• TOPLUMSAL VE KÜRESEL KARGAŞA VE ÇÖZÜM YOLLARI

      I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

DUYURULAR

SİYASÎ TARİHİMİZDE DARBELER

siyasi tarihimizde darbeler

Osmanlı-Türk siyasî hayatında askerin siyasete müdahalesi çok sık karşılaşılmış bir durumdur. Osmanlı Devleti’nde yönetimin üç temel sacayağından biri olan ordu; esnaf, ulema gibi sınıfları yanına alarak siyasî alana müdahil olmuştur. Özellikle iktisadî ve idarî alanda başlayan bozulma orduyu da yozlaştırmış, yükselme döneminde düzenli ve merkezi ordunun sağladığı askerî başarılar;

duraklama ve gerileme döneminde çeşitli isyan girişimlerinin odak noktası olmuştur. Ordunun gücünü kırmaya yönelik çeşitli girişimler başarısızlığa uğramıştır. III. Selim’in Fransa’yı model alarak kurmayı denediği “Nizam-ı Cedit” ordusu kısa bir süre sonra başarısızlıkla sonuçlanmıştır. II. Mahmut halkı da yanına alarak Yeniçeri Ocağı’nı topa tutmuş, orduyu lağvetmiştir. Fakat beklenenin aksine bu “Hayırlı Vaka” ordunun siyasî ve toplumsal alan müdahalelerini ortadan kaldırmamıştır. Tanzimat Fermanı devlet idarecilerinin Batılılaşma iradesini gösterdiği bir belge olarak devletin yönelimini de ortaya koymuştur. Bunun için bütün idarî yapıda reformlar yapılmış, Batılı anlamda Harbiye, Tıbbiye, Mühendishane kurulmuştur. Daha önce Osmanlı toplumsal düzeninin savunucusu ve geleneksel sınıfların müttefiki olan ordu; bu kez yeni ve zinde toplumsal güçlerin müttefiki haline gelmiş, kendine yeni bir misyon yüklemiştir. Bu misyon toplumu Batılılaştırmaktır. Batılı tarzda eğitim veren Harbiye’de yetişen subaylar toplumu cansız bir kütle gibi görmüş, topluma oryantalist bir bakışla yaklaşmıştır. Comte’ün pozitivist felsefesinden etkilenen ve toplumsal olaylara materyalist bir biçimde yaklaşan Harbiye, Tıbbiye, Mühendishane gibi okullardan yetişen bu yeni sınıflar toplumu hızla ve topyekûn Batılı hale getirmeyi amaçlamıştır. Bunun için de sık sık siyasî hayata yönelik müdahalelerde bulunmuştur. Bunun ilk örneği bugün hâlâ içeriği kesin olarak bilinmeyen Kuleli Vakası’dır. 1859 yılında ordu içerisinde açığa çıkarılan bu girişim bastırılmıştır. 1876 yılında Harbiye Nazırı Hüseyin Avni Paşa, Şeyhülislâm Hayrullah Efendi, Mithat Paşa, Harbiye Okulu Nazırı Süleyman Paşa ve Sadrazam Rüştü Paşa’nın tertip ettiği darbe girişimi Sultan Abdülaziz’in önce tahttan indirilmesi ve sonra öldürülmesi ile sonuçlanmıştır. 1909 yılında 31 Mart Vakası sonrasında Selânik’ten yola çıkan ordu başkent İstanbul’u isyancılardan kurtarmış ve Sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirmiştir. Sonrasında ise yönetimi ele geçirmiş, ülkeyi 1918 yılına kadar “demir sopa” siyaseti ile yönetmiştir. İttihat ve Terakki Partisi’nin siyasete müdahalesi ve siyasî hayatta kalıcı olması, devamı Cumhuriyet sonrasında da gelecek yeni müdahalelerin yolunu açmıştır.

