandırdı. Bu tavır, sadece bir veda olarak değerlendirilemez; bir ahlakın, bir sorumluluk bilincinin devam ettiğinin de göstergesiydi. Babadan oğullara sirayet eden bir ahlak ve özgüven… Anlaşılan odur ki geride bırakılan miras, sadece maddi değil, aynı zamanda güçlü bir vicdan ve güven duygusudur.
Üniversite arkadaşı İbrahim Özer aramıştı defin sonrası. Biz o sırada araçla Dr. Kenan, Köksal ve Başar hocalarla İstanbul’a dönüyorduk. Telefondaki ses oldukça durgun ve hüzünlüydü. İçe çöken acı ve elem, kelimelerinden çok, durgunluğunda hissediliyordu. Aynı yolun içinde, aynı sükûtun içinde bir kaybı taşımak gibiydi bu hâl.
Vefatından bir gün sonraki gece, merhumun kadim dostlarından Ahmet Güney aramıştı. Telefonda uzunca konuşup dertleştik. Cenazeye iştirak edemeyişinin üzüntüsünü paylaştı evvela. Yurt dışı seyahatindeymiş resmî görev icabı… Sesi acıyla doluydu. Sohbetin bir yerinde şu cümleyi kurmuştu kadim dost: “Alparslan kardeşimiz hakkında kötü konuşacak birini bilmiyorum.” Bu söz, aslında onun hayatının kısa ve öz bir özeti gibiydi. Bir insan hakkında böyle bir kanaatin oluşması, yıllar boyunca biriktirilmiş bir ahlâkın ve güvenin sonucudur.
Kendisiyle otuz yıla yaklaşan bir dostluğumuz vardı merhumun. Onu üniversite yıllarından beri tanırdık. Kıtalarımız, üniversitelerimiz, bölümlerimiz ayrı olmasına rağmen öğrencilik yıllarında bazı haftalarda ve belli programlarda merhumla çok sık olmasa da görüşüyorduk. Bu görüşmeler bazen yılların yükünü hafifleten kısa buluşmalar olur, yine de dostluk bağını diri tutmaya yeterdi.
O yıllardan bugüne değişmeyen bazı özellikleri vardı: dürüstlüğü, samimiyeti, içi dışı bir oluşu ve ahlâkî duruşu. Koca yürekliydi, insanlara karşı merhametliydi, dost canlısıydı. Yanında bulunan herkes onun sıcaklığını ve samimiyetini hissederdi.
Öğrencilik yılları sona erince herkes bir yerlere gitti. Giden de oldu, kalan da; dökülen de oldu, toparlanan da… Zaman akıp geçti; herkes kendi yoluna, kendi görev yerine gitti. Kimimiz öğretmen, kimimiz mühendis, kimimiz doktor, kimimiz hâkim ya da iş adamı veya idareci oldu. Hayat bizi farklı şehirlere ve farklı meşgalelere sürdü. Merhum da en son Bursa İnegöl’de karar kıldı.
Yıllar ve mekânlar buluşmalarımızı seyrekleştirdi. Artık yılda en fazla bir iki defa, genellikle ortak programlar vesilesiyle bir araya gelebiliyorduk. Bazen İstanbul’da, Konya’da, Kütahya’da; bazen Antep’te, Rize’de, Afyon’da ya da daha başka yerlerde buluşur; geçmiş günleri elekten geçirir, hatıraları tazelerdik. Bu yıl da sözde Çanakkale’de buluşacaktık. Fakat merhum altı yedi aydır hastaydı ve yatağından hiç kalkamıyordu. Gelebilir miydi ki? Ne mümkün! Zaten kaderin takdiri başka oldu…
Alparslan Hoca, inancını hayatının merkezinde taşıyan biriydi. Tam inanmış bir Müslüman’dı. İlimle uğraşmayı, araştırmalar yapmayı, kitap okumayı, özellikle de Kur’an okumayı çok severdi. Bildiğim kadarıyla temelden bir Kur’an eğitimi, mektepten bir kıraat dersi almamıştı ancak meşhur Kur’an karilerini çok dinler ve taklit ederdi. Sesinden yükselen ayetlerde hem bir sükûnet hem de içten gelen bir teslimiyet hissedilirdi. Şahit olabildiğimiz kadarıyla Kur’an tilaveti, onun için ruhunu dinlendiren hakiki bir sığınaktı. Kendi imkânlarıyla hadis üzerine okumalar da yapardı. Hadislere oryantalist bakış açısıyla yaklaşanlara kızar, onların yolunu yanlış bulurdu; hadis okur ve hadis usulü üzerine mütevazı okumalar da yapardı.
