ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 13

omer kucukaga ile 13

Medeniyet: Tiyatro turnelerine katılabilmek için imamlığı bıraktınız. Daha sonra neler yaptınız?

Küçükağa: Tiyatro için imamlığı bıraktıktan sonra çok önemli bir şey yaptım. Hayatımın dönüm noktası diyebileceğim kadar çok önemli. İslâm Enstitüsü üçüncü sınıf öğrencisiyken yurt dışına çıkma fırsatını yakaladım.

Bu seyahat, alelâde bir seyahat değildi elbette. Oldukça anlamlı ve oldukça yüce bir seyahatti. Şöyle ki: İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü üçüncü sınıfının yarıyıl tatilinde Erzincan’a gittim. Ailece yer sofrasında yemeğimizi yerken rahmetli halam -babamın ablası, yani Rıfkı dayımın annesi, üvey anneannem, annemin görümcesi- ben hacca gideceğim, dedi. Bu, beklemediğimiz bir çıkıştı. Hem şaşırdık hem sevindik. Gerçekten de böyle bir teklifi hiç beklemiyorduk. Ben hacca gideceğim, dedi ve ekledi: “Beni Ömer götürecek!” Kelimenin tam anlamıyla şoke oldum. Oysa halamın kocası yoktuysa da üç oğlu vardı. En küçükleri de benimle yaşıttı. Pekâlâ, onlardan biriyle gitmeyi tercih edebilirdi. Ama nedense beni tercih etti. Ne diyeceğimi, nasıl karşılık vereceğimi doğrusu bilemedim. (Çok sonraları  muhtemelen geçen sene- ortanca dayım olan Hıfzı Kaymaz’a; halam hacca gitmek için yanında neden sizi değil de beni istedi, yoksa siz onun isteğini geri mi çevirmiştiniz, diye bir soru sormuştum. Hıfzı dayım ise; bilmiyoruz niye böyle davrandığını, üstelik bize hiç böyle bir konuyu da açmadı, doğrudan senin ismini söyledi, demişti.)

Medeniyet: Halanızın bu teklifine ne cevap verdiniz?

Küçükağa: Halam böyle söyleyince ben de kendisini seve seve götüreceğimi ifade ettim. Yarıyıl tatiliydi, bir gün sonra İzmir’e dönmem gerekiyordu fakat dönmedim. Hep birlikte hazırlık yapmaya başladık. Yalnız önemli bir sorunum vardı: Öğrenciyim ve resmi makamlar benden askerlik durumumla ilgili belge istiyor. Yoksa vize vermeyecekler. Süre de çok az kalmış, ikiüç gün ya var ya yok. İmdadımıza Vehbi dayım yetişti.

Medeniyet: Rıfkı dayınızı tanıyoruz ama Vehbi dayınızı fazla tanımıyoruz.

Küçükağa: Bugüne kadarki sohbetlerimizde sizlere Vehbi Kaymaz dayımdan hiç söz etmedim sanırım. Rıfkı dayımın adı çok geçti, ama Vehbi dayımın adı belki de hiç geçmedi. Hâlbuki ondan biraz söz etmem lazım. Söz etmezsem bu sohbet eksik kalır. Vehbi Kaymaz 1942 doğumlu. Kendisi en büyük dayım olur. Çok entelektüel, çok birikimli, çok şair ruhlu bir insan. Şiir yazardı, esasen şiirleri bizim şiirlerimizden çok daha güzeldi fakat göndermezdi dergilere. Ama biz saklı şiirlerini bir şekilde bulur, dönemin bazı dergilerine gönderirdik. Daha çok Rıfkı dayım böyle yapardı. Vehbi dayımın birbirinden güzel şiirleri vardı, özellikle de “Hastane” şiiri. Hiç unutamadığım bir şiir bu, o kadar güzeldi ki rahatlıkla Türk edebiyatına girebilecek kalitede idi.

Kendisi, İstanbul Orman Fakültesi mezunu. Bize, yani 1950 doğumlu olan üç arkadaşa; Sedat, Rıfkı ve bana Büyük Doğu’yu ilk tanıtan kişi odur. Kendisi İstanbul Orman Fakültesi’nde okurken bir şekilde Büyük Doğu’yla tanışmış. Biz o güne kadar sadece Risale-i Nur’u, Said Nursi ismini biliyoruz, Büyük Doğu’yu, Necip Fazıl ismini hiç bilmiyoruz. Yaşlarımız yaklaşık on bir, on iki, yıl 1962-63. Büyük Doğu’yla tanışmamız çok önemliydi; çünkü Diriliş ve Sezai Karakoç’la, sonrasında İhvan-ı Müslimin, Hasan el-Benna ve Seyyid Kutuplarla tanışmamız hep ondan sonra gerçekleşti. Vehbi dayım bizi Büyük Doğuy’la tanıştırmakla çok hayırlı bir kapıyı aralamış oldu. Bu sebeple Vehbi dayımın üzerimizde hakkı çoktur. Kendisini hayırla yâd ediyorum. Gerçekten birikimli bir insandı. Bana göre Allah’ın sadık bir kuluydu. Onun kalitesini anlamak için bir kuyumcu dostumuzun yapmış olduğu şu tespiti söylemem yeterli olacaktır sanırım: “Hayatımda gördüğüm yirmi dört ayar tek insan!”

Bu yirmi dört ayar insan 2005 yılında trafik kazasında vefat etti maalesef. Cenazesi Erzincan’a gitti. Cenaze evinde bir adamın çok ağladığını gördüm. Hem evde, hem namazda, hem definde çok ağlıyordu. “Kim bu adam, niye bu kadar çok ağlıyor, üstelik bizim akrabamız da değil.” diye sordum. Dediler ki, “O, rahmetlinin kapıcısıydı.”

