
Medeniyet kelâm ile başlar. İnsana kelâm bahşedildiği için medeniyet kurmuştur. İnsan söze ve sözcüğe sahip kılındığı için diğer canlılardan ayrılarak sosyal ilişkiler kurabiliyor. Meramını ifade ediyor. Duygularını kelimelere döküyor. Yeryüzünü bu kelimelerden aldığı ilhamla imar ediyor. İnsan bu kelimelerle hakikat üzere bir medeniyete ulaştırmak için çalışıyor.
Yeryüzündeki eşyanın isimlerini, eşyanın hakikatini, iç yüzünü ve yaşam ile ilgili kavramların tümünü insanoğlu kelimelerden öğrendi. "Ve Allah (c.c.) Âdem’e (a.s.) isimleri/ kelimeleri öğretti."(Bakara, 31)
Esmayı/isimleri bilmeseydik, kelimeler olmasaydı hayat nasıl olurdu? Anlamsız bir yaşam beşeri, insan kılmazdı. Manası bilinmeyen nesneler, hayatımıza bir anlam katmazdı. İnsanın düşünce boyutu kısır kalırdı. Anlama gibi bir derdi de olmazdı. Medeniyet de kuramazdı. Dünyayı imar edemezdi. Bunun için kelimelere muhtaçtır insan. Medeniyet için kelimelerin peşindedir kâinat. Kelime söz olup, anlam olup yaşamı düzenlesin diye. Hayatı Hak’tan yana inşa etsin diye. Kelâm iz bırakmalıdır. Evet, söz iz bırakmalı ki duygu ve davranışlarda etkili olsun. İz bırakmalı ki, söz ve eylem için mizan olsun. Sözün izi, eseri olmalı ki bugüne anlam katsın ve geleceğe ulaşacak mesajı olsun. İnsanı gafletten kurtarıp hakikate, medeniyete vasıl etsin. Kâinata fazilet, nezaket, şefkat ve güzellik katsın.
Medeniyetin inşası için kâinat kelimeye muhtaçtı. Kâinattaki tüm kelimeleri ihtiva eden o kelimeyi bekliyordu insan. Tek kelime, her şeyi anlamlandıracak, ruhu canlandıracak, aklı aklandıracak, kalbi arındıracak: Kelime-i Tevhid. Allah’tan başka ilah yoktur. Ondan başka sığınılacak, koruyacak, rızık verecek, terbiye edecek, hüküm verecek, yaşatacak ve öldürecek hiçbir güç yoktur. İnsan bu kelimeyi öğrenince varlığın sırrına vakıf oldu. Hakikate yürüdü. Rabbini tevhid etti. Muvahhid oldu. Dünya hak üzere karar kıldı. Medeniyet kuruldu. Tevhid anahtarı, insanlık âlemine rahmet kapısını açtı. İnsan belirsizlikten, kargaşadan kurtularak nizama yani medeniyete adım attı.
İnsan sosyal bağları olan bir varlıktır. Toplumdan bağımsız tek başına yaşayamaz. Tek başına ihtiyaçlarının hepsini karşılayamaz. Hayatın faili/öznesi insandır. Medeniyet kurucu ana unsur insandır. Yeryüzünü imar edecek, ümranı tesis edecek olan âdemoğlu kendi arasında ilişki ve iletişim içindedir. İhtiyaçlarını dayanışma ve yardımlaşmayla giderir. İnsan, insani yetkinliklerini, faziletlerle tesis edilmiş toplumsal bir hayat kurmak için çalışır. Hayatın sosyal, siyasal, teknik ve ekonomik vb. alanların tümünde bir nizam kurmak önemli bir zorunluluktur. Toplumsal düzen adalet üzere tesis edilmezse toplumda kaos baş gösterir. Kaosun hüküm sürdüğü bir ortamda medeniyetten bahsetmek mümkün değildir.
Medeniyet tesis etmek için ilkelere ihtiyaç duyulur. Hayatları değer yüklü insanlar ancak onlar medeniyet tesis edebilir. Faziletlerle tezyin edilmiş hayatlar, işte onlar medeniyet havzasına ab-ı hayat olurlar. Medeniyet kurmak yolunda her şeyi göze alanlar ve bu uğurda gönülden baş koyarak çalışanlar ancak onlar erdemi korurlar. Erdemi koruyanlar, hayatları boyunca kazandıkları tüm anlamları, insanlık için faziletli bir toplum kurmak adına değerlendirirler. Faziletle bezenmeyenler, asla faziletli bir toplum tesis edemezler.