Cumhuriyet yönetimi çevreden kopuk, askerî ve sivil bürokrasisinin egemen olduğu ve kırsal alanda feodal toplum yapısını sürdüren bir modele dayanmıştır. Mustafa Kemal’in ölümü ile Millî Şef haline gelen İsmet İnönü’nün politikaları halkta büyük infial uyandırmıştır. CHP’nin baskıcı, tektipçi ve millet değerlerine düşman politikaları Demokrat Parti’nin halkta büyük bir teveccüh görmesini sağlamıştır. 1960 yılında dünya konjonktürünün de etkisi ile ordu içerisinde özellikle alt rütbede subayların başını çektiği bir darbe gerçekleştirilmiştir. Bu darbe ordunun kendi hiyerarşik yapısı dışında planlanmıştır. “Albaylar cuntası” olarak bilinen bu darbe, CHP ve onun güdümünde olan bürokrat ve kentli yüksek sınıfın desteğini almıştır. Türkiye’nin sanayileşme ve kentleşmeye yeni başladığı bu dönemde askere karşı bir direnç gösterilememiştir. Sıddık Sami Onar başkanlığında hukukçu bir heyet darbeyi meşrulaştırmış, sonrasında düzmece bir yargılama ile Başbakan Adnan Menderes ve iki bakan Yassıada’da asılmıştır. Fakat askerî müdahaleler sona ermemiştir. 12 Mart 1971 yılında Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının imzalarıyla yayınlanan muhtıra siyasete yeni bir müdahale olmuş, dönemin başbakanı Süleyman Demirel istifa etmiştir. Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Millî Nizam Partisi (MNP) kapatılmıştır. 12 Eylül 1980 darbesi alışıldık darbelerin son halkasıdır. 1979’da İran’daki İslâm devrimi ve Sovyetlerin Afganistan’ı işgali Amerika’yı tedirgin etmiş, Türkiye’nin artan stratejik önemi ile Türkiye’de bir askerî müdahaleye onay çıkmıştır. Amaç Türkiye’nin Sovyet güdümüne girmesini engellemektir. Darbe tipik bir CIA darbesidir. Sonrasında binlerce insan tutuklanmış, yıllarca hapislerde işkence görmüş, bütün siyasî partiler ve muhalefet susturulmuştur. Başarılı bir 10 yıllık ANAP iktidarı sonrasında, Turgut Özal’ın ölümü bir döneminde sonu olmuştur. Refah Partisi’nin belediyelerde sağladığı başarılar, merkez partilerin kendi içinde yaşadığı kısır çekişmeler ve zayıf koalisyonlar Erbakan’ın partisinin halk nezdinde teveccüh kazanmasını sağlamıştır. Refah Partisi’nin DYP ile kurduğu koalisyon hükümeti kısa sürede büyük başarılara imza atmıştır. Bu durumdan rahatsız olan zinde güçler harekete geçmiş, ABD’den onay alınarak postmodern bir darbe girişimi, “demokrasiye balans ayarı” yapılmıştır. 28 Şubat 1997’de MGK’dan alınan kararlar başbakana dayatılmış, Erbakan bu kararları imzalamak zorunda kalmıştır. Erbakan hükümetinin istifası ile sonuçlanan bu muhtıra sonrasında toplumsal alana da müdahale edilmiş, imam hatip okulları fiilen kapatılmış, üniversitelerde başörtü yasaklanmış, “yeşil sermaye” adı altında muhafazakâr işadamlarına yönelik takibatlar başlamıştır. Ülkeyi derin bir ekonomik krize sürükleyen 28 Şubat, 1999 ve 2001’de iki ekonomik krizin de sebebi olmuştur.

2002 yılında iktidara gelen AK Parti’ye karşı iktidarın ilk günlerinden itibaren ordu içerisinde hareketlenmeler başlamıştır. Daha sonra açığa çıkartılan Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı gibi darbe teşebbüsleri -uydurma delillere dayandığı bugün açığa çıksa da- olmuştur. 2007 yılında 28 Şubat postmodern askerî müdahaleden sonra “e-muhtıra” adı verilen ve amacı cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül’ün seçilmesini engellemek olan girişim, hükümetin geri adım atmaması üzerine akamete uğratılmıştır. Darbe girişimine dışarıdan da destek sağlanamamıştır. Sonrasında ise orduda özellikle ulusalcı kanat tasfiye edilmiş, onların yerine Amerikancı-Fetöcü unsurlar yerleşmeye başlamıştır. Hükümetin bu Fetöcülerin niyetinden kuşku duymayışı, bu zor dönemde desteğe olan ihtiyacı darbeci cenaha karşı ittifak yapılmasını sağlamıştır. 2011 seçimleri Fetöcü-Amerikancı kanatla hükümet arasındaki ittifakın son aşaması olmuştur. 2011 sonrasında Türkiye’nin Amerika ile ilişkilerinde ortaya çıkan görüş ayrılıkları Fetöcülerle hükümet arasındaki ilişkileri de etkilemiştir. Mavi Marmara gemisi aradaki görüş ayrılıklarını gün yüzüne çıkarmıştır. Batı, Amerika ve İsrail’le iyi ilişkiler kurmaya çalışan, küresel şebekesi ile dünyada eğitim ağıyla etkili bir güce dönüşen Fetöcüler için bu ittifak sürdürülemez hale gelmiştir. 7 Şubat 2012 yılında baş gösteren MİT krizi, ardından 17-25 Aralık 2013 tarihinde “yolsuzluk ve rüşvet operasyonu” adı altında Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan teşebbüsler, Erdoğan’ın kararlı tutumu ile akamete uğramıştır. Artık köprüler atılmış, Fetöcüler kendilerini bir muhalefet partisi gibi siyasetin göbeğine taşımıştır. Hükümet aleyhine kara propagandaya hız veren Fetöcüler hem Türkiye’de hem de yurt dışında hükümeti radikal İslâmcı hareketlere destek vermek -MİT tırlarının durdurulması bu amaca yönelikti- Erdoğan’ı “diktatör” olmakla itham etmiştir.