Bu adam, Vehbi dayım Orman Bölge Müdürü yahut Orman İşletme Şefi iken -bu iki görevi de yaptı- onun kapıcısı/odacısıymış. “Niye bu kadar ağlıyorsun?” dedim. “ Bu var ya bu!” dedi, “Hayatta böyle bir insan olamaz. On beş sene ben onun hizmetlisiydim, bir defa bile olsun kalbimi kıracak bir şey söylemedi. Hiçbir zaman emrivaki konuşmadı. Hep, yapar mısın, rica etsem şunu getirir misin gibi nazik, kibar ifadeler kullandı. İlk zamanlar bu inceliği anlamadık, arkadaşların bir kısmı disiplinsizlik yaptı, fakat biz bunu sonradan anladık. Ben Alevi’ydim, her yerde dışlanıyordum, horlanıyordum. İlk defa hayatımda beni bir resmi dairede bu muhterem insan adam yerine koydu. Hiç Aleviliğimi yüzüme vurmadı, sadece arada bir “Allah’a inanıyor musun? İmanın var mı? Kur’ân okuyor musun?” diye sorular sorardı. Hiç mezhep konuşmazdı benimle.” İşte Vehbi dayım böyle bir insandı. Hakkında söylenecek daha çok şey var belki ama şimdilik bu kadarlıkla yetinelim. Rabbim kabrini nur, mekânını cennet eylesin.

İmdadımıza Vehbi dayım yetişti demiştim. Şöyle ki: Vize işlemlerim sıkışınca Vehbi dayım Erzincan CHP Milletvekili Nurettin Karsu’yu buldu. Kendisi Alevi idi. Bana yardım edecek, işlemleri hızlandıracaktı. Biz pek böyle şeylere alışkın değildik ama dayımın ufku, çevresi çok genişti. Herkesle her işi yapabiliyordu. Nurettin Karsu bana öyle bir yardımcı oldu ki olmayacak işleri oldurttu. Önce birlikte askerlik şubesine gittik, şubedeki görevli albaya dedi ki; “Bu çocuk öğrenci, fakat şimdi gidip öğrenci belgesini getirecek vakti yok.”

Çünkü getirmek istesem ancak bir buçuk günde gider, bir buçuk günde dönerim. Bu sefer de hac otobüslerimiz kaçmış olur. O zamanlar öyle hızlı ulaşım da yoktu ki. Nurettin Bey devamla; “Ben şimdi postaneye gideceğim ve bu çocuğun okul müdürü ile telefonda görüşeceğim, ondan onay alacağım, sonra da onu sizinle görüştüreceğim. Kabul eder misiniz? Albay, “Sayın milletvekilim, sizler kefil oluyorsanız benim açımdan sorun yok.” dedi. Postaneye gittik, o zamanlarda telefonlar bugünkü gibi gelişmiş değildi. Önce santrale bağlanıyorsun, görevli kişi de sizi karşıdakiyle görüştürüyordu. Postanelerde kabinler olurdu. Oraya girer bekler, memur hattı
bağlayınca ancak konuşurduk. Kabinde müdürle konuştum, ismi aklımda Ahmet Duran Kar diye kalmış. Dedim ki; “Hocam, kısmet olursa ben önümüzdeki günlerde hacca gideceğim. Vize işlemleri için askerlik şubesi benden öğrenci olduğuma dair bir belge istiyor. Bunu şu kısa zaman diliminde gelip sizlerden alabilmem mümkün değil. Askerlik şubesindeki albay telefonda sizi bekliyor. Eğer öğrenci olduğumu beyan eder ve izin verirseniz vize-pasaport işlemlerimi hemen başlatacak.” Müdür Bey, “Okul ne olacak peki?” dedi. Bir iki gün sonra okullar açılacak ve bizim o zamanın şartlarında devamsızlık yapma hakkımız da fazla yoktu. Okulumuz fakülte değildi henüz, enstitü idi. Yüksek İslâm Enstitüsü. Ben de “Hocam artık iş size kaldı, beni bu süre zarfında idare etmenizi rica ediyorum.”dedim. Müdür, işi yokuşa sürmedi ve sağ olsun teklifimizi kabul etti. Albayla görüşüp öğrenci olduğuma dair beyanda bulundu ve beni rahatlattı.

Askerlik sorunum halledildi, pasaportum çıktı, vizem alındı. Artık yola çıkma vakti geldi. Kiminle? Halamla. Kaç yaşındayım o zamanlar? Yirmi dört, yirmi beş. Hanımım ise; “Ömer Bey, biz 1975’te evlendik, sen hacca iki sene önce gitmiştin. Yaşın yirmi iki, yirmi üçtü.” diyor. Ama hâlâ benim zihnimde 75 yılı var. Halam ise elli yaşlarında.

Medeniyet: Eskiden hacılar hacca gitmeden önce önemli yerleri ziyaret ederlermiş. Sizler de ziyaret ettiniz mi?

Küçükağa: Evet, öyle bir âdet vardı. Önce Türkiye’deki önemli yerleri ziyarete gidiyoruz. On beş-yirmi gün kadar dolaşıyor, Konya’daki Mevlana, Tarsus’taki Ashab-ı Kehf, Urfa’daki Balıklı Göl gibi önemli yerleri ziyaret ediyoruz. Kaç arabayla çıktık yola? Sanırım Erzincan’ın tek otobüsü vardı.

Bizi uğurlamaya geliyorlar. Eskiden usûl şimdiki gibi değildi. Şehir adeta ayağa kalkıyordu. Çünkü hacca gitmek çok zordu, ancak şehrin en zenginleri gidebiliyordu, orta halliler gidemiyordu. Halam hayatı boyunca dedemden aldığı paraları biriktire biriktire hac parasını çıkarmış. Ziyaretler esnasında Ashab-ı Kehf’teki yüksek minareye çıkmıştım. Görenler bilir, çıkılması çok zor bir yerdir. Kalın ve yüksek minareye üç ayrı yerden çıkılıyor. Selimiye’den önce mi yapıldı, sonra mı bilmiyorum. Selimiye’deki minarelerin özelliği orada da var, ama biraz kalın ve çok yüksek. Ben genç olduğum için çıkabilmiştim, başka hiçbir hacı çıkamamıştı. Ashab-ı Kehf’ten sonra Urfa’ya gittik, oraları da şöyle bir ziyaret ettik.

Urfa, beni her zaman şaşırtmıştır. Şehrin dokusunu, arastalarının kokusunu ve insanını hep beğenmişimdir. Otobüsümüz akşam ezanına yakın Urfa’ya girdi. Balıklı Göl civarı. İnsanlar otobüsün etrafını sardılar. Adeta bizim hacı adaylarına yalvarıyorlar. Bu akşam benim benim misafirim ol, diyorlar. Bu istek, öylesine gönülden tekrarlanıyor ki, işte diyorum, Anadolu’nun misafirperverliği, bütün modernleşme çabalarına rağmen hâlâ yaşıyor. Misafirini ikna edenler, sevinç içinde evlerinin yolunu tutuyor. 50 yaşlarında bir kadın, halamın ellerini sıkı sıkı tutmuş, onu bir başkasına kaptırmak endişesiyle tedirgin, “Ne olur?” diyor, “Bu gece evimi şenlendir!” Halam beni gösteriyor, ben yalnız değilim, oğlum var diyor. Kadın şaşkın gözlerle beni süzüyor, bir adım geri çekiliyor, “Bu da mı hacca gidiyor?” Evet, denince de; “Rabbim, ey kalplerin özünü bilen!” diye ne kadar içten yalvarıyor: “İkiniz de gelin.”