Medeniyete ulaştıracak gerekli şartları yerine getirmeyen topluluklarda insanın özünü bulması çok zorlaşır. İnsan yetkinliklerinin, etkinliklerinin farkında olamaz. Mükellefiyetlerinin şuurunda olmayanlar medeniyet inşasında asla başarılı olamazlar. Medenî bir hayatın gerçekleşmesi için sosyal ilişkilerin adalet ilkesine göre sürdürülmesi gerekir. Adalet kelimesinin ne anlam ifade ettiğini de en doğru biçimde vahiyden öğreniriz. Adaleti herkes için sağlayacak prensipleri koymak ve korumak İslâm Medeniyeti’ için vazgeçilmez bir zorunluluktur. Bu yasaları da ancak vahiy ve onun tebliğcisi olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) belirler. Kur’ân ve Sünnet’in ölçü alınmadığı toplumlarda İslâmî anlamda bir medeniyet tesis edilemez. Hakikat ölçeğinde bir toplumsal düzen ancak vahyin bahşettiği kelimelerle inşa edilir. Kelâmullah’ın muazzez kelimeleri, kadim medeniyetimizin aydınlık yüzüdür. İnsan, bu yüce kelimeleri göze nur, gönle sürur, ele ayağa güç ve kuvvet kılmalıdır ki Medeniyet-i Âlî dünya insanına imkânlar sunsun. İnsanlık kurtuluşa ermek için şuurlu bir çaba göstersin. İçinde yaşadığı çağa medeniyetin ışığını taşısın. İslâm’ın hayat veren, fıtratı koruyan şümullü fikrini dünyada yaşatmak için mücadele etsin. Medeniyet bir hakikat yürüyüşüdür. Hakikat fikriyle oluşan ilkeler, duru bir zihinle, berrak bir idrakle insanı medeniyet yolculuğunda hedefe ulaştırır. Sözün ve halin mübarek bir amaç için seferber olması ne güzel bir yolculuktur. İslâm tüm kelimeleriyle, medeniyete götürecek en büyük haberdir. Tüm devirlerde ve her mekânda insanlığı erdeme ulaştırmak için verilen önemli bir haberdir/mesajdır. Bu sebeple İslâm, insana medeniyeti tesis etmede hedefler belirler ve yön verir. Kadim medeniyetin ihyası için yol gösterir. Yüce hedeflere sahip olmayan toplumlar, ahlâkî bir gelişim sürdürmeleri çok zordur. Ahlâkî erdemler ancak hedefe yönelen bir hayat içinde işlerlik kazanır. Müslüman bir toplum için gelişme yalnızca dünyaya taalluk eden alanla sınırlı değildir. İslâm’ın medeniyet fikri, ahiretin ihyasını da gözeten bir mahiyet içerir. Müslüman’ın medeniyet inşasında, dünya ve ahiret dengesini sağlamak için çalışması en önde gelen mükellefiyetlerindendir. Bunu da ancak kadim kelimelerine sahip çıkarak başarır.
Vahyin nadide kelimelerini bize tebliğ eden Peygamber Efendimiz (s.a.v.) medeniyetin kurucusudur. Hira’da "Oku" kelimesine muhatap olduğu anın muazzez ürpertisinden sonra söylediği her bir kelimeyle insanlığa muazzam bir medeniyet haritası çizmiştir. Her cümlesiyle kadın erkek, genç yaşlı herkesi kıyamete kadar kuşatacak bir yol haritası. Mekke ki orası kevnin yani oluşun, Müslümanca varoluşun başlangıcıdır. Mekke, medeniyet yolculuğuna kapı açılan mukaddes topraktır. Medine ki orası medeniyetin varış noktasıdır. Medine Müslümanca varoluşun adıdır. Mekke-i Mükerreme’yi ve Medine-i Münevvere’yi tüm boyutları anlamak, kavramak ve yaşamak bize medeniyetin tarifini verecektir. Bu şuurlu yürüyüş Müslüman’a bir bakış açısı kazandırır. Medeniyet-i Âlî’nin berrak havzasında Müslümanca varoluşun ilkelerini öğretir. Bu Yüce Medeniyet’in dünya görüşü İslâm’dır. Bu aziz medeniyetin mensubu olan her kul, tüm işlerinde sadece İslâm’ın direktiflerini göz önünde bulundurur. Medeniyete yolculuk insanın nefsini/kendisini bilip Rabbini bilmesiyle başlar. Allah’a yönelip huzur-u ilahide secdeye varmakla an be an sürer. “Yaratan Rabbinin adıyla oku! ... Secde et ve yaklaş.” (Alak,1-19)
Yaşadığımız dünya, yaşadığımız günler fıtrat medeniyetinin çok yönlü saldırılara maruz kaldığı bir dönem. İslâmî kavramlar, küresel sekülerizmin ifsat ateşi altında. İslâmî değerler tenhalara terk edilmiş durumda. İslâmî hayat ölçüleri vicdanlara ve mabetlere hapsedilmiş. Sosyal alanda görünür olmayan, etkin olmayan ilkeler insanlığın hakikat susuzluğuna çare olmaz. Medeniyet köklerimizdeki prensipleri acilen tekrar güncellemek zorunludur. İslâm Medeniyeti’ni ihya edip insanlığa kurtuluş kapılarını aralamak erkek kadın her müminin sorumluluğudur. Herkes gücü yettiğince bu şerefli görevi hakkıyla icra etmek zorundadır.