Fetöcülerin ordu, yargı ve diğer kamu bürokrasisi içerisindeki yandaşları tasfiye edilmeye çalışılsa da Erdoğan’ın en yakınındaki isimler bile bu konunun ciddiyetini kavrayamamış ve gereken önemi göstermemiştir. Devlet içerisine sızan ve devletin hiyerarşik yapısının dışında kendi imamlarından emir alan Fetöcü bürokrasi; dinleme, izleme, şantaj, delil yerleştirme/karartma gibi çeşitli yasadışı faaliyetler içinde devlet gücünü kötüye kullanmıştır. Ordu, polis, yargı gibi kurumlara sızan Fetöcülerin son teşebbüsü 15 Temmuz 2016 tarihinde çoğu kimsenin tahmin edemeyeceği bir biçimde, kanlı bir darbe teşebbüsü olmuştur. 15 Temmuz darbe teşebbüsü, ordu içerisindeki Fetöcü-Amerikancı kanadın tasfiye edileceğini anlaması üzerine dışarıda titizlikle hazırlanmıştır.

15 Temmuz darbe girişiminin öne çıkan ilk özelliği ordunun hiyerarşik düzeni dışında planlanmış bir girişim olmasıdır. Bu yönüyle 27 Mayıs darbesine benzemektedir. Bir diğer ortak özelliği tipik bir CIA darbe girişimi olmasıdır. Darbenin gerisinde açıkça Amerika ve Almanya ortaklığı göze çarpmaktadır. Amaç Erdoğan’ı ortadan kaldırmak, ülkede derin bir kaos yaratmak ve Türkiye’yi bölgesel denklemin dışına çıkarmaktır. Fakat darbe girişimi halkın büyük bir direnç göstermesi ile başarısız olmuştur. Darbe girişiminin başarısız olmasında şu gerekçeler sayılabilir:

1) Darbenin Toplumsal Meşruiyetinin Olmaması

Askerî darbelerin başarıya ulaşması hem dışarıda hem de içeride bir meşruiyet arayışına bağlıdır. Sözgelimi 12 Eylül askerî darbesi, sokakların şiddete teslim olduğu (olmasına göz yumulduğu) bir dönemde toplumsal meşruiyetini düzeni sağlama ve sokağı kontrol altına alma vaadiyle sağlamıştı. 15 Temmuz askerî darbe girişimi ne ülkenin şiddete teslim olduğu, ne ekonomik yıkım ve istikrarsızlığın egemen olduğu bir ortamda gerçekleşmedi. Bugünden bakılınca geriye dönük olarak özellikle son 1 yılda yaşadığımız PKK ve DEAŞ saldırılarının bunu sağlamaya yönelik girişimler olduğu söylenebilir. Fakat bu terör saldırıları bile Türk halkında bir bölünme, bir iç çatışma riski oluşturmaya yetmemiştir. 15 Temmuz darbe girişimi içeride toplumsal destek görmemiştir. Darbenin asıl desteği dışarıda aradığı ve bunun meşruiyetini dış desteğe dayandırdığı görülmektedir.