Bir başka kadın, zayıf, esmer ve bir misafir bulamamış olmaktan mahzun, otobüsün camını tıklattı. Baktım, gözleri dolmuş, hayatım boyunca unutmayacağım bir dua tonuyla “Benden Muhammed’e selâm söyle!” dedi. “Muhammed” kelimesinde ki (H) harfini gerçek mahrecinden çıkaran bir insanı, sanırım ilk kez görüyordum. Söylerim, dedim, başımı salladım.

O gece;

“Yakaladım gözlerini gecenin
Alev kanlı bir Urfalı kadında”

diye başlayan bir şiir yazmıştım. Hac dönüşü bir dergide yayınlanmıştı.

Hacc kafilesinin en genci benim. Bana en yakın olan şoför, o da elli yaşlarında. O yıllarda altmış yaşın altında hacı çok az olurdu. Belki % 5, % 10. Ağırlık yetmiş-doksan arası. Demek şartlar bunu gerektiriyordu. Gidenlerin birkaçı da dönemezdi. Çok sık vefat haberleri gelirdi. Bunu bildikleri için de giden hacılar orada vefat etme şerefine nail olabilmek için yürekten dua ederlerdi. Hacıları uğurlamaya gelenler de bu kaygıyı taşıdıkları için ayrılıklar çok hazin olurdu. Son görüşmeleriymiş gibi sarılıp kucaklaşırlar, hakk helalliğinde bulunurlardı. Hatırladığım kadarıyla bizimle gidenlerden beş kişi dönemedi.

Medeniyet: Hac yolculuğu meşakkatli bir yolculuk. O zamanlar için bu daha da zor. Yollar kötü ve uzun, vasıtalar bugünkü gibi rahat değil. Ne gibi hazırlıklar yaptınız giderken?

Küçükağa: Hacca giderken o zamanlar çok hazırlık yapılırdı. Şimdikiyle kıyas bile kabul etmez bu hazırlıklar. Tenekeler dolusu erzak götürülürdü. Küçük piknik tüpleri bile alınırdı. İlginç tabii, piknik tüpüne nasıl izin veriliyordu, bilemiyorum. Onca uzun mesafeyi yirmi kadar piknik tüpüyle kat etmek çok emniyetli olmasa gerek. Şimdi olsa izin verilir mi, sanmıyorum. Zaten gerek de duyulmaz. Yalnız, o zamanın şartlarında erzaklara sınırlama getirmek de çok gerçekçi olmazdı. Yol dâhil bütün hacc boyunca yemekleri kendimiz hazırlamak zorundayız. Yolda durup yemek pişiriyoruz. Malzeme olmasa açlıktan ölürüz. Lokantaya gidemezdik, ya paramız olmazdı ya da lokanta bulamazdık. Biz halamla bir teneke dolusu et kavurması aldık yanımıza. Onun yanında tulum peyniri, turşu vs. de almıştık. Bizim gibi herkes böyle yapmıştı. Onca kalabalık eşyayı otobüsler nasıl taşıyordu, şaşırmamak mümkün değil doğrusu.

Medeniyet: Sınır kapılarında zorluk çıkarmadılar mı?

Küçükağa: Sınır kapılarında zorluk çıkardılar ama bu sebepten değil. Tamamen keyfiyetten. Irak sınır kapısına vardık. Yirmi arabanın tek bir rehberi vardı. Rehberin ismi Rıdvan’dı. Suud’da okumuş, Arapça biliyor. Yarım yamalak Arapçamla ona yardımcı olmaya çalıştım. Rıdvan ağabey anlaşabilecek kadar Arapça biliyor olmama çok sevindi. Tek başına bir rehberin yirmi otobüs dolusu yolcunun ihtiyaçlarına koşturması kolay bir iş değil. Kendisine yardımcı olmamı istedi. Sınır kapıları çok ilkel. İnsanca muamele görebilmek imkânsız. Görevliler kaba ve anlayışsız. Resmen hacılara zulmediyorlar. Bunun için bütün herkes bir an önce bu kapılardan geçip kurtulmayı istiyor. Özellikle Irak, Ürdün, Suriye kapıları o kadar ilkel, o kadar çağ dışı, o kadar insanlık dışı kapılardı ki anlatmama imkân yok. Bir olayı anlatayım, sizler de şaşıracaksınız. Sizlerden sonra gelen nesiller bu röportajı okuyacak olsalar inanamazlar. Şöyle ki: Yirmi arabalık bir konvoyla Irak sınır kapısından geçmek için bekliyoruz. Görevli bir subay ya da er, kafileye dönüp beş dakika bekleyin, dedi. Beş dakika geçti, beş dakika daha bekleyin, dedi. Hiçbir şey yapmıyor, orada boş boş oturuyor. Radyo mu dinliyor, başka bir şey mi yapıyor belli değil. Ama keyif yaptığı belli. Beş dakika geçince bir beş dakika daha bekleyin, dedi. Bu beş dakikalar mütemadiyen uzayıp gitti…

Sabretmek zor, katlanmak zor. Konvoy şoförlerinden birisi; “Bu kaçıncı beş dakika?” diye kızdı. Rıdvan ağabey “Aman sus! Yapma lütfen!” dedi. O, “Yahu ne susacakmışım, beş dakika, beş dakika diyerek bizimle alay ediyor, niyeyse hiç bitmiyor bu beş dakikalar.” dedi. Aslında kapıdaki görevli anlamadı bunu, fakat gelip rehbere sordu. Rehber, geçiştirmeye çalıştı, “Bir şey demedi, öylesine konuştu sadece.” dediyse de görevli inanmadı. Üsteledi, kızdı ve doğruyu söyle diye rehbere çıkıştı. Rehber de yumuşatarak beş dakikaların neden uzayıp gittiğini, niçin boşu boşuna bekletildiklerini sorduğunu söyledi. Görevli, “Öyle mi?” dedi ve ekledi: “Madem öyle, ben şimdi eve gidiyorum, ancak yarın saat on ikide geleceğim, siz beş dakika, beş dakika, beş dakika diye diye hesaplayın, bakalım ne kadar edecek?” Adam kapıyı kilitledi gitti. Bütün kapı yalnız kendisine emanet edilmiş. Bir iki hizmetli dışında başka da kimse de yok. Adam arkasına dönüp bakmadan o kadar insanı bırakıp gitti.