Modern zamanlarda yeni yaşam formları şekilleniyor. Küresel ifsat organizasyonlarıyla global sekülerizm, kadın ve erkeğiyle insanlığı dinin/geleneğin esaretinden kurtarmak için çalışıyor. Sözüm ona insanı adeta İslâm’a karşı korur. Müslüman’ı özünden, medeniyet köklerinden koparmak için tuzaklar kurar. Bu bağlamda yenilik ve değişim adı altında toplumsal yapıda çok boyutlu tahribata sebep olur. Bu sıkıntılı atmosferi her bir mümin her an yaşıyor. Bu durumun zararlarından korunmak ancak kadim medeniyeti ihya etmek adına yapılacak çalışmalarla mümkün olur. Medeniyet köklerimize dönmek, bu uğurda adımlar atmak bizi çağın küresel küfrüne karşı ayakta tutacaktır. İslâm Medeniyeti’nin hayat bahşeden kelimelerine sahip çıkmak her müminin görevidir. Hakikat sözünün hayat bulması için her mümin, mükellefiyetlerini hakkıyla yerine getirmelidir.
Bu noktada sözü özelleştirerek kadına bahşedilen kelimelere dikkat çekmek istiyorum. Kadın kelimelerine sahip çıkarsa küresel şer odaklarının işleri zorlaşır. Küresel siyaset aktörleri kadın imajı üzerinde bilinçli projeler uygulayarak İslâm Medeniyeti’nin köklerine saldırıyor. Bu bağlamda üzerinde çalıştıkları son proje kadın erkek kimlikleri üzerinedir. Kadın erkek kimliklerini azaltarak, rollerini karıştırarak, cinsiyet farklılıklarını yok ederek insanı ifsat ediyorlar. Çirkin projelerini, kadına özgürlük ve kurtuluş maskesiyle kamufle ederek de ifsatlarına yasal/meşru bir zemin buluyorlar. Günümüzün en büyük, en etkili fitnesi budur. Bu durumda neslin ifsadı kaçınılmaz bir neticedir. Müslüman kadın bu tuzakların farkın da olmalıdır. Müslüman kadın medeniyetin ihyasını sağlamak için, kadın üzerinden projelendirilen tuzakları basiretle tahlil ederek bu konudaki çirkin emellere alet olmaktan kurtulmalıdır.
Sömürü sistemlerinin temel hedefi kadındır. Toplumu ifsat projelerini kadını baz alarak sürdürmek isterler. Batılı/Batıl kadın modelini ölçü alarak “modern/çağdaş” bir kadın tipi ortaya çıkarıp, model olarak Müslüman kadına dayatırlar. Bu oyunu bozmak için Müslüman kadın "Kelimelerine" sahip çıkmak zorundadır. Kelimelerini yitirenler ruhlarında daralma yaşarlar. Müslüman kadın kimlik ve kişiliğine sahip çıkarak bulunduğu her yerde İslâmî kimliğini en güzel biçimde temsil etmelidir. Müslüman kadın, Müslüman duyarlığını, entelektüel birikimini, sahip olduğu donanımı bulunduğu mekânlara yansıtmak, ötelere taşımak zorundadır. Müslüman kadın, kurtuluş reçetesini demokrasi, liberalizm, feminizm gibi beşerî ideolojilerde bulamaz. Asla unutmayalım ki derde çareyi ancak kadim medeniyetimizin izlerini sürerek bulacağız.
Müslüman kadın bilir ki insanlık medeniyetine savaş açanların ilk hedefleri ailedir. Aile hayatını sarsarak nesli yok etmek için çalışırlar. Ailedeki çözülme, toplumsal yapıdaki yozlaşmayı tetikler. Mahremiyetini kaybederek işgal edilen evde roller çatıştırılır. Fıtrata savaş açılır. Evlilik eziyet formülü, annelik içgüdüsel mit, çocuk kariyere karşı yük olarak görülür. Bu zihniyetin yansımaları toplumsal alanda etkili olmaya başlar. Bu ahlâkî çürüme ve yozlaşmaya karşı Müslüman kadın kelime ve kavramlarına sıkıca tutunmalıdır. Sahili selamete ancak bu kelimelerle ulaşılır.
