Hocamız Ömer Küçükağa ile Röportaj - 3

ömer küçükağa 3 1

(Ömer Küçükağa Hoca'mız ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.)

Orta ikinci sınıfta okulun Edebiyat Kolunda görev aldım. Okulun eğitim öğretim süresi yedi yıl idi. O sene Obej'de kalırken yatılı sınavları açıldı. Eğer sınavı kazanırsak yatılı kalacağız.

Tabi öncekine göre daha güzel bir imkân; en azından banyo yapabileceğiz, üşüme yok, yakıt derdi yok. Her gün üç öğün sıcak yemek veriyorlar; sabah, öğle, akşam. Bizim Obej'de yemek olayımız farklıydı. Alıyorduk yarım ya da bir kilo fasulyeyi, gaz ocağında pişiriyorduk. Saatlerce onu pişirmekle uğraşıyorduk. Henüz tüp yoktu, ya da Türkiye'ye gelmemişti. Benim yaşımda olanlar, teknolojide de çok büyük değişimler gördü. “Televizyon çıkmış.” dediler bir gün. Siz bu duygulan yaşamadığınız için pek anlayamazsınız. İlk duyduğumda. “O nedir?” dedim, “İçinde resimler var.” dediler. İçinde insanlar konuşuyormuş, siz de onları görebiliyormuşsunuz. Yok ya dedim hiç olur mu öyle şey? Telefon yeni yeni çıkmış daha. Onu anladık da televizyon nasıl oluyor? Ondan sonra kadınlar dediler ki. tüp diye bir şey çıkmış, basıyormuşsun düğmesine, kibritle yakıyormuşsun. Ne gaz derdi varmış, ne fitil derdi, ne de temizleme derdi. Kadınlar için tüp büyük bir nimetti. 1960’larda tüp bizim için ‘high teknoloji' idi.

Medeniyet: Yatılı Okulu sınavlarına girdiniz, netice ne oldu?

Küçükağa: Evet, sınava girdim ve Allah’ın izniyle kazandım. Çöplükken yurda çevirdiğimiz ve adına Obej dediğimiz handan yurda geçiş yaptım. Yatılı binamız ile okulumuz yan yana idi. Muhtemelen 150-200 sene önce yapılmış iki bina. İkisi arasında 5 metrelik bir boşluk var, onu köprüyle birleştirmişler.

Medeniyet: Konuşmamızın bir yerinde “Allah bana okuma aşkı vermişti.” demiştiniz. Şimdi öncekine nispeten daha rahat bir ortama kavuştunuz, o aşk yine devam etti mi?

Küçükağa: Evet, hem de ziyadesiyle. Bir defa burada daha çok kitap okuma imkânım oldu. Gecelerimi, boş zamanlarımı, fırsat bulduğum her ânı kitaplara ayırıyordum. Okudum, sürekli, sürekli okudum...

Medeniyet: Neler okuyordunuz o yaşlarda? Biraz anlatır mısınız?

Küçükağa: Elbette. Yalnız, bu soruya biraz dağınık cevap vereceğim. Başta Risale geliyor okuduklarım arasında. Bolca ‘Risale-i Nur' okuyorum. Zaten fikren başka İslâmî eser de yok o zamanlar. Gerçekten okuyacak hiçbir şey bulamıyorduk. Daha sonraları İmam Gazali’yi gördük. “Safahat” vardı ayrıca. Ve bir de babamın eski “Kuddûsî Divanları”. Bunlar var elimizde başka da bir şey yok. Çok sonraları... Denizlili bir zat vardı Sami Arslan isminde. Milletvekilliği de yaptı bir ara. Onun “Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı” isimli kitabı yayımlandı. Yer yerinden oynuyordu âdeta. Ama nasıl okunuyor, bir görseniz. Elden ele, dilden dile dolaşıyor kitap. Tahminen milyonlarca insan okumuştur onu. Yazarı yaşıyor mu bilmiyorum. Yaşıyorsa Allah hayırlı uzun ömürler versin, vefat ettiyse kitabını sadaka-i cariye kılsın hakkında. O küçük kitap bizleri çok ama çok etkilemişti. Sonradan birisi daha yazdı benzer bir kitap. Herkesin elinde bunlar vardı. Başta da belirttiğim gibi, daha çok Risale-i Nur okuyorum, hem onun talebesiyim. Yaşıma göre iyi de anlıyorum.

Medeniyet: O zamanlarda Risale-i Nur'un önde gelen talebelerinden kimler vardı?

Küçükağa: En önde geleni, tabii ki Mehmet Kırkıncı Hocaefendi'ydi. Kendisiyle çok iyi tanışıyorum, derslerine gidip geliyorum. Sohbetlerde bana da okuturdu Risale'yi. Kendisi de açıklamalarda bulunurdu. Diğerlerine göre daha farklı bir metodu vardı Kırkıncı Hoca’nın; açıklardı, yorumlardı, misallerle zenginlik katardı sohbetlere. Gerçi bazı Risale-i Nur talebeleri Risaleleri yorumlamaktan, açıklamaktan pek hoşlanmazlar. Sanki biraz büyüsü bozuluyor diye düşünenler olurdu. Okuyun, ne kadar anlarsanız artık. Herkes hissesine göre anlar ve nasiplenir, deniliyordu. Ama Mehmet Kırkıncı Hocaefendi böyle yapmazdı, açıklar, yorumlardı. Kendisi ilim sahibi bir zattır. Birçok mümtaz şahsiyetin yetişmesine vesile olmuştur. İslâm davasına emekleri çok büyüktür. Allah uzun ömürler versin, son gördüğümde yüzü iyice nurlanmıştı. Bazı fikirlerine, kanaatlerine katılmasam da İslâmî hizmetleri çok yüksek bir insan gerçekten. O var çevremizde büyük olarak. Başka kim var. Profesör Celaleddin Atamanalp var. Profesör Alaaddin Başar var. Hepimiz bir ekibiz. Benim yaşım küçük onlara göre. Özellikle Alaaddin ağabey ile Celaleddin ağabeyin yaşları bana göre çok çok büyük; en az on-on beş yaş var aramızda. Yaşlarımız böyle de olsa arkadaş gibiyiz ama. İşte ben böyle ortamlarda bu tür kişilerle oturup kalkıyorum, Risale-i Nur la haşır neşir oluyorum.

Medeniyet: Bunlardan başka edebiyat, kültür-sanat ve düşünce dünyasında okuyup beslendiğiniz yerli/yabancı Müslüman yazarlar yok muydu hiç?

Küçükağa: Vardı, yalnız sayıları çok öyle yoktu. Elime bir gün bir gazete geçti. Gözüm rastgele bir yazıya takıldı. Okudum biraz. Sonra gözüm imza yerini aradı, baktım Sezai Karakoç. Belki Sezai Karakoç ismini daha önce duymuşumdur fakat kitaplarını okuduğumu hiç hatırlamıyorum. (Ama bunun yanında Necip Fazıl'ı okuduğumu çok iyi hatırlıyordum.) Elime geçen bu gazetenin ismi “Bab-ı Ali’de Sabah” idi. Yazıyı hemen oracıkta okuyup bitirdim. Gazeteciye sordum, bu yazar her gün yazıyor mu, diye. Yazdığını söyledi. Öyleyse bana her gün bir gazete ayır, dedim. Peki, dedi. Saat kaçta geliyor, diye sordum. Bayağı erken bir saatte geliyormuş. İstisnasız, her gün erkenden kalkıyordum, herkes yemekhaneye giderken ben gazeteciye gidiyordum. Vaktimiz de yoktu öyle. Sabah namazına kalkıyoruz, namazdan sonra mütalaaya giriyoruz, sonra yemeğe çıkıyoruz, yemekten çıkıp derse geçiyoruz... Hangi ara vakit bulup da gazete almaya gideceksin ki? Yine de bir yolunu bulmuştum. Mütalaadan çıkar çıkmaz hiç vakit kaybetmeden gazete bayiine koşuyorum. Yakınlarda gazete bayii de yok ki çabucak gidip geleyim. Gazeteyi koşarak alıyorum, bir yandan kahvaltı yapıyorum, bir yandan da gazete okuyorum. O da bir vitamin gibi, besin gibi geliyor bana. Ruhen, zihnen, aklen besleniyorum. Sezai Karakoç'un yazılarını okuyunca dedim ki kendime: “Ömer, sen kendini yetenekli zannediyorsun, ama ne kadar güzel yazarsan yaz, bunun gibi yazamazsın.” Evet, itiraf edeyim ki Sezai Karakoç, yazı yazma hevesimi kırdı benim. Çünkü yazıları öyle böyle değil, gerçekten çok güzeldi. Her yönüyle güzeldi. Büyük bir kalem. Hem dil-edebtyat yönünden güzel, hem İslâmî birikim yönünden, hem Kur'ân bilgisi yönünden, hem Resülullah Efendimizin (s.a.v.) siretinden damıtılmış sunular yönünden, hem medeniyet algısı yönünden... Artırdıkça artırabilirsiniz bunları. Beni birçok yönden sarıp sarmaladı Karakoç. Böylece Risale-i Nur’la birlikte onu da okumaya başladım. Elime Sezai Karakoç'a ait ne geçiyorsa bir solukta okuyorum.

Daha önceki yıllardan atladığım bir şey var, hatırıma gelmişken onu da araya sıkıştırayım isterseniz. Hamamın bahçe duvarında Teksas, Tommiks okuturken oraya ikinci el kitaplar geliyordu. O günlerden biriydi, dikkatimi bir kitap çekti. O güne kadar hiç duymamışım adını: “Din Dediğin Budur.” Yazarı kim? Onu da duymamışım: Seyyid Kutup, ince bir kitap, broşür gibi. Sonradan galiba başka isimlerle de basıldı. Daha başlık etkilemişti beni. Kitaptan ilk çarpılmam öyle başladı. İçinde, geleneksel din algımızdan çok farklı şeyler vardı. Dini, İslâm'ı anlatıyordu nefis bir üslupla. Sarstı beni, ikna da etti. Fakat sonra Seyyid Kutup'u nasıl olduysa unuttuk, bir daha sağda solda göremedik.

Medeniyet: Okuduğunuzu söylediniz, ama açmadınız. Necip Fazıl'ı nasıl buluyordunuz?

Küçükağa: Necip Fazıl'ın bizim neslin üzerinde çok büyük emekleri vardır. O zamanlar Necip Fazıl’ın çok iyi tanıyoruz, biliyoruz, severek okuyoruz. Benim için Necip Fazıl'ın en bariz vasfı genç nesle büyük bir dava şuuru vermesiydi, insanlara büyük bir davalarının olduğunu, bu dava için ölseler bile değeceğini, umudu, cesareti öğretiyordu. Herkesin sindiği, sustuğu, köşe bucak kaçtığı bir dönemde o haykırıyordu susmamacasına, pes etmemecesine, yılmadan bıkmadan. Dik bir duruş, gür bir ses. Tabi ki o dönemlerde Müslüman olmak, meydana çıkmak öyle şimdiki gibi kolay değildi. Şimdi konuşmak kolay, yazmak kolay, ama o zamanlar kolay değildi. Her kelime, her konuşma bir bedel istiyordu. İmam Hatipler vardı, ama hocalarımız bile çekinerek bir şeyler anlatıyordu. Tek parti dönemi bitmiş, 60 devrimi olmuştu, insanların üzerinde büyük bir baskı vardı. İslâmî düşüncelere, hassasiyetlere karşı iktidarların büyük bir acımasızlığı vardı, nerede bir Risale-i Nur talebesi görseler hemen hapse atılıyordu. Zulümlerle, hapislerle, dipçiklerle, baskılarla insanları sindirmişlerdi. İşte, Necip Fazıl o zor ortamda dik duruşuyla ve gür sesiyle “Hayır!” diye haykırıyordu en yüksek perdeden. Hayatı hep hapishanelerde geçti merhumun, giriyor çıkıyor, giriyor çıkıyor. Ama asla boyun eğmiyor, korkmuyor, bir taraflara kaçıp saklanmıyordu. Hak davası uğruna gözünü kırpmadan canını verebilecek kadar inanmış ve adanmış bir adamdı. Kanaatimce Üstat Necip Fazıl'ın en önemli vasfı budur. Bundan günümüz gençliği hâlâ nasiplenebilir. Lümpenliği terk etmek için Necip Fazıl gibi bir sese hâlâ ihtiyaç var. Dur durak bilmeden, bıkıp usanmadan “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!" diyerek haykırıyordu Hakk’ı. O gün tekti kendisi. İkinci bir ses yoktu başka, işte böyle bir atmosferde başladık Necip Fazıl okumaya. Derken ufak ufak başka kitaplar da çıktı.

Medeniyet: Edebiyata merakınız ne zaman başladı?

Küçükağa: Daha küçük yaşlarda ilgi duyuyordum şiire, hikâyeye, romana... Edebiyata çok büyük merak duyuyordum, bu merak beni Edebiyat Kolu’na, oradan da başkanlığa kadar götürdü. Edebiyat Kolu olarak çok güzel faaliyetler yaptık okulda. Duvar gazetesi çıkardık mesela. O günkü şartlara göre kaliteli bir gazete idi. Başyazısını da ben yazıyordum. Okulun en iyi kalem tutanlarını hep teşvik ediyordum. Böylece onlar da yazmaya başladılar. Geliştirdik, büyüttük gazetemizi, yaklaşık kapı büyüklüğünde bir gazete hâline geldi. Bütün yazıları elle yazıyorduk. O günlerde yazacak başka bir şey yoktu. Ne ile yazacaktık ki? Daktilo vardı, ama o da bizde yoktu. Elle yazıyoruz ve biraz motiflerle, resimlerle süslüyoruz. Öyle bir tutuldu ki o gazete... İsmi “Seher’di. On beş günde bir çıkarı yorduk. Çıktığı gün kesinlikle önünde tartışma yaşanıyordu. Önce ben, hayır önce ben okuyacağım itişip kakışmaları eksik olmazdı, içerikte haberler de vardı. Diğer İmam Hatiplerle iletişim kuruyor, neler olmuş neler olmamış aktarıyorduk. Fikrî yazılar, şiirler, bulmacalar... Seher’imiz okulun dikkatini çekti. Sonradan duydum ki öğretmenler de geceleri okuyorlarmış. Gazetemiz derslerde konuşuluyormuş. Ömer ağabey bu sayıda şunu yazmış, buna değinmiş diye, öğrenciler hocalara o sayının içeriği hakkında bilgi veriyorlarmış. Bazı hocalarımız sonradan gazete ve yazılarım dolayısıyla beni tebrik ettiler. O gazetedeki yazılar, “Hür Söz” gazetesinden aranmama vesile oldu. Artık bütün bir Erzurum'da gazetemiz duyulmuştu. “İmam Hatip’te bir gazete çıkıyormuş, şöyle güzel, böyle güzel.” Türünden haberler. Hür Söz’ün yetkilileri: “Bize de yazar mısın?” dediler. “Olur.” dedim, “Yazarım.” Başladım orada yazı yazmaya. Birkaç tane de şiir yazdım. Sonra dediler ki: “Yazıların beğeniliyor, sana bir yer ayıracağız.” O sıralar gazetenin başyazarı “Nezihi Mustafa Polat” diye ünlü birisiydi. O kadar ki, ünü Erzurum'u aşmıştı. Risale-i Nur camiasının en iyi kalemi kabul ediliyordu kendisi. Hangi sebeple bilmiyorum ama, ya izne ayrılmıştı ya da Erzurum'u terk edip İstanbul'a gitmiş, bu yüzden yeri boş kalmıştı. İşte ben onun yerinde yazdım. 15 yaşındayım ve yatılı kalıyorum.

Medeniyet: Hür Söz’de yazarlık yaparken İslâmi hizmetleriniz devam ediyor tabii.

Küçükağa: Devam etmez olur mu hiç? O hep devam etti hayatımız boyunca. Bizi kendi yolunda sabit kıldığı için Rabbimize binlerce kere şükürler olsun. Bu hâlimden herkes memnundu. Yani yazarlığımdan, okul çalışmalarımdan, hizmetlerimden, başarımdan, okumamdan... Başta babam çok memnundu okumamdan. Okumamı nasıl kabullendi bilemem? Belki Mehmet Kırkıncı Hocaefendi'nin ya da yanındakilerin tavsiye ve nasihatleriyle. Başarılıydım ve babam benden memnundu. Üstelik sohbetlerde Risale’yi bana da okutuyorlardı. Zaten okulda etkili ve önemli bir isimdim. Yaşım küçük, ama Edebiyat Kolu'ndayım, okul gazetesi çıkarıyorum. Hür Söz’de yazıyorum, okulun akılı çocuklarını toplayıp Risale-i Nur derslerine götürüyorum. Öyle ki mekânlara sığmaz olduk. 40-50 kişi sadece ben götürüyorum. Dersler “Kümbet' denilen yerde yapılıyordu. Dersi veren de Kırkıncı Hocaefendi idi. İnsanlar akın akın geliyordu buraya, Kümbet yetmiyordu. Okulda teşkilatçılık yapıyoruz kendimize göre. Ağabeylerin ve hocaların nezdinde itibarımız iyi. Onlara çok sayıda öğrenci götürüyorum. Gidenlerin birkısmı elense bile birkısmı kalıcı oldu. Götürdüklerimiz içinde oranın çok iyi elemanı olanlar çıktı. Şu an onlarla aynı yapı içinde değiliz, ama Allah'ın lütfuyla oraya hizmetlerimiz çok oldu. Rabbimize şükürler olsun.

Medeniyet: Yazarlığınızın yanı sıra bakır işçiliğiniz de var galiba.

Küçükağa: Kışı Erzurum'da geçirdikten sonra yazları Erzincan'a geliyorum. Para kazanmak için bakır işliyorum. Biliyorsunuz, Erzincan'da bakır işçiliği meşhurdur. Bakırcılıkta da yenilikler arıyoruz. Herkesin klasik kopya çekme usulüyle yaptığı bakır işlemeciliğini biz orijinal çalışmalara dökmeye çalışıyoruz. Yeni yeni şeyler deniyoruz. Herkes çiçek desenleri, benzer şeyler yapıyor. Biz bu taklitten kurtulmaya gayret gösteriyoruz. (Duvardaki tabloyu göstererek) Mesela yaptığım şu çalışma tamamen kendi ürünüm. Hiçbir yerden alınmamış, tamamen orijinal. Genelde Selçuklu motiflerini yaparlardı o zamanlar. Dayım var, Rırfkı Kaymaz. (Ne acıdır ki, bu röportajdan kısa bir süre sonra hocamızın muhterem dayıları şair-hikâyeci-yazar-sanatkâr Rıfkı Kaymaz Beyefendi’nin vefat haberini büyük bir teessürle öğrenmiş olacağız. Mekânı cennet olsun.) Bakın ben güzel işliyorum, ama o benden de güzel işliyor. Onun eli daha yatkın. O dönemde muhtemelen en güzel o işliyordu.

O dönemde “Sönmez Takvimi” çıkardı. Sönmez Takvimi de Müslümanların o güne kadar başaramadığı bir işi başarmıştı. Nedir o? Şöyle: Müslümanların gazeteleri hep çok az satardı. “Yeni İstiklâl” fena bir gazete değildi, ama tirajı çok azdı. Sezai Karakoç’un yazdığı günlük “Bab-ı Ali’de Sabah”da fena değildi, içerisinde farklı kesimlerden yazarlar vardı, ama o da az satıyordu. Fakat Sönmez Takvimi nasıl olduysa çok sattı, öyle ki milyonlara ulaştı. Takvimin üstünde hatlar vardı. O hatları görünce dedim ki bunları bakıra işleyelim. Bir iki deneme yaptık. Çok iyi olmadı, ama çalışa çalışa geliştirdi. Bakır kalemlerimizi kendimiz üretiyorduk. Diğer bakırcılar ise hazır kalem alırlardı Eğeden yapardık. Eğeyi alır bir şeyle keserdik ama nasıl kesiyorduk şimdi unuttum. O eğeler çeliktendi. Bakır işlediğimiz kalemin çelik olması lazımdı, çünkü tabakayı kazıyarak gidiyoruz, bu da el gücü ister. Şimdi makineyle yapıyorlar. Bizim zamanımızda makine yoktu, hep elle işlerdik. Hat işledik. Sonra dayım onu çok geliştirdi. O kadar geliştirdi ki, sergiler açmaya başladı. Hâlâ sürdürüyor bu çalışmalarını. Yurt dışında bile açıyor artık. Dayımın sanatkâr bir ruhu vardı. Şairdir zaten kendisi. Birkaç tane de şiir kitabı vardı. Bir de dergisi vardı: Muştu. İslâmî hassasiyetleri önceleyen kaliteli bir dergiydi. Ben o dergide hemen her sayıda edebiyat, kültür, sanat, düşünce yazıları yazdım.

Medeniyet: Dayınız Rıfkı Kaymazla bakır işliyorsunuz. O sırada başka neler yapıyorsunuz?

Küçükağa: “Emi” dediğimiz, orada çalışıp evini geçindiren bir ağabeyimiz vardı. Muhtemelen otuz beş, kırk yaşlarındaydı. Bizler de on beş on altı yaşlarındayız herhalde. O Emi de bize bildiği kadar hep İslâmî şeyler anlatırdı. Bir yandan işleme yapıyoruz, bir yandan İslâmî sohbetler. Beş altı kişiyiz; dayım, ben, Selahattin Sert, İlhami, Nevzat. Namaz vakti gelince birlikte camiye gidip cemaatle namaz kılıyor sonra da yine birlikte dönüyoruz. O kadar zevkli sohbetler yapıyoruz ki anlatamam. Galiba en çok da ben konuşuyordum, İmam Hatip talebesiyim ya biraz onun da etkisi var. Sabahladığımız çok olmuştur. Haftalarca sürmüştür bu. İşten sonra akşam eve gitmiyoruz. Peynir ekmek alıyoruz, çay demliyoruz, sabaha kadar sohbet ediyoruz. Birbirimizi seviyoruz, birbirimizi İslâm'a teşvik ediyoruz. Emi’nin o sohbetlerinden hoşlanıyoruz, o bize hep tecrübelerini anlatıyor. Bizim görmediğimiz, onun gördüğü tek parti dönemine ilişkin baskıları anlatıyor. Bize gazeteye sarılı bakırlar geliyordu. Şöyle bir göz attım gazeteye, İslâmî şeyler yazıyor. Alıp okudum hemen. İsmi “Yeni İstiklâl” gazetesi idi. Adres bölümü falan da duruyordu. Çok ilgimi çekti, tamamı İslâmî bir gazete. Haftalık çıkıyordu. Mektup yazdım, bize sürekli gönderin diye. Onlar da gönderdiler. Yazarları kimlerdi peki? Bir dönem orta sayfanın bir tarafında Sezai Karakoç bir tarafında Mustafa Yazgan yazıyordu. Mustafa Yazgan aynı zamanda hatipti, sanırım yazı hayatı sonradan bitti. Cevat Rıfat Atilhan vardı birde. Cevat Rıfat Atilhan, hayatı boyunca Yahudilerin neler yaptıklarını deşifre etmeye çalışan birisiydi. Hep bunlarla ilgilenir, hiç başka şey yazmazdı. Kitaplarından hatırlayabildiklerim arasında “İsrail Zindanlarında Bir Türk Subayı” vardır. Baştan sona hep belgelerle doluydu. Hiç öyle bir insan daha gelmedi. Türkiye'de Yahudilerle ilgili iki kişi vardı o zamanlar, biri Yaşar Kutluay ki öldürüldü: diğeri de Cevat Rıfat Atilhan. Gazeteyi kim çıkarıyor? Mehmet Şevket Eygi. O güne göre genç yazarlardan Rasim Özdenören var. Muhtemelen Mavera kadrosu diyebileceğimiz ağabeyler var. Akif inan vs. ama onlar sürekli değil de arada bir yazıyorlar. Sonra ben bunlara her sayı elli tane gönderin diye tekrar mektup yazdım. Orta boy bir gazeteydi. Şimdiki gazetelerin yarı boyunda. Onları satıyoruz. Bizim bakır ekibine onar tane veriyorum, çıkın bunları sağda solda satın diyorum. Hepsini satıyoruz. Erzincan şartlarında sürekli artış yakalıyoruz. Herkes susamış, ilk sattığım günü unutmuyorum. Birinci müşterim çok uzun boylu bir adamdı, muhtemelen iki metrenin üzerinde bir insandı. Aldı gazeteye şöyle bir baktı, sonra: “Aferin, güzel bir şey satıyorsun.” dedi ve parasını verip gitti. İkinci müşterim de çok aşırı kısa boylu bir insandı. O da baktı baktı ağladı. “Bunları da mı görecektik? Ne güzel şeyler çıkmış. Benim yerim şurası, her sayı bana da getir.” dedi. Derken böyle böyle müşteriler edindik. Gazeteyi iyi satıyoruz, ama bunu nasıl artırabiliriz diye düşünüyorum. Aklıma camiler geldi. Bu sefer camilerde satmaya başladık. Kim bilir, belki de cami önlerinde bir şeyler satma fikri ilk orada başladı. Satıyoruz satmasına da fakat cemaat sadece bakıp geçiyor. İstediğimiz verimi alamıyoruz. Bir vakit namazı çıkışında yirmi otuz tane satılsın diye bekliyorum. Nerde... Üç. beş, en fazla on tane satabiliyoruz. Hepimiz de ayrı ayrı camilere gidiyoruz. Bir iki imamı gözüme kestirdim. Mehmet Hoca vardı. Dedim ki: “Hocam, siz bu gazeteyi gördünüz mü?” “Hayır”, dedi. “Size her hafta bundan getireceğim.” O, hem imamlık yapıyor, hem tablacılık. Erzincan'da tablacılar sırası vardı, onların dükkânian da oydu. Tırnak makası, traş bıçağı falan satıyorlardı. Bir şey istediğinizde camını açıyorlar istediğinizi verip tekrar kapatıyorlar. Akşam da bir küçük kilitle kilitleyip orada bırakıyorlar.

Gazeteyi verdim kendisine, biraz da tanıttım. Bir gün sonra yanına gittim, gazeteyi çok beğenmiş. Ya ne güzel bir şey getirdin sen bana, her zaman getir bunu tamam mı, dedi. Tamam da benim sizden bir istirhamım olacak, dedim Nedir, dedi. Gazeteyi satıyoruz ama cemaat fazla bilmiyor. “Bugün Cuma hutbesinde bunu tavsiye eder misiniz?” Durdu, düşündü, ederim dedi. Hutbeyi bitirdi. “Cemaatn Müslimîn!” diye seslendi. “Gençler dışarıda gazete satıyor, bunu alıp okuyun, okuma bilmiyorsanız bilene okutun, çocuğunuza verin, hanımınıza, kızınıza verin, çok güzel bir gazete.” Gazete o gün anında bitti. Bir iki tane daha böyle imam bulduk. Rakamı tam olarak bilmiyorum, ama Erzincan gibi bir yerde sayıyı sanırım beş yüze kadar çıkardık. Tabi gazetenin genel merkezi de şaşırıyor bu işe. Gazete satışından da ufak tefek bir şey kalıyor bize. Bununla ne yapalım derken, yer tutmak geldi aklımıza. Evet, en iyisi bir yer tutalım kendimize.

Medeniyet: Bu gazeteye de yazı gönderdiniz mi?

Küçükağa: Evet, bu gazeteye de bir iki tane yazı gönderdim. Beğenilmişti. Bir gün, “Hangi yazarı daha çok beğeniyorsunuz?” diye bir yarışma düzenlendi. Ona da katıldık. Çok sonraları Rasim ağabeyle bu günleri konuşurken bana dedi ki: “Sizi hatırlıyorum.” Gazetenin yarışmalar sayfasını o idare edermiş. En sevilen yazar konusunda bizimkiler hep beraber “Sezai Karakoç”’ diyordu. Tabi onlar şaşırıyorlar, Erzincan gibi bir yerde Sezai Karakoç'u nereden tanıyor bunlar diye. Türkiye'de Sezai Karakoç henüz tam olarak tanınmıyor o zamanlar. Bundan başka bir de güzellik yarışması yapılmıştı. Milliyet gazetesi genç kızların fotoğraflımı yayınlamıştı, en güzel kim diye, ilk defa oluyordu Türkiye'de. İslâmî şeyler çok yeni ama bu tip açıklık saçıklık da henüz yeni Türkiye'de.

İçeriğinde ne vardı gazetenin? İslâmî fikir veriyordu evvela, Yahudilerle ilgili bilgi veriyordu. "Ayasofya cami olsun!” kampanyası düzenliyordu. Bunun üzerine biz Erzincan'da biz imza kampanyası başlattık, muhtemelen on binlerce insana imza attırdık. Tabi bizim bu çalışmamız ufak da olsa yankı uyandırdı. Bazı insanları tanıma fırsatı bulduk. Mesela sakat bir adam vardı. Ayakkabı tamircisiydi galiba. Her gazete götürdüğümüzde ağlayıp sıkı sıkı sarılıyordu bize. Muhtemelen beş on tane gazeteyi sırf hizmet olsun diye alıyordu. Hem de çok fakir olmasına rağmen. Bu sadece bir örnek.

Medeniyet: O yıllarda halka açık programlar tertip ediyor muydunuz?

Küçükağa: Dediğim gibi, biraz paramız olunca yer tutmaya karar verdik. Yukarıda tek odalı bir dükkândı tuttuğumuz bu yer. Orası bizim İslâmî hizmetler yaptığımız buluşma yerimizdi. Geniş kitlelere hitap eden ilk konferansımızı Erzincan'da verdik. Mustafa Yazgan'ı çağırdık. Ona bir şekilde ulaşmayı başardık.”Hay hay!” dedi. Bizde bir heyecan bir heyecan, öyle bir seviniyoruz ki! Mustafa Yazgan gelecek... Konferans verecek... Gelip İslâmî şeyler anlatacak, insanlar toplanıp onu dinleyecek...

Büyük bir sinema solunu tuttuk, bütün şehri afişledik. Polisler geldi, ne yapıyorsunuz dedi, işte böyle böyle dedik. Galiba o zamanlar hiç kimse cesaret edemediği için böyle şeyler izne de bağlı değildi veya yaşımız küçük olduğu için zarar gelmez bunlardan deyip ses çıkartmamışlardı bize. Allah'ın hikmeti işte, ne soran oldu ne engelleyen. Sanki izinliymiş gibi salonu tuttuk, hem de Mustafa Yazgan'ı getirdik. Din görevlilerinin hepsi geldi. Bizi tanıyorlar artık. Güzel bir konuşma yaptı. Halk çok beğendi. O kadar çok beğendi ki biz artık ne yapsak hak ilgi gösteriyordu.

Evimizin altında bodrum vardı. Orada tavuğun kuluçkaya yatışını izlerdim. Tavukların nasıl kuluçkaya yattığını izlediniz mi hiç? 21 gün bekler, sonra çıkar. Çok ibret alınacak bir şeydir. Ben hayvanlar dünyasına da ilgi duyarım. Erzincan'daki evimiz havuzlu, bahçeliydi, hâlâ duruyor. Villa gibi bir yer. Villa gibi lüks değil ama güzel bir yer. Tavşan besledim, havuzda kara batak besledim. Köpek besledim. Annem sonra kızdı köpeğe, ben de bıraktım. Ama çok alışmıştı bana. Tavuk besledik, kaz besledik. Erzincan'daki evimiz depremden sonra yapılan çok sağlam, çift katlı müstakil bir evdi. 27 Aralık 1939'da Erzincan'da dünyanın en büyük depremlerinden birisi olmuş. Büyüklüğü 7.9 şiddeti XI. On binlerce insan ölmüş, yüz bine yakın insan yaralanmış. Erzincan'ın tamamı yıkılmış o depremde. Ondan sonra bu evler yapılmış. Derler ki Amerikalılar yaptı bu evleri. Çok sağlamdı, gerçekten aşırı sağlam bir evdi. İşte o evin bodrumunda bir banyomuz vardı. O güne göre o evler çok lüks evler, on tane falan var. Fazla yok. Banyoda bugünkü gibi su ısıtma sistemi yok, ama çok ilginç bir ısıtma sistemi yaptırmış babam, kime yaptırdıysa artık. Su oradan oraya akıyor, bir teknoloji var ama mekanik bir teknoloji. Şamandıra benzeri bir uygulama var. İpi çekiyorsun su bir yere geliyor, orada ısınıyor, bir daha çekiyorsun sonra musluğa geliyor. Tavuk aldım bir tane, kuluçkaya yatacağı zaman oraya koydum. Hanı ayette buyruluyor ya: “Develere bakmaz mısınız nasıl yaratılmış?” Ne yapalım, deve bulamayınca biz de tavuklara baktık. Her gün gidip gelip tavuğa bakıyorum. Niye? Yumurtadan çıkma anını kaçırmayayım diye. Sonunda yakaladım. Tavuk bana alışmıştı. Kimseyi yanaştırmıyordu yanına, ama bana bir şey yapmıyordu. Hayvanla sürekli birbirimize bakıyorduk. Her gün bir adım daha yaklaşıyordum. En sonunda okşadım onu, seslenmedi. Yanımda kalkar, yemini yer, suyunu içer ve geri gelip yatardı. Kuluçkaya yatan tavuk, başkalarının yanında olmasını istemez. Bir gün mübarek gagasıyla vurup civcivleri çıkarttığını gördüm. Aman ya Rabbi, ne büyük mucize! Oraya koyuyorsunuz yumurtayı, 21 gün sonra civciv çıkıyor. Ama orada sabır da var. Bir tavuk oradan yarım saat ya kalkar ya kalkmaz. Eğer yemi, suyu yanındaysa ona da kalkmayabilir. Civciv çıkar çıkmaz yürüyebiliyor, insan gibi değil. O katta üç oda bir salon, bir mutfak ve banyo vardı. Öbür tarafta yerimiz var, faaliyet yapıyoruz ama tek oda. Dedim ki dayıma. (Ben o zamanlar ismiyle hitap ediyordum, ama şimdi dayı diyorum.) Buraya taşınalım, çalışma merkezimiz burası olsun.

Hangi yıllardan bahsediyoruz? Takvimler 1964 senesini gösteriyor. Yaşım 14. Bu arada babam piyasada yok yine. Nerededir, ne yapıyor gören bilen yok. Neyse Oraya taşındık ve böylece diğer tarafa kira vermekten kurtulduk. Hem kendi yerimizdi burası. Öbür tarafta isim kullanmamıştık, burada isim de kullandık: “Kültür Yuvası” Bundan böyle akşam derslerim hep orada yaptık. Ayrı ayrı gruplar şeklinde toplanıyorduk. Öğrencilere ayrı bir ders, esnafa, halka ayrı bir ders. Her grubun ayrı bir idarecisi vardı. Dersleri gayet de güzel yapıyorlardı.

Medeniyet: Bu sırada Risale-i Nur cemaatiyle bağınız ne durumda?

Küçükağa: Burada müstakil dersler yapıyoruz, ama Risale-ı Nurla bağımız da devam ediyor. Onlar bu yaptıklarımızı duyunca rahatsız oldular. Yapıp ettiklerimiz pek hoşlarına gitmedi. Dediler ki burası da ne böyle, ne yapmaya çalışıyorsunuz siz? Ben de kendilerine olanları, niyetimizi, çalışmalarımızı bir bir anlattık. Dedik ki biz müstakil bir yer açtık, öğrencileri çağırıp sohbet ediyoruz. Önceleri öğrencileri kendilerine davet ediyorduk, şimdi etmeyince bir rahatsızlık meydana getirdi bu. Böyle kendi başımıza müstakil bir çalışma yürütmemiz pek hoşlarına gitmedi. Bende ilk soru işaretleri böyle başladı diyebilirim. Ama çok da üstelemedik, her şeyi akışına bıraktık. Biz sadece Risale değil, her şeyi okumak istiyorduk. Oraya bir kitaplık da koyduk. Az çok paramız da var nasıl olsa, gücümüz yettiğince alıyoruz yavaş yavaş. O gün hangi kitaplar, dergiler, gazeteler varsa üst üste koyduk. “Kültür Yuvası” hayli öğrenciye çalışma mekânı oldu.

Ailem üst katta kalıyor, yukarıya ayrı bir banyo yapıldı. Babam da sonradan galiba bir şey demedi bana. Eskisi gibi bana müdahale etmiyor artık. Benim yaptığım işleri beğeniyor. Bir yere gittiğimizde Risale-i Nur dersleri yapılacağı zaman babama yaptırırlardı. Açıklamalarda, okumalarda babam daha kıdemli daha bilgili kabul edilirdi. Yalnız en bilgili kabul edilen Rafet ağabeydi. Biraz önce söz ettim. Biz Erzincan'da Kırkıncı Hoca'ya giderdik.

(Devamı gelecek…)

Yazanlarımız