
Sabah iyice ayaz kesmişti. Efil efil esiyordu rüzgâr. Gündüz bile zor ısınan çadırımız, buz kesmişti âdeta. Bombalarla harabeye dönen evimizi terk ettikten sonra gelip sığındığımız bu çadır, kendini bile zor ısıtıyordu. On yaşına girdiğim ilk gün bize bu çadırı göstermişlerdi. Üç kişinin zor sığdığı bu küçücük çadırda beş kişi kalmak zorundaydık.
Beş yaşındaki Ahmet ile üç yaşındaki Zehra ile beraber üç kardeş bir yatakta, birbirimize iyice sokularak yatıyor, ısınmaya çalışıyorduk. Sanki bir an birbirimizden ayrılsak bir daha hiç kavuşamayacakmışız gibi bir duygu sarmıştı benliğimi. Böyle olunca daha da sıkı sarılıyordum kardeşlerime. Annem, en küçük kardeşimle hemen yanımızdaki yatakta yatıyordu.
O sabah da herkesten önce uyanmıştım, annem ve kardeşlerin hâlâ uyuyorlardı. Geceleri ne zaman uyansam annemi; yatağına oturmuş, başını iki elinin arasına almış görürdüm. Uyuyamıyordu demek ki geceleri. Bir sabah ekmek almak için evden çıkıp dönmeyen, dönemeyen babamı düşünüyordu eminim. Bir de dört küçük çocuğa nasıl bakacağını…
Yine böyle buz gibi bir sabahtı. Sofrada, annemin zar zor bulduğu bir avuç mercimekle yaptığı çorbanın yanında yemek için ekmek alacaktı babam. Soğuğu iliklerine kadar geçiren eski püskü kabanını üstüne geçirmiş ve kaybolmuştu puslu havanın içinde. Ama olmadı işte… Gelemedi… Ekmek almak için gittiği fırın toz duman olmuştu. Alamamıştı ekmeği, doyuramamıştı yetim kalacak yavrularını. Otuz üçünde kavuşmuştu Rabbine. Hiç çıkmıyor aklımdan, annem nasıl unutsun ki?
Kimseyi rahatsız etmeden kim bilir hangi hayırseverin gönderdiği montumu üzerime alıp dışarı çıkmıştım ben de. Tıpkı babam gibi… Gökyüzünün maviliğini saklayan kara bulutların ardından tek tük yıldızlar görünüyordu hâlâ. Yakmaya bulamadığımız kömürlerin tüm karalığını çalan bulutlar, havanın daha da soğuyacağını haber veriyordu. Biraz daha üşüyecektik, biraz daha zorluk çekecektik. Bir şey yapmasam donacağı kesin olan ellerimi cebime koyup çadırların arasında dolaşmaya başladım. Kimsecikler yoktu ortalıkta.
Akşam yağan şiddetli yağmurla çamur deryasına dönmüştü her yer. Sabahın ayazında tepeciklere dönüşmüştü çamur. Gizlemeye gücü yetmeyen ayakkabılarımdan çıkan parmaklarım, bu tepeciklere her çarptığında ince bir sızı hissediyordum. Gerçi diğer acıların yanında hiçbir önemi yoktu. Ama yine de acıyordu işte. Biraz su alıp dinecektim hemen. Hem abdest alacaktım hem de kalmışsa mercimek, bir tas çorba pişirirdi annem. Üşüye üşüye çeşmeye doğru gidiyordum. Nereden geldiğini anlamadığım bir ses:
- Muhammed, nereye gidiyorsun böyle oğlum?
Sesin geldiği yönü bulmak için sağa sola baktım. Kimseler yoktu. Sonra üç çadır ötemizde kalan Rıza Amca’yı gördüm. Bitkin görünüyordu. O da babam gibi talihsiz bir olayda kaybetmişti sağ bacağını. Bombalardan nasibini almış bir hastanenin yıkık dökük ameliyathanesinde kesmişlerdi bacağını. Koltuk değneği niyetine kullandığı bir ağaç parçasına dayana dayana bana doğru yürümeye çalışıyordu.
- Ne oldu oğlum, niye dışarıdasın bu saatte?
- Çeşmeden biraz su alacaktım Rıza Amca
- Hava çok soğuk, hasta olacaksın.
- Ama evde hiç su yok, su almam lazım hem birazdan namaz vakti çıkacak.
- !!??
Duraklamıştı birden Rıza Amca. Dalmıştı, gözleri dolmuştu. Hiçbir şey söylemeden epey bir bekledi, sonra birden mırıldanmaya başlamıştı, bir şeyler söylüyordu ama benimle konuşmuyordu. Ama biri vardı sanki karşısında:
- Ne büyüksün sen Allah’ım, yalnız bırakma bizleri, sevenlerini yok ederek seni unutturmak isteyenleri Kahhar isminle kahır eyle. Onlara fırsat verme, onları galip kılma.
- Mırıldanmaya devam ediyordu. Rıza Amca, dua ediyordu, ben de eşlik ediyordum ona ama dikkatimi çekmişti, “kahhar” kelimesi ne anlama geliyordu acaba?
-Rıza Amca! Uykudan uyanmış gibi irkildi birden:
- Ha, efendim, bir şey mi dedin?
- Kahhar ne demek?
- Kahhar mı ne demek?
- Hıhı!
- Nereden çıktı şimdi bu?
- Demin söyledin, merak ettim.
- Ben mi söyledim?
- Evet.
- Allah’ın bir ismidir Kahhar. Allah'ın her şeye, her istediğini yapacak surette galip ve hâkim olması, en zorlu zalimlerin bile O'na boyun eğmek mecburiyetinde oldukları, hükmünün dışına hiçbir şeyin çıkamayacağı anlamına gelir.
- Yani Allah, bizi bu hâle getiren zalimlerin hepsini tek tek hesaba çekecek, öyle mi?
- Elbette hesap soracak, onlar kimsenin kendilerine hesap soramayacağını zannediyorlar. Onları yenebilecek hiçbir kuvvet olmadığını düşünüyorlar. Ama yanılıyorlar. Ahımızı yerde bırakmayacak Allah.
- Peki, neden şimdi yapmıyor tüm bunları?
- Bak oğlum, Allah onların zulmüne göz yummaz. Sadece onlara zaman veriyor. Belki doğru yolu bulurlar diye.
- Ama hiç de doğru yolu bulacaklarmış gibi görünüyorlar.
- O zaman hesapları daha ağır olacak.
- Hımm!
- Ayrıca mümin kullarının bu acılar karşısında sabretmesini, ona isyan etmemesini istiyor Allah. İnancımızı kaybetmememizi, onu hep sevmemizi istiyor. Çünkü ahirette bize verecekleri, bu dünyadaki her şeyden çok daha güzel.
- İnşallah hep seveceğim ve inanacağım. Zaten seviyorum onu ama şimdi biraz daha sevdim.
- Hadi şimdi suyunu al ve annenin, kardeşlerinin yanına git.
- Teşekkür ederim Rıza Amca.
Suyu aldım ve çadırımıza doğru yürümeye başladım. Demek ki hayatımızda sadece acı olmayacaktı. Allah bizi unutmayacaktı. Bu dünyada olmazsa bile öbür dünyada gülecekti yüzümüz. Hem babamı benden alanları da yapayalnız bırakacaktı. Bir güneş gibi ısıtmıştı içimi Rıza Amca, yüreğim aydınlanmıştı.
Hüseyin Taşkın Önel
(*) Bu yazı Medeniyet Düşünce ve Kültür Beülteni'nin 37. sayısında yayınanmıştır.