2) Türkiye’nin Yeni Sosyolojisinin Anlaşılamaması

Türkiye’nin bugünkü sosyolojisini doğru okuyamayanlar, halkın kendi hak ve özgürlüklerini korumak konusundaki kararlılığı karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştır. Türkiye’nin özellikle AK Parti döneminde kentli, eğitimli, dünyayı bilen, inancını özgürce yaşamayı amaçlayan yeni bir orta sınıfı doğmuştur. Başörtü sorununun çözülmesi, dindar insanlara kamusal alanın açılması, imam hatiplere yönelik kısıtlamaların kalkması, dini eğitimin özgürleşmesi vb. gelişmeler dindar kesimin devletle arasındaki sorunların önemli ölçüde çözülmesini, devlet-millet bütünleşmesini sağlamıştır. Cumhuriyet kurulurken seçkin bir azınlığın tekelinde olan devlet bürokrasisi, kamu hizmetleri ve iktidar ilk defa bu biçimde halkın gerçek temsilcilerinin eline geçmiştir. Halk daha önce çeşitli nedenlerle sessiz kaldığı askerî müdahalelere bu kez sessiz kalmamış, bu yeni toplum yapısının ve sahip olduğu kazanımları korumak için sokağa inmiştir.

Yine darbecilerin hesaba katmadığı diğer bir husus bugün Türk toplum yapısında meydana gelen önemli değişimlerdir. Bugün Türkiye’deki yurttaşların yaklaşık yüzde 90’ı şehirlerde yaşamaktadır. Bilgisayar, cep telefonu gibi iletişim araçlarını kullanan, politikayı bilen, gazete, dergi okuyan, sosyal medyayı takip eden, çeşitli TV kanallarındaki politik tartışmaları izleyen milyonlarca insan vardır. Toplumda özgürlükler konusunda duyarlılık, siyasî bilinçlenme artmıştır. Toplumun çeşitli haber ve bilgi kaynaklarına ulaşabildiği, dünya sisteminin bir parçası olmuş, küresel dünya pazarında yer alan insanların askerî darbeyi benimsemeyeceği, buna karşı çıkacağı ortadadır. Sivil idareleri bile özgürlükler konusunda sürekli eleştiren, daha fazla özgürlük talep eden yeni Türkiye sosyolojisinin nereye varacağı belli olmayan bir askerî idareyi kabullenmesi beklenemezdi. Toplumun farklı etnik, politik, ekonomik kutupları darbeye karşı sokağa çıkmış; farklı dünya görüşlerinden olsalar da özgürlük, demokrasi, inanç ve ülkenin bağımsızlığını korumak için omuz omuza mücadele etmiştir. Darbe girişiminde bir reklamcı, bir kepçe operatörü, bir öğrenci, bir akademisyen birlikte sokağa çıkmıştır. Bu, Türkiye’nin artık dar bir kalıba sığdırılamayacağı, zorbalıkla yönetilemeyeceği ve meşruiyetin kaynağının halk olduğunu da kanıtlamıştır. Halk kendi kararına ve kendi iradesine sokağa çıkarak sahip çıkmıştır.

3) Darbenin Amatörce Yönetilmesi

Herkesin üzerinde ittifak ettiği konulardan birisi bu darbenin bir askerî darbeye benzemediğidir. Bir askerî darbe için gerekli olan bütün planlamalar titizlikle yapılmasına rağmen, uygulamada aynı başarı gösterilememiştir. Darbecilerin bu darbeyi daha ileri bir tarih/saatte planladıkları fakat darbe girişimi fark edilince zamanı öne çektikleri anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanı’nın o tarihte tatilde, Başbakan’ın Ankara dışında olması, ülkede büyük ölçüde bir tatil rehavetinin çökmesi darbecilerin işini kolaylaştırmıştır. Fakat bu avantajları lehlerine kullanamamışlardır. En büyük hatayı halka ateş açmakla yapmışlardır. Halka ateş açılması darbenin sonunu belirlemiş, kalabalıklar artmış ve gece 2-3 sularında bu darbenin başarısız olacağı anlaşılmıştır. Buradan şöyle bir sonuç da çıkabilir: Darbe dışarıdan bazı odaklar tarafından titizlikle planlanmış fakat içeride bunu uygulayacak olanlar ellerine, yüzlerine bulaştırmıştır. Örneğin Cumhurbaşkanı teslim alınamamış, televizyon ve radyo yayınları engellenememiş ve iletişim altyapısı kesilememiştir. Cumhurbaşkanı’nın darbecilerden kurtulup İstanbul’a sağ salim varması darbenin sonunu belirlemiştir.

4) Darbenin Bir Dış Müdahale ve Türkiye’yi Dizayn Etme Amacı Taşıması

Darbe girişimi herkesin üzerinde ittifakla karar verdiği gibi bir dış müdahale amacına matuftur. Bunun arkasında Amerika, Almanya gibi ülkelerin olduğu şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktır. Bunun çok açık olması toplumun bütün kesimlerinde bu darbenin ülkenin bağımsızlığına, özgürlüğüne, inancına yönelik bir saldırı girişimi olduğu intibaını doğurmuş ve halk cansiperane bir savunma yapmıştır. Darbeye karşı sokağa çıkanların olayı böyle yorumladıkları beyanatlarına da yansımıştır. Bu darbe ülkeyi başka bir ülkenin müstemlekesi haline getirmeye çalışanlarla ülkenin bağımsızlığını, vatanın bütünlüğünü koruma iradesi gösterenler arasında bir çatışmaya dönmüştür. İşin rengi buna döndükten sonra değil 10 bin kişi, 10 milyon kişi ile bile darbe yapılmaya çalışılsaydı halk pes etmezdi.

5) Fetöcülere Karşı Duyulan Toplumsal Antipati

Darbenin arkasında Fetöcü çetenin olduğu ortaya çıkınca toplumun, siyasetin bütün kesimleri geri çekilmiştir. Ergenekon davaları yüzünden mağdur edilmiş kesimler, Aleviler, Ulusalcılar ve diğer sol gruplar Fetöcülere mesafeli durmuştur. MHP’yi dizayn çabaları onları milliyetçi kesimle nizalı hale getirmişti. Fetöcülerin diğer İslâmî cemaatlere karşı hep üst perdeden bakmaları, toplumda kurdukları gettolarda yaşamaları ve dış dünyayla stratejik iletişim dışında bir etkileşime girmemeleri yalnız kalmalarına yol açmıştır.

6) Metafizik Unsurlar

Hükümete karşı son yıllardaki bütün girişimlerin püskürtülmüş olması -özellikle devlet kurumlarında önemli sorunlara rağmen- sadece pozitivist bir bakışla maddî nedenlere dayandırılamaz. Gerek ülkemizde gerek ülke bölgemizde çeşitli siyasî sorunlara müdahil olan Türkiye her zaman adil olmaya çalışmış, zulme karşı çıkmış, zulümden kaçanlara kucak açmıştır. Bütün bunların sonucunda Türkiye’ye İslâm ülkesinde zulme uğrayanlar dualarla destek olmuştur. Müminlerin duası şer odaklarının haince emellerine karşı bir kalkan olmuş, bütün girişimler en sonunda bir duvara çarpar gibi başarısız olmuştur. Bütün bunların gerisinde Allah’ın hesabını gören müminler için bu Allah’ın yardımı olmadan açıklanamayacak bir durumdur.

15 Temmuz darbe girişimi başarısız olsa da bazı tedbirlerin radikal bir biçimde alınmasını gerekli kılmıştır. Fetöcü isimlerin devlet kademelerinden uzaklaştırılması, mali kaynaklarının çökertilmesi, ordunun yeniden dizayn edilmesi gibi. Bunlar hızlı bir biçimde harekete geçilerek uygulanmıştır. Bundan sonra devlet içerisinde herhangi bir grup/hizip/kliğin oluşmasına müsaade edilmemeli, dinî cemaatlerin kendi sivil alanları dışında devlet yönetiminde büyük bir güç oluşturmaları engellenmeli, kamu görevlerinin liyakat ve ehliyet esasına göre verilmesi sağlanmalıdır. Ordumuzun ülkenin bütün renklerini yansıtacak biçimde ve temelde millî hassasiyetlerle yeniden dizayn edilmesi, bölgesel sorunların oluşturduğu gerilimi çözmek için dış politikada yeni adımların atılması gerekmektedir. Askerî darbe sokağa çıkan halk tarafından püskürtülmüşken hâlâ 12 Eylül anayasası ile yönetilmek büyük bir ayıptır. “Yenikapı ruhu” temelinde ortaya çıkan mutabakat yeni bir anayasa yapım sürecinin de ilk adımı olarak görülmelidir. Toplumun ortak değerlerine vurgu yapılmalı, eğitimde millî ve manevî unsurlara dayalı yeni bir eğitim paradigması ile geleceği inşa edecek nesillerin yetiştirilmesi sürecine hız verilmelidir. İşlerin sonunu belirleyen Mevla’ya ne kadar şükretsek azdır.

Ümmet Erkan

(*) Bu yazı Medeniyet Düşünce ve Kültür Bülteni’nin 37. sayısında yayınlanmıştır.

tefsir dersi 2020

whatsapp takip edin

Yazanlarımız