Merhum iri yarı, dağ gibi bedeniyle hemen dikkat çekerdi fakat kalbi merhamet ve nezaket doluydu. Konuşmalarında kendine has bir üslup vardı. Hitap şekli, esprileri, sohbetleri ve insanlara yaklaşımı çevresinde bulunanlar için tanıdık ve sıcak bir hatıraya dönüşmüştü.
O gidince hatıralar daha çok yakıyor yüreği. Kütahya’daki bir öğretmenler buluşmasından dönerken davet etmişti evine de icabet edememiştik bu sıcak ve samimi davete. Mangal hazır, yol üstü uğrayıp yemeğimizi yer, çayımızı içerseniz çok memnun oluruz hocam, demişti. Adres, güzergâhımızdaydı hâlbuki… Ne var ki sonra inşallah, deyip ertelemiştik gidişimizi. Ah bu erteleyişler!.. Keşke… demenin ne kıymeti var şimdi? Bazen bazı şeyleri ertelemek yürekte onulmaz acılara, telafisi mümkün olmayan pişmanlıklara sebep oluyor.
Öğretmenlik bazen sınıfın duvarlarını aşan bir meslektir. Gerçek öğretmenler yalnızca ders anlatmaz; hayatın içinde bir duruş öğretir, bir karakter örneği bırakırlar. Alparslan kardeşimiz de böyleydi. Öğrencilerinin ve dostlarının kalbinde yaşayan bir iz bırakarak aramızdan ayrıldı.
Şimdi kabristanın sessizliğinde bir mezar taşı duruyor. Fakat insanın gerçek varlığı çoğu zaman toprağın altında değil, hatıraların içinde yaşamaya devam eder. Bir dost meclisinde adı anıldığında, bir öğrencinin hafızasında eski bir ders hatırlandığında, bir Kur’an tilavetinin sükûneti gönüllere değdiğinde onun hatırası yeniden aramızda dolaşacak.
Zaman geçtikçe insan başka bir gerçeği daha fark ediyor: Dostlar olarak yaprak yaprak dökülüyor, azalıyor, eksiliyoruz. Hayatın sessiz kanunu bu. Hayatın, yani Hay ve Kayyum olan Zat’ın kâinata yerleştirdiği ilahî kanunların… Dün yan yana yürüdüğümüz, kol kola gezdiğimiz insanlar birer birer hatıralara çekiliyor. Ve insan, hayattayken birbirinin kıymetini bilmenin ne kadar geç bir idrak olduğunu ancak o zaman anlıyor.
Bir telefon görüşmemizde mahdumu Seyfullah söylemişti babasının kendilerine hep güzel ahlakı aşılamak için gayret gösterdiğini ve dilinden “Bitmeyen servet, itibardır.” sözünü hiç düşürmediğini. Herkes sevdiğiyle beraberdir. İnsan neyi seviyor ve önemsiyorsa bir vakit sonra ona benzer, onunla aynileşir. Merhum da öyle oldu. Allah için “itibar” dedi, itibara kavuştu. İnşallah dünyada olduğu gibi ahirette de itibara kavuşur güzel kardeşimiz. Rabbim onun mekânını cennet eylesin, kabrini nurla doldursun. Bizleri de burada olduğu gibi Firdevslerde de buluştursun.
Zaman ilerledikçe insan bir şeyi daha iyi anlıyor: Dostluklar aslında yaşanan günlerin değil, hatırlanan hatıraların içinde devam ediyor. Bir yerde bir sohbet açıldığında, bir Kur’an tilaveti kulaklara değdiğinde, bir öğretmenin adı hayırla anıldığında insan yeniden aramıza dönüyor sanki. Alparslan Hoca’mız da böyle yaşayacak; dost meclislerinde, öğretmen ve aile buluşmalarında, okulunda, öğrencilerinin hatıralarında ve gönüllerimizde bıraktığı o sıcak izlerde…
Rabbim rahmetini bol eylesin. Mekânı cennet, makamı âli olsun.
Onu rahmetle ve vefayla anıyoruz. Özleyeceğiz seni ey koca yürekli adam!
Mustafa Gülali