Modern hayat tarzı aileyi yük olarak görür. Eş ve anne olan kadını kapitalist bir bakışla değerlendirerek ataletle itham eder. Verimli ve üretici olmak adına kadını evin dışına çekmek için kumpaslar kurulur. Anne evin dışına atılarak "çalışma" teşvik edilir. Kreşler ve çocuk yuvaları özendirilir. Anaokulu öğretmenliği, anneliğin üstüne çıkarılır. Ev hanımlığına ve anneliğe hayır denilir. Anneliğin bağlayıcılığına karşın kreşe emanetin özgürlüğü teşvik edilir. Modern dünyanın feminist söyleminin etkisi altında kalan kadın, analığı basit görerek küçümsemektedir. Hâlbuki toplumu doğuran anadır. Kadın insanı taşıyan, besleyen, büyüten, eğiten ve yetiştiren kişi olarak medeniyetin "ana" unsurudur.
Müslüman kadın; kadına pozitif ayrımcılık, kadının güçlendirilmesi, kadının toplumsal alanda söz sahibi olması gibi söylemlerin, sadece kadının mağduriyetini önlemek için olmadığını bilir. Bu masum gibi gösterilen projeler, bin bir yanıltmayla sosyal-kültürel yapıyı bozduğunun farkındadır. Bunun kadını tüm zamanlardaki projeler için nesneleştirmek amacı güttüğünü bilir. Sivil toplum kuruluşları, kadın dernekleri, televizyon dizileriyle, reklam mesajlarıyla, medyayla ve tüm kitle iletişim araçlarıyla dayatılan modern söylemler kadının kimyasını bozar. Müslüman kadın ruhuna ışık saçan kelimeleri bihakkın okuyup, anlayarak bu ifsada karşı direnç göstermelidir.
Küresel kültür emperyalizmi; kadının kurtarılması, kadının kalkınması, ekonomik özgürlüğünü kazanması adı altında mahremiyete el uzatarak evsiz/ailesiz bir toplum oluşturmanın peşindedir. Evde adaletten vazgeçip eşitlik üzerinden bir tanımlama yapıldığında denge bozulur. Küresel hegemonyanın cari olduğu bu düzlemde yükümlülüklerimiz çoğalıyor ve ağırlaşıyor. Biz Hz. Meryem annemizin makamına talipsek Hz. Fatma annemizin makamını hedefliyorsak Hz. Ayşe annemizin misyonuna varis olmaya adaysak sorumluluklarımızı layıkıyla yerine getirmek zorundayız.
Müslüman kimliğimizi koruyarak, kaybettiğimiz erdemleri geri kazanmak için azimle çalışmalıyız. İşte o zaman medeniyeti ihya etmek yolunda yeni imkânlar elde ederiz, Allah’ın izniyle. Müslümanlar, küresel kapitalizmin estirdiği liberal rüzgâr önünde sürükleniyor maalesef. Unutmayalım ki İslâm’ın kendine has insan/ kadın-erkek tasavvuru ve yaşam felsefesi var. Müslümanlar olarak yeniden, medeniyet köklerimizde var olan bu imkânı işlevsizleştirerek, modernitenin yıkıcılığına karşı özgün bir duruş ortaya koymak zorundayız. Beşerî ideolojilere, egemenlere ve nefse esir olmadan, kadın-erkek kimliklerini sadece Allah’ın rızasına uygun olarak korumak zorundayız. Korumalıyız ki çağlar üstü medeniyetin ihyasında bizim de bir katkımız bulunsun. Bu şanlı görevi hep birlikte kucaklayarak hedefe doğru taşıyalım.
İnsanın en büyük hazinesi, ruhun derinliklerinde saklı olan özdür, fıtrattır. Onu korumak insan kalmanın aslî şartıdır. Fıtrata sahip çıkmak; basiret sahibi olmak, kelimelerin farkında olmak demektir. Kadim kelimelerinin kıymetini bilip ona göre bir yol haritası çizenler, insanlığa ruh katacak ve nefes aldıracak yüce medeniyet imkânını sunmak için çalışırlar. Medeniyeti ihya edecek insanın gönlüne ve zihnine malik olması gerekir. Çünkü zihin ve gönül kelimelerin karargâhıdır. Zihnine ve gönlüne sahip olanlar fikirlerine de sahip çıkarlar. Medeniyet-i Âlî’yi ihya etmeyi hedefine koyan gönül erlerinin sözlerini ve eylemlerini yalnızca ilahî rızaya uygun olarak icra ederler. Fikirlerini amele tebdil ederler. Fikirlerini erdeme, nezakete, şefkate ve sabra çevirirler. “Andolsun Zikir’den sonra Zebur’da da, yeryüzüne salih kullarım varis olacaktır, diye yazdık.” (Zümer, 74)
Hayriye Bican
(*) Bu yazı Medeniyet Düşünce ve Kültür Bülteni'nin 37. sayısında yayınlanmıştır.