Ertesi gün dediği saatte geldi ve gelir gelmez; “Var mı bana bir şey söyleyecek olan?” dedi. Rıdvan ağabey, herkesi sıkı sıkıya tembihliyor: “Aman ağzınızdan çıt çıkmasın!” Adam öyle hareketler yapıyordu ki çıldırmamak mümkün değildi. Geçişimiz saatlerce sürdü. Pasaportu aheste aheste alıyor, şöyle bir kaldırıp ışığa tutuyor, özene bezene mühür basıyor, yanındakine veriyor, o da aynı işlemleri yapıyor… Yirmi araba, kırkar yolcudan sekiz yüz kişi eder. Bu hızla kapıdan geçişimizin kaç saat sürdüğünü varın siz düşünün.

İslâm dünyası 1975’te böyleydi. Diğer İslâm ülkeleri kadar olmasa da Türkiye de öyleydi, rüşvet almış başını gidiyordu. Haksızlıklar, hırsızlıklar, gayri insani ve gayri ahlâkî tavırlar insanı bıktıracak kadar çoktu. Bu, bilinçli bir planın neticesiydi. Maksatlı bir şekilde İslâm ülkeleri diktatoryal rejimler tarafından bu kötü hallere sokulmuştu. Bu ülkeleri paylaştıranlar bu ülkelerin böyle kalmasını istemişlerdi. Tıpkı bugün buraları birbirileri ile savaştırıp sonuna kadar ayağa kalkmasını önlemeleri gibi. Bu ülkelerin en geri kalmış şeyhleri bu ülkelere lider seçildiler. Bu ülkelerin gelişmesi, kapılarını, eğitimini geliştirmesinin imkânı var mıydı? Onun için yüz yıl Müslümanlar için bir kölelik olarak geçti.

Medeniyet: Kutsal topraklara ayak bastınız. Beytullah’ı görme şerefine nail oldunuz. Hacerü’l-Esved’i öptünüz… O ilk, o taze duygularınızı şöyle biraz anlatır mısınız?

Küçükağa: Sınırdan geçtik ve zahmetli bir yolculuktan sonra Mekke’ye vasıl olduk. Kâbe’yi ilk gördüğümde anlatılmaz bir duygu yaşadım. Bu duyguyu iki yerde daha yaşadım. Birincisi, bir cihat hareketine katılmak istediğimde, ikincisi, Hacerü’l-Esved’i öptüğümde yaşadım. Her iki duygu da bambaşkaydı. O duyguyu anlatabilmek, kelimelerle izah edebilmek mümkün değil. Cihat hareketine katılırkenki duygu ile, Hacerü’l- Esved’i öperkenki duygu ve Kâbe-i Muazzama’yı ilk görürkenki duygu, manevi lezzet birbirlerine o kadar çok benziyor ki!.. Demek ki ibadetlerin bambaşka bir tadı var. Ruh, kalp, beyin ondan haz alıyor. Kâbe’yi temaşa etmenin, Hacerü’l-Esved’i öpmenin çok özel bir ibadet olduğunu insan orada daha iyi kavrıyor. Hacc baştan sona ibadet. Kâbe’ye bakman ibadet, gezmen ibadet, zemzem içmen ibadet, üzerine dökmen ibadet, uzanman ibadet, yürümen, tavaf etmen ibadet…

Herhangi bir taşı değil de ille de Hacerü’l-Esved’i öpmen ibadet. Çünkü onu Efendimiz aleyhisselâm öpmüş. Herhangi bir binaya değil de ille de Kâbe’ye bakman ibadet. Herhangi iki tepe arasında değil de ille de Safa ile Merve tepeleri arasında gidip gelmen ibadet. Rastgele bir gidip gelme değil toplam yedi defa gidip gelmen ibadet. Altı değil, sekiz de değil. Dört gidiş üç geliş… Haccın rükûnlarını derin derin tefekkür etmek gerekiyor.

Cihat da müthiş bir ibadet. Bir mücahidin cihat ederkenki aldığı manevi hazzı hangi kelime ifade edebilir ki? Allah için hazırlık, Allah için yola çıkış, Allah için çarpışma, Allah için ölmeyi tercih etme ne yüce bir davranış. Sonuçta iki güzelden birine mutlaka kavuşacaksın: Ya gazi ya şehit! Niyetin halis olmak şartıyla kaybedeceğin hiçbir şey yok. Gazi de olsan büyük bir servet, şehit de olsan büyük bir servet. Gazi olmak da büyük bir şeref, şehit olmak da büyük bir şeref. Şehitlerin halini bizler hakkıyla anlayamayız. Canlarını, mallarını bütün varlıklarını Allah’a satan bu şerefli insanları çok iyi anlamaya çalışmak gerekiyor. Onların dünyaları apayrı. Ben yakinen gördüm şehit olanları. Birçok arkadaşım, tanıdığım şehit oldu. Kesinlikle kurtulmak istemiyorlar o yaralı hallerinden. Simalarında tarifsiz bir aydınlık ve güzellik var. Bir şeye kavuşacak olmanın büyük bir umudunu ve sevincini taşıyorlar yüreklerinde, yüzlerinde. Böyle bir olaya tanıklık eden bir arkadaş anlatıyor, “Yarasını tutmak istedim, müsaade etmedi, bırak dedi, bırak. Yüzünde müthiş bir ifade oluştu. Kanı oluk oluk akıyor, ama ortalığa öyle güzel bir koku yayıldı ki şaşırmamak mümkün değil.” Dediğim gibi hem hacca hem cihada gidişimin bende büyük bir etkisi oldu. Her ikisinde de Allah’a hamdolsun ki büyük bir feyiz aldım.

Medeniyet: Kafileyle birlikte mi hac farizanızı yerine getiriyorsunuz?

Küçükağa: Evet, çoğunlukla beraberiz. Fazla ayrılmıyoruz birbirimizden. Hem ben kafilemdeki insanların başyardımcısıydım. Hacda çok insana yardım ettim. Genç olmamın da etkisiyle birçok işe ben koşturuyordum. Kafiledeki hacc arkadaşlarım olan yaşlı amcalar, teyzeler, anneler de bu yüzden beni çok sevmişlerdi. Beni kendilerine çok yakın görüyorlardı. Hatta çok yaşlı oldukları için kolumdan tutunarak yürüyenler, sarılıp öpmek isteyenler bile oluyordu. Beni adeta kendi evlatları gibi görüyorlardı. Onların benimle çok ilgilenmesi ve beni sürekli yanlarında görmek istemeleri rahmetli halamı çok kıskandırmıştı. Halam bu durumdan rahatsız oluyordu. Bu duruma daha fazla dayanamayıp dedi ki; “Ömer’e bu kadar yakın olmanızı istemiyorum, lütfen kimse Ömer’in koluna girmesin ve ona sarılmasın, o sadece benim yeğenim.”

İslâm ümmetinin o günkü durumuna ışık tutacak inanılmayacak kadar ilginç bir anekdot anlatayım sizlere: Kâbe’nin bahçesindeyiz. O zamanlar tuvaletler Kâbe’nin bahçesinde, yer altında değil, temiz de değil. Baktım iki üç kadın çamaşır yıkıyor. İnsanlar şöyle bakıp geçiyorlar, çok da dikkat etmiyorlar. Çamaşır yıkayanların kıyafetleri nasıl biliyor musunuz, bikinili. O halde Kâbe’nin bahçesinde çamaşır yıkıyorlar. İngilizce, “Ne yapıyorsunuz burada?” dedim. Cevap yok. Arapça sordum, cevap yok. El kol, beden diliyle anlatmaya çalıştım, bu sefer anladılar. Çamaşır yıkadıklarını ve kendilerinin de hacı olduklarını tıpkı benim gibi beden diliyle anlatmaya çalıştılar. Polislere sorduğumda Rusyalı olduklarını öğrendim. İslâmî şuurları o kadar. Rusya zulmü altında Müslüman olmaları zaten büyük bir başarı. O zulüm altında hangi İslâmî kuralları hakkıyla duyup öğrenebilecekler ki? Belki de hayatlarında tesettürü hiç duymamışlardır, haram-helal nedir tam olarak öğrenmemişlerdir. Mümkündür, o zamanlarda ümmetin durumu çok da iyi değildi. İyi olsaydı Rusya’dan gelen bu Müslüman hanımlar neredeyse üstleri çıplak denecek kadar açık bir halde Mescid-i Haram’da çamaşır yıkarlar mıydı? Düşünebiliyor musunuz, Kâbe’de bikinili çamaşır yıkamak… İnanılır gibi değil. Kadınlar yanlış yaptıklarının bile farkında değiller. Polislere ikaz etmelerini söyledim, aldırış etmediler. Kimsenin zaten onlara bakıp ettiği de yok, dediler. Gerçekten de öyleydi, kimse dönüp onlara bakmıyordu. Polisler yanlarına gidip biraz acele olmalarını söylediler. Onlar da hemen elbiselerini yıkayıp kurumasını bile beklemeden üstlerine geçirdiler.

Medeniyet: Eski resimlerden de gördüğümüz kadarıyla yetmişli yılların Kâbe’si, Mekke’si çok farklıymış.

Küçükağa: O zamanlar ortam çok doğaldı. Kâbe’nin avlusu toprakla, çakıl taşıyla kaplıydı. Bugünkü gibi izdiham yaşanacak kadar kalabalık değildi, istediğin zaman gidip Hacerü’l-Esved’i öpebiliyordun. İstediğin anda tavafını Kâbe’ye dokunarak yapabiliyordun. Tabii yaşlı olanlar için yine de kolay olmuyordu tavaf etmek. Adam zaten zar zor yürüyor, böyle birisi için hacc her zaman zordur. Hacc aslında yaşlı-genç herkes için zor, meşakkatli bir ibadettir. O gün için de böyle idi, bugün için de böyle. Yalnız o zamanlarda fazla kalabalık yoktu ve dediğim gibi her şey çok doğaldı. Daha Mekke’nin, Kâbe’nin, kutsal toprakların coğrafyasının doğallığı bozulmamıştı. Bu yönüyle o mübarek mekânları çok özlüyorum. Sizlere de özellikle tavsiye ediyorum. En kısa zamanda hacca gidin. Hiç olmazsa umreye gidin. Bu genç yaşta oralara gitmek çok daha faziletli. Bir kez olsun o tadı tadın. Mümkünse ilk yurt dışı geziniz hac veya umre için olsun.

Medeniyet: Mekke’de nerede kaldınız? Kaldığınız yer güzel miydi?

Küçükağa: Mekke’de evde kaldık. Kaldığımız ev şu anda Türkiye’nin en geri kalmış köyünün en bakımsız evini düşünün, ondan daha kötüydü. Yanı yöresi yıkılmış, yıkılmaya yüz tutmuş kerpiçten bir ev. Ev denirse tabii. (Ama Medine’de kaldığımız evi hiç hatırlamıyorum.) Niye öyle bir evde kaldık da otelde kalmadık?

Otel zaten yoktu, olanlar da çok lükstü. Ancak milyonerler kalabiliyordu. O kötü ve daracık evde nasıl kaldık? İki otobüsü birleştirdiler, sayımız otuz-kırk kişi oldu. Erkekler ayrı, kadınlar ayrı. Evi bir perde gibi bir şeyle ikiye böldük. Erkekler bir tarafta, kadınlar bir tarafta. Şartlar çok zordu. Yatması kalkması, tuvaleti, banyosu gerçekten çok zordu. Banyo yapma imkânımız hiç olmadı. Bırak banyoyu, ayaklarımızı uzatacak bir yer bulamazdık. Ayaklarını uzatsan mutlaka birilerinin ya ayağına, ya başına değerdi. Duvarları kir pas içinde, her tarafta börtü böcek dolaşıyordu. İşte Mekke’deki evimiz böyleydi.

Medeniyet: Eviniz Mescid’e yakın mıydı? Gidiş gelişlerinizi nasıl yapıyordunuz?

Küçükağa: Evimiz Kâbe’ye çok uzaktı. Bazen yürüyorduk, bazen otobüse biniyorduk. Otobüsler de görülmeye değerdi. İnmek isteyen yolcular tavandan aşağıya doğru sarkıtılmış olan ipi çekerek otobüsü durdurur, öylece inerlerdi. İpi çekince “dızzt” diye garip bir ses çıkardı. İzmirli yıllarımda bindiğim troleybüslerde de aynı sistem vardı. İnmek için ipi çeker ve troleybüsün durmasını sağlardık. Ama bizimki normal ses çıkarırdı. Suud otobüslerinin birçoğu bozuk olduğu için gitmesi de kalkması da ses çıkarması da çok problemliydi. Öyle ki bazen ip kopar, elinde kalırdı. Bu sefer yolcular otobüsün bir yerine eliyle çat çat vurup inmek istediklerini bildirirlerdi.

Medeniyet: Hamama gitmişsiniz ve hamam görevlisiyle aranızda birtakım anlaşmazlıklar yaşanmış.

Küçükağa: Evet, ama o Medine’de oldu. Madem sordunuz anlatayım öyleyse. Bir gün Medine’de hamama gitmek istedim. Fakat üzerimde para var. Hem kendi param hem kafiledeki hacıların paraları. Güvendikleri için hacılar paralarını bana emanet etmişlerdi. Kendilerinin sahip çıkması zordu. Yaşlılık ve yorgunluktan ve hırsızlık vakalarının çok sık yaşanıyor olmasından dolayı onların paralarına sahip çıkmaları zordu. Hırsızlığı yerli halk değil, dışarıdan gelenler yapıyordu. Hamama girerken görevliye üzerimde para bulunduğunu ve onu nereye teslim edebileceğimi sordum. Adam, şuraya koyabilirsin diyerek herkesin rahatlıkla alabileceği ortalık bir yeri gösterdi. Ben burası olmaz dedim, buradan alırlar; bu hacıların parası, emanet para, alınırsa hacılara ne derim sonra dedim. Adam hayretler içinde kalarak, hayır, hayır, sen rahat ol, kimse almaz, paranı koy ve git banyonu yap, kafan rahat olsun dedi. Ben ikna olmadım, kendi ellerimle götürüp çekmeceye koydum. Kilitlemesini söyledim, adam şaşkınlık içinde çekmeceyi kilitledi. Bana bir de emaneti aldığına dair yazılı bir kâğıt ver dedim. Adam, bu nasıl birisi der gibi bana tuhaf tuhaf baktı. Zorla adımı, soyadımı ve şu kadar parayı emanet aldığına dair bir belgeyi yazıp dopdurdu. Adımı da Ömer ibni Muhammed diye not etti. Olmaz dedim, bu isim de karışır. Adam gittikçe daha bir hayretler içinde, nedenmiş o dedi, niçin karışacakmış? Ben dedim ki, dünyada tek bir tane Ömer ibni Muhammed yok ki, binlerce var. Nasıl ispat edeceksin bu ismin kime ait olduğunu? Herhangi bir Ömer ibni Muhammed gelip parayı senden alabilir bu durumda değil mi? Sen benim soyadımı da yaz ki karışıklık gitsin. Adam, şöyle bir durdu ve düşündü, sonra kafasını salladı, aferin evladım, sen akıllı bir çocuksun, doğru söylüyorsun aslında, ben bunu hiç düşünmemiştim dedi. Sonunda o ismin yanına parantez içinde “Küçükağa” yazdırmaya muvaffak oldum. Daha doğrusu ben kendi ellerimle yazdım. Soyadımı yazarken de sürekli gülüyordu, artık benimle arkadaş olmuştu. “Küçükağa, Küçükağa” diye hitap ediyordu bana.

Medeniyet: Hamam nasıldı? Temiz miydi?

Küçükağa: Hamam kötüydü ve bakımsızdı. Her taraf pislik içindeydi. Biraz sonra gördüğüm manzara ise beni hayretler içinde bıraktı. Sanki Amerika’da yahut bir Avrupa ülkesindeki bir hamama girmiş gibiydim. Millet peştamal kullanmıyor. Çırçıplak yıkanıyorlar. Utanç verici bir manzara. Niye bunlar böyle yıkanıyorlar dedim, bedevi oldukları için dediler. Alelacele yıkanıp dışarı attım kendimi. Paralarımı sağ salim aldım ve getirip hacılara dağıttım. Kimse bana bir daha parasını vermesin diye de ricada bulundum. Fakat birkaç gün sonra tekrar getirip bana verdiler paralarını.

Medeniyet başka bir şey arkadaşlar. İnsanlık, edep, ahlâk, hayâ, adab-ı muaşerat bizim hem insanî hem İslâmî kimliğimizin olmazsa olmaz bir parçası. Bedevilikten medeniliğe yükselmek ancak bu yüksek ahlâkı edinmekle mümkün olabilir. Bu temel değer yargılar yoksa bir insanda, onda hiçbir şey kalmamış demektir. Ahlâk ve hayâ sahibi olmak insan olmanın bir gereğidir. Bir insanda hayâ yoksa ahlâk yoksa Kâbe’de de olsa, Medine-i Münevvere’de Efendimiz’in yanında da yaşasa hiçbir şey fark etmez.

Bu hamam Mescid-i Nebevî’ye oldukça yakın bir hamamdı. Mescid’e yaklaşık otuz kırk metre mesafede. Şu anda hamam yok ama yeri Mescid’in bahçe sınırları içinde bulunmakta. 1975’in Medine’si bizim Anadolu kasabalarına benzemekteydi. Mekke de ondan biraz daha gelişmiş sayılırdı.

Medeniyet: Zemzem kuyusuna inebilmiş miydiniz? Şimdi yok ama o zamanlar varmış.

Küçükağa: Hacdan bahsedip de zemzemden bahsetmemek olmaz değil mi? O zamanlar zemzem şimdiki gibi çeşmelerden akmıyordu. Zemzem kuyusundan alınıp içiliyordu. Zemzem kuyusu bugünkü tavaf edilen kısmın altında -muhtemelen Kâbe’nin altına yakın bir yerde- bodrumda bulunuyordu. Makam-ı İbrahim’e çok yakın bir yerden aşağıya tahta merdivenlerle iniyorduk. Normal şartlarda tek başına inilmeyecek kadar karanlık ve korkunç bir yer. Her taraf rutubet kokuyordu, ama diğer mağaralardaki gibi rahatsız edici değildi. Bir adam, elindeki bakracı kuyuya atıyor, sonra ipinden tutup yukarıya doğru çekiyor ve zemzemi hacıların bidonuna dolduruyordu. Bu işi parayla yapıyordu. Bidonların ağzı dar olduğundan zemzemin yarısını da boşa akıtıyordu. Dökmemesi için kendisini uyardığımda önemsemez bir tavırla zemzeme bir şeyin olmayacağını söylüyordu. Çok nefis bir zemzemdi. Bugünkü zemzemle asla kıyaslanamayacak kadar güzeldi.

Medeniyet: Halkın durumu nasıldı?

Küçükağa: Halkın durumu iyi değildi. Ne maddi olarak iyiydi ne de manevi olarak. Bilgi, kültür seviyesi çok düşüktü. Cehalet bütün varlığıyla hissettiriyordu kendisini. Evde, toplumda, sokakta, alışverişte… Aslında bu durum o zamanki ümmetin genel haliydi. Sadece Arap halkı için değil Türkiye ve diğer İslâm ülkeleri için de geçerliydi. Toplumlar arasında iletişim zayıflamıştı. Diller, duygular, düşünceler farklılaşmıştı. Arap esnaf o zamanlar Türkçe hiç bilmiyordu. En azından ben Türkçe bilen bir esnafa rastlamamıştım. Gariptir, o yıllarda -Osmanlı’dan kalanlar hariç- Türkiye’de de Arapça bilen hemen hiç kimse yoktu. Buradan şuraya gelmek istiyorum: Mısır’da yeni sistem 1925’te bizde de cumhuriyet 1923’te kuruldu. 1975 yılına kadar aşağı yukarı elli sene geçmiş oluyor. Elli senede iki Müslüman toplumu nasıl da anlaşamaz, konuşamaz hale getirmişler değil mi? Çok üzücü ve düşündürücü bir durum bu. Türkiye’de Arapça konuşmak, Arapça yazmak, Arapça bir kitap taşımak yasaktı. Şimdi ben konu bütünlüğünü bozmadan bir beş sonrasına -1980 darbesine- geçeceğim. Sorunuzun cevabını belki şu hatıram daha iyi verir. 1980 darbesinde ben İzmir Basmahane’de otelde kalıyorum, kitapçıyım. Yanımda Kur’ân-ı Kerim var. Gece darbe oluyor, otelde arama yapıyorlar. Benim dolabımda bir tane Kur’ân-ı Kerim çıkıyor. Açıp komutanına, şuna buna gösteriyor bu suç mu diye. Arapça olunca içine bakmaksızın hemen suç suç diyorlar. Ben bunun Kur’ân-ı Kerim olduğunu söyleyince birbirlerine gösterip doğru mu söylüyor, bu Kur’ân mı gerçekten diyorlar. Ne kadar acı bir durum. Kırk elli senede koca bir milleti nasıl da cahil bıraktılar. Babaları dedeleri Kur’ân’a hizmet eden bu nesil şimdi Kur’ân’a, İslâm’a düşman. Ne kadar anlattıysam da anlamadılar ve beni karakola götürdüler. Eşyalarım darmadağınık bir şekilde orada kaldı. Basmahane’de bir yere tıktılar bizi. Tren garının orada bir de dayak yedik. Sabaha kadar orada kaldık. Sadece Arap halklarının değil Türk halkının da durumu da kötüydü demek istiyorum. Cehaleti, zulmü, haksızlıkları, sosyalsiyasi çalkantıları ümmet olarak neredeyse eşzamanlı yaşadık.

Medeniyet: Hacda halanız hastalanmış ve epey zorluk çekmişsiniz.

Küçükağa: Bir gün Kâbe’nin avlusunda halam hasta oldu. Korkudan neye uğradığımı şaşırdım. Öyle böyle değil, çok ciddi bir rahatsızlık geçirdi. Gözleri kaydı, ağzı dili kilitlendi. Gözlerini açmaya çalışıyorum, gözbebeği sağa sola dönüyordu. Herkes halamın öldüğünü zannetti. Zayıf, naif bir kadındı halam. Zaten eskiden de hastaydı. Kırk beş-elli kilo ya var ya yoktu. Sağlık ocağı aradık, iki üç saat sonra ancak bulabildik. Bulduk ama başka bir zorluk çıktı karşımıza. Orası sadece kendi hacılarına  bakabiliyormuş. Biz farklı bir kafilenin hacılarıyız. Neyse biraz zorladık, derdimizi anlatmaya çalıştık, sonunda ikna oldular ve halamı tedavi ettiler. Bir iki ilaçtan sonra halam kendine geldi. Galiba aşırı sıcaklardan etkilenmişti. Ben o hastalıktan sonra halamı hiç dışarıya çıkarmak istemedim.

Şükürler olsun ki Allah halamı kurtardı. O hastalığı birkaç kez daha yaşadı, bir de Arafat’ta yaşadı. Şeker diyorduk, o zamanlar bütün hastalıklara ya şeker ya kalp deyip geçiyorduk, bilmiyorduk ne olduğunu. Nöbeti geldiği zaman, kan şekeri düşmesi dediğimiz şeyi yaşıyordu her halde. Ama buna rağmen ben ona kucağımda tavaf yaptırdım. Beni seçmekle çok isabetli bir iş yapmış, yoksa yapamazdı haccını. Benim kadar dayılarım ona sahip çıkamazlardı. Evet, bende de dayılarıma benzeyen, yumuşak huylu bir yapı var ama ben gerektiği zamanda çok farklı olabiliyorum, onlar olamazlar. İhtiyaç anında ilginç bir şekilde karakterim değişiyor, sertleşebiliyorum. Bu Allah’ın bana verdiği bir lütuf. İşimi yapabiliyorum. Dayılarım yapamazlar, hep yumuşak kalırlar. Kafilede kim hastalansa hep ben yardımlarına koşuyordum. Bazıları
hastalık sonucu vefat ettiler. Allah’ın lütfuyla haccımızı, umremizi yapıp sağ salim eve döndük.

Medeniyet: Kutsal topraklara veda edip Türkiye’ye geldiniz. Eşiniz, dostunuz, akrabalarınız nasıl karşıladılar sizi?

Küçükağa: Önce Erzincan’a geldik. Hacdan dönenler için bizim orda bir gelenek vardı. Hacı evi olduğu belli olsun diye hacıların kapıları yeşile boyanırdı. Tabii, sadece halamın kapısı boyandı, bizimki boyanmadı. “O da boyanacak.” dedi halam. “Halacığım, gerek yok, sizinki boyandı ya, bu yeterli.” dediysem de kabul ettiremedim. “Olmaz.” dedi, “Ben gittiysem sen de gittin, sen benim hac arkadaşımsın, boya parasını ben vereceğim ve senin kapın da boyanacak.”

Evlerimiz gelen ziyaretçilerle dolup taştı. Bu hac yolcuğu bana tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük bir popülarite sağladı. İnsanlar beni ulaşılmaz, erişilmez farklı bir insan olarak görmeye başladılar. Hem yardımsever, iyiliksever, becerikli, her şeyi halleden garip bir efsane oldum onların gözünde. Rıdvan ağabey bile gerimde kaldı. Hâlbuki rehberimiz oydu ve işler hep onun sırtındaydı. Ben de birçok işe koşturur, acil ve yerinde müdahalelerle problemleri çözmeye çalışırdım. Allah’ın yardımıyla elimi attığım problemleri de çözmeye muvaffak olurdum. Bana derdi ki; “Ömer, senin şansın da rast gidiyor, çok şanslısın. Benim yapamadığım birçok işi sen yapabiliyorsun, bu sadece konuşmanla da olmuyor, nasıl oluyorsa bir şekilde oluyor işte.”

Medeniyet: Kafilenizdeki bir hacının dövizciyle yaşadığı tartışmaya tanıklık etmişsiniz.

Küçükağa: Sizi tekrar Mekke’ye, Kâbe’ye götüreceğim ama aklıma gelmişken söyleyivereyim. Bir hacı bankaya para bozdurmaya gidiyor. Bankayı dışarıdaki dövizcilere güvenemediği için tercih ediyor. Hâlbuki dışarıdakiler daha güvenli. Dışarıdaki özel sektörün para bozdurma şekli şöyle; sokağa oturuyorlar, bir iki tahta kasa var yanlarında, kasaların içi para dolu. Kasa dediğim, pazarcıların meyve sebze koyduklarına benzer üstü açık tahtalar. Birinde dolar, birinde paund, birinde riyal. Gelen hacıdan riyali alıyor, hızlı hızlı sayıyor, hemen kasadan parayı alıp ona veriyor. Öyle de hızlı çalışıyorlar ki hayretler içinde kalırsınız. Bir sahte para olsa makine gibi hemen onu yakalıyorlar. Birisi dese ki bana eksik verdin, oldukça kendinden emin bir şekilde “hayır” diyebiliyor. Eğer eksik vermişse de durup şöyle bir düşünüyor, zihninde paraları tekrar sayar gibi yapıp “Evet, doğru söylüyorsun, sana eksik verdim.” diyebiliyor. Hem hızlılar, hem dikkatliler, hem zekiler, hem de bu yönüyle güvenilirler.

Para bozdurulan yerler çok kalabalık. Ama asla hırsızlık olayı olmuyor. Bedevi diyoruz ama çok güvenilirler. Açıkta bulunan paralara yan gözle bakan bir kimseyi bulmam neredeyse mümkün değil. Aslında istense rahatlıkla alınıp kaçırılabilir paralar, ama kimse tenezzül etmiyor. İşte para bozdurma yerleri böyle ilkel olunca bizim hacı efendiler haliyle güvenemiyorlar.

Bizim hacı efendi, bankaya gidip parasını bozdurmuş, ama üstünü alamamış. Yani bir şekilde karışıklık olmuş ve adam memnun kalmamış. Banka memuruyla bir türlü anlaşamamışlar. Rıdvan ağabeyi çağırmışlar, ama o da halledememiş. Hacı demiş ki bir de Ömer’i çağıralım, belki o halleder. Bankaya gittim, baktım ki hacı ağlıyor. “100 dolarım gitti.” diyor. 100 dolar da çok önemli bir para. Lokantaya gidecek parası olmayanlar için o para az bir para sayılmazdı. Banka memuruna dedim ki; “Bak beyefendi, bu hacı yalan söylemez, ama inanıyorum ki siz de yalan söylemezsin. Biz rica etsek de müdür beyle görüşsek mümkün mü acaba?” Adam kabul etti ve biz müdür beyin odasına vardık. “Sayın müdür bey, böyle böyle bir anlaşmazlık var, inanıyorum ki ne bu hacı efendi ne de sizin memur bey yalan söylemezler. Siz akşamları bankayı kapatırken nasıl olsa para sayımı yapıyorsunuz. Eğer 100 dolar fazla çıkarsa onu bize iade eder misiniz? Müdür bey, “Tabii ki olur, ama sayımı bu akşam yapamayız, ancak iki üç gün sonra yaparız. Siz bana açık adresinizi veriniz, fazla gelirse biz o parayı memleketteki adresinize göndeririz.” dedi. Beni baştan savdığını düşündüm. Yapacak bir şey de yoktu. Mecburen tamam dedik. Adımızı, soyadımızı ve açık adresimizi yazıp koyduk oraya. İnanır mısın bilmem, yaklaşık iki üç ay sonra Ziraat Bankası’ndan bir telefon geldi. Dediler ki; “Beyefendi, hesabınıza Suudi Arabistan’dan 100 dolar yatırılmış, paranızı gelip alınız.” Beraberinde bir de ismimin yazılı olduğu bir kâğıt gönderilmiş: “Sayın ‘Haci Omer Kucukağa’(ğayınla), sayım yapılmış ve 100 doların size ait olduğu tespit edilmiştir. Şahsınızdan özür dileriz.” İsmimden sonraki kısımlar İngilizce yazılmış.

Ben büyük bir şaşkınlık ve takdir duygularıyla parayı aldım ve sahibine gönderdim. Daha doğrusu ne yaptığımı, nasıl yaptığımı tam hatırlamıyorum. Sahibi ölmüş müydü, parayı göndermiş miydim, yoksa köyüne gidip bizzat elimle mi teslim etmiştim, doğrusu zihnimde net değil. Ama Suud’un bu davranışı beni çok etkiledi. Bu manada nerede ve ne zaman yaşarsak yaşayalım hep güvenilir ve dürüst olmalıyız. Bu bir Müslüman için çok önemli bir özelliktir.

Hac hatıralarımla ilgili bir anım daha var ki onu da mutlaka sizinle paylaşmam gerekiyor. Çok ilginç ve etkileyici, bir olay. Kısmetse bir sonraki konuşmamıza…

( Devamı gelecek hafta…)

tefsir dersleri

Yazanlarımız