
Kaos ve zor zamanlar, lider şahsiyetlerin yetişmesine zemin hazırlar. İmparatorluğun buhranlı en uzun yıllarının yaşandığı yirminci asır,
-sosyal, siyasî, iktisadî hemen her alanda çöküntülerin, çözülmelerin ve hengâmelerin yaşanmasına rağmen- nice büyük adamların ve sıra dışı nice lider şahsiyetlerin yetişmesine tanıklık etmiştir. Sıra dışı bu büyük şahsiyetlerin belki de en başında Mehmet Âkif gelir.
Âkif, üzerinde önemle durulması gereken, bir dönem ve dönemecin kavşağında bulunan şahsiyettir. Bir dönemin hemen bütün ıstıraplarını, ruhî çalkantılarını, trajedisini iliklerine kadar yaşamış dert insanıdır. Âkif, çağının insanıdır; bu sebepledir ki Âkif’i anlamak çağı anlamaktır.
Âkif, zor bir insandır. Kendisi zor olduğu gibi, onu anlatmak da zordur. Geniş bir coğrafyayı keşfe çıkıp karış karış gezmek nasıl zor ve zahmetli ve bir o kadar da heyecanlı ise Âkif’i anlamak ve anlatmak da o kadar zor ve zahmetli ve o kadar heyecanlıdır. Bu yüzden Âkif, imparatorluk gibi ufukları alabildiğine geniş bir coğrafya benzer. Bu geniş coğrafyanın gezilip görülmemiş çok yerleri, nice saklı bahçeleri vardır. Gezdikçe derinliğinde kayboluyorsunuz, okudukça zenginleşiyorsunuz, tanıdıkça kendisine hayran kalıyorsunuz.
Mehmet Âkif, şahsında çok özel ve güzel hasletleri büyük bir sanatkâr inceliğiyle toplayabilmiş ender kişilerden birisidir. Oldukça renkli ve özellikli veçheleri vardır onun. Her gün yeni bir yönünü keşfedersiniz. Aslında o bu yönüyle, güneş altında parlayan bir kristale benzer. İçinden, yanından yöresinden envai çeşit şuaların fışkırdığı şeffaf ve berrak bir kristale… Nereden bakarsanız bakın, size doğru uzayıp gelen ışık huzmeleri görürsünüz. Renk renk, lem’a lem’a. Âkif, bu huzmelerin toplamıdır.
Âkif, medeniyetimizin sadece bu çağa değil, bütün çağlara büyük bir gururla armağan ettiği hem soy bir şair hem usta bir sanatkâr hem kitleleri cûşa getiren etkileyici bir hatip hem düşüncenin dar ve kıvrımlı yollarında bin bir zahmetle yürüyen garip bir yolcu hem entelektüel boyutlarda düşünen, içinde yaşadığı toplumun problemlerine hâl çareleri arayan fikir işçisi mustarip bir mütefekkir ve hem de duruş ve şahsiyetiyle tam bir ahlâk / erdem / karakter âbidesi insandır.
Hiç şüphesiz o, yüksek bir karakter, ulu bir şahsiyet ve birkaç boyutta yetişmiş yüce bir ruhtur. Onun sağlam karakterini ve ulu şahsiyetini inşa eden saiklerin başında ahlâkı gelir. Öyle bir ahlâk ve seciye ki “yüz kahramana yetecek kadar” büyük ve zengindir. Onun ahlâk tasavvuru, düşünce ve inançlarının kutlu ikliminden neşet eder. Sade ahlâk tasavvuru değil, bütün bir hayat tasavvuru da böyledir. Çilesi, yardımseverliği, kadirşinaslığı, vefası, sabrı, tevazuu, hayâsı, sözünün eri oluşu, insanların dertleriyle dertlenişi onun ahlâk ve erdem haritasının çok önemli izdüşümleridir.
Yalçın bir kaya gibi sert, sağlam ve muhteşem karakterini engin bir hoşgörü ile taçlandırmıştır. Ahlâkî ilkelerinde kendi nefsine karşı son derece katı ama başkalarına karşı ise o ölçüde hoşgörülüdür. Akif, cehalet, taklitçