
(21 Eylül 1842 Çarşamba ‑ 10 Şubat 1918 Pazar)1
Osmanlı Devleti'nin 34. sultanı ve Müslümanların halifesi
Saltanatı: 31 Ağustos 1876 Perşembe ‑ 27 Nisan 1909 Salı2
Sultan İkinci Abdülhamid 21 Eylül 1842'de İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Çerkez asıllı Tir‑i Müjgan Kadın Efendi'dir.
Sultan İkinci Abdülhamid küçük yaştayken annesini kaybettiği için öksüz büyüdü. Onu Piristu (Perestû) Kadın yetiştirdi. Çocukluğunda zayıf bir bedenî bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. Serbest bir tarzda büyüdü.3 Gençliğinde iyi bir eğitim alan II. Abdülhamid Gerdankıran Ömer Efendi'den Türkçe, Ali Mahvî Efendi'den Farsça, Ferid ve Şerif efendilerden Arapça ve diğer ilimleri, Vakanüvis Lutfi Efendi'den Osmanlı tarihi, Edhem ve Kemal paşalar ile Gardet adındaki bir Fransız'dan Fransızca, Guatelli ve Lombardi adındaki iki İtalyan'dan mûsiki tahsil etti.
Zekâsı ve politik kabiliyeti dolayısıyla amcası Abdülaziz onun serbest bir ortamda yetişmesine imkân tanıdı. Mısır ve Avrupa seyahatlerinde onu da yanına aldı. Şehzade Abdülhamid Maslak çiftliğinde toprak işleriyle uğraşıp ticaret yaptı. Burada koyun besledi, üstübeç madenleri işletti. Bu işlerden ciddi paralar kazandı.
Anayasaya dayalı meşruti bir idare kurmak isteyen ve bu yüzden Abdülaziz ile V. Murad'ı tahttan indiren Midhat Paşa ve arkadaşlarıyla anlaşan II. Abdülhamid 31 Ağustos 1876'da tahta çıktı. Bu sırada devlet en buhranlı günlerini yaşıyordu. Daha önceden Balkanlar'da başlamış olan ayaklanmalar, muharebeler, bu isyanları kışkırtan ve destekleyen Rusya'nın “Şark Meselesi”ni halletmek üzere fırsat kollaması, mali imkânsızlıklar, ödenemeyen dış borçlar, Avrupa'dan gelen büyük tepkiler ve Avrupa kamuoyunun Osmanlı Devleti aleyhindeki faaliyetleri devleti zora sokmuştu.
Bu şartlar altında Abdülhamid büyük bir iyi niyet gösterisi ile işe başladı. Osmanlı tarihinde o zamana kadar görülmemiş birtakım uygulamalarıyla kısa sürede ordunun ve halkın gönlünü kazandı. Yeni padişahın jestleri halk ve ordu mensupları arasında memnuniyet uyandırdı. Halkta ve özellikle orduda moral arttı. Balkanlar'da Türk ordusu önemli başarılar kazandı. Fakat Rusya olaya müdahale etti. İngiltere, Şark Meselesi'nin İstanbul'da toplanacak bir konferansta ele alınmasını istedi. Bu arada Midhat Paşa ve arkadaşlarını öldürmeyi, II. Abdülhamid'i tahtından indirmeyi planlayan komplolar ortaya çıktı.
Yeni bir anayasa hazırlığı için Müslüman ve gayrimüslimlerden oluşan bir komisyon kuruldu. Midhat Paşa 19 Aralık 1876'da sadrazamlığa getirildi. Dört gün sonra, İngiltere'nin kendi teklifini kabul eden devletlerle İstanbul'da toplandığı gün, yüz bir pâre top atışıyla Osmanlı Devleti'nin ilk anayasası olan Kanun‑i Esasi ilan edildi (23 Aralık 1876). Alelacele hazırlanarak İstanbul Konferansı'nın toplandığı gün ilan edilen anayasa ile Batılı devletlerin aşırı isteklerde bulunmaları önlenmek istenmişti fakat bu pek işe yaramadı.
3 Nisan 1877'de Bab‑ı Âlî'ye sunulan ve ağır hükümler taşıyan bir protokol, padişahın isteğiyle Meclis'te görüşülerek reddedildi. Bunun üzerine Rusya 24 Nisan 1877'de Osmanlı Devleti'ne resmen savaş ilan etti. Plevne'de Gazi Osman Paşa ve doğuda Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın fevkalâde başarılarına rağmen savaş kaybedildi.
Memleketin son derece karışık günler yaşadığı o sıralarda, bu konularda karar organı olan mecliste de tam bir anarşi hüküm sürmekte idi. Padişah, Rus ilerlemesi karşısında meclisten karar çıkmasını istediği hâlde bu bir türlü gerçekleştirilmiyordu. Padişah, sonunda, anayasanın kendisine tanıdığı yetkiye dayanarak 13 Şubat 1878'de Meclis‑i Mebusan'ı süresiz olarak tatil etti.
3 Mart 1878'de Rusya ile Ayastefanos Antlaşması imzalandı. 13 Temmuz 1878'de imzalanan Berlin Antlaşması ile pek çok toprak kaybedildiği gibi bir de Rusya'ya karşı ağır bir harp tazminatı ödenmesi kabul edildi. 1881'de Fransa Tunus'a, 1882'de İngiltere Mısır'a el koydu. Bulgarlar 1885'te Doğu Rumeli eyaletini işgal etti.
Yaşadığı olaylar, II. Abdülhamid'in zaten var olan şüpheciliğini daha da artırdı. Bilhassa büyük devletlerin bir kısım Osmanlı devlet adamlarını elde ederek politikalarını bu yolla yürütmesi, padişahı tedbirli olmaya sevk etti. Sultan, devlet idaresini giderek tekeline alıp Yıldız Sarayı'nda topladı. Entrikaların da büyük boyutlara ulaştığı bu dönemde II. Abdülhamid bu yüzden ülke yönetiminde sert bir politika takip etmeye yöneldi.
Abdülhamid Han, Avrupalı büyük devletlerin baskı aracı olarak kullandıkları ağır borç yükünden bir an önce kurtulmak amacındaydı. Avrupalı alacaklı devletlerin temsilcileriyle 20 Aralık 1881'de bir anlaşma imzaladı. Muharrem Kararnamesi adı verilen bu anlaşma ile alacaklı ülkelere belli devlet gelirlerini toplamak üzere Duyun‑i Umûmiyye'yi kurma imtiyazı tanıdı. Böylece Osmanlı Devleti'nin Batılı devletler arasındaki itibarı oldukça düzeldi. Fakat anlaşmadaki bazı hükümler yüzünden borç senetlerindeki değer artışı Duyun‑i Umûmiyye'nin işine yaradı.
Abdülhamid, dış tehlikeler karşısında devletin tabii dayanağı olarak gördüğü Müslüman halka öncelik verme siyasetini benimsedi. İngiltere'nin Mısır'da ve Arabistan'da “ilmî araştırmalar” adı altında başlattığı Osmanlı aleyhtarı faaliyetlerini yakından takip etti.
Abdülhamid, İngiliz ajanlarının “Arap milliyetçiliğini yaymak, halifeliğin Arapların hakkı olduğu iddiasıyla Mısır hıdivini halife yapmak” gibi konulardaki çalışmalarına “panislâmizm” (İslâm birliği) politikası ile karşı koymaya çalıştı. “Halife” sıfatını Osmanlı padişahları arasında en çok kullanan o oldu.
Sultan, İslâm dünyasına çok hizmetlerde bulundu. “Halife” sıfatının verdiği güçle Güney Afrika ve Japonya gibi uzak ülkelere din âlimleri göndererek İslâmiyet'in oralarda da yayılması için çalıştı. Pekin'de (Çin) onun adına bir İslâm üniversitesi açıldı ve buraya Türk bayrağı asıldı. Şam'dan Mekke'ye kadar uzanan Hicaz demir yolu inşa edildi.
Bu gibi gelişmeler üzerine Batılı büyük devletler “gayrimüslimlere eşit muamele yapılmadığı” iddiasıyla Osmanlı Devleti üzerindeki baskılarını artırdılar. Bu devletlerin Osmanlı iç işlerine yaptıkları müdahaleler büyük diplomatik gerilimlere sebep oldu. Fakat Abdülhamid bazı konularda geri adım atmak zorunda kalsa da özellikle Ermeni ve Yahudi (Filistin) meseleleri konusunda oldukça diretti. Zaman içerisinde devleti bu işlere artık tek başına güç yetiremeyince Almanya ile yakınlaşma politikasına yöneldi.
Bu şartlar altında padişahın istediği bütün reformlar yapılamamakla birlikte çok sayıda ve oldukça önemli adımlar atıldı. Tüm sıkıntılara rağmen özellikle eğitim alanında pek çok kurum açılıp çeşitli çalışmalar yapıldı. Ayrıca sağlık, bayındırlık, askeriye, hukuk, fabrikasyon, ulaşım, haberleşme ve tarım gibi alanlarda da yoğun faaliyetler gerçekleştirildi.
II. Abdülhamid “dış Türkler”le yakından ilgilendi. O, “Türk” unsurunun kuvvetlenmesi için çalışılması gerektiğini savunmakta, Anadolu'nun “Türk'ün son sığınağı” olduğunu söylemekte ve Almanların burada koloni kurmak istemelerine de şiddetle karşı çıkmakta idi.
Bir taraftan ise, devletin işleyişindeki aksaklıklardan doğrudan etkilenen genç memur ve subaylar arasında tepki uyandı ve zamanla gizli bir muhalefet cephesi oluştu. Devrin aydınları, imparatorluğun kurtuluşu için tek çıkar yolun meşrutiyet olduğuna inanıyordu. İttihat ve Terakki bu konuda başı çekiyordu. Baskılara artık dayanamayan ve tehdidin büyüdüğünü gören padişah, sonunda, 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet'i ilan etti. Bu olay, imparatorluğun dağılmasını daha da hızlandırdı.
Giderek daha etkin hâle gelen İttihad ve Terakki'nin savunduğu meşrutiyet rejimine karşı İstanbul'da 13 Nisan 1909'da büyük bir ayaklanma patlak verdi. “31 Mart Vakası” denen bu isyan Selânik'ten gelen Hareket Ordusu'nun 23‑24 Nisan 1909 gecesi İstanbul'a girmesinden sonra bastırıldı.
Sonunda, Yeşilköy'de toplanan ve II. Abdülhamid'in hal‘ine karar veren Meclis‑i Millî âzaları, asayiş sağlandıktan sonra 26 Nisan 1909 günü İstanbul'a döndüler ve Sultan'ın hal‘ fetvası verilerek Meclis'in de onayı ile tahttan indirilen Abdülhamid Han, 33 yıllık zorlu ve çileli bir iktidar serüveninin ardından Selanik'teki Alâtini Köşkü'ne yerleştirildi.4
Ne acıdır ki bu hal‘ kararı bile Yahudi Emanuel Karaso, Ermeni Komiteci Aram Efendi, Arnavut Esat Paşa ve Gürcü Arif Hikmet Paşa tarafından tebliğ edilip5 bir nevi sürgüne gönderilen “Müslümanların hâmîsi, siyaset dehası, marangozluk sanatı ustası, cefâkâr yüce hakan” düşünce devletin yıkılışı da hız kazandı.
Sonradan yine İstanbul'a dönen Ulu Hakan, 21 Eylül 1842'de İstanbul'da Çırağan Sarayı'nda gözlerini açtığı hayatına, yine İstanbul'da fakat bu sefer Beylerbeyi Sarayı'nda 10 Şubat 1918'de gözlerini yumdu.6 Allah gani gani rahmet eyleye...
Mehmet Üzmez
1 Cevdet Küçük, Abdülhamid II, DİA, c.1, İstanbul 1988, s.216; Nazım Tektaş, Çadırdan Saraya Saraydan Sürgüne Osmanlı, Yeni Şafak kültür armağanı, İstanbul, s.588.
2 Nazım Tektaş, Çadırdan Saraya Saraydan Sürgüne Osmanlı, Yeni Şafak kültür armağanı, İstanbul, s.588; Ahmed Akgündüz, Said Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yay., İstanbul 1999, s. 265,266.
3 http://www.ttk.gov.tr/tarihveegitim/osmanli‑padisahlari/
4 Geniş bilgi için bkz. Cevdet Küçük, Abdülhamid II, DİA, c.1, İstanbul 1988, s.216‑224.
5 Ahmed Akgündüz, Said Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yay., İstanbul 1999, s. 269.
6 Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid, Timaş Yay., İstanbul 2017, s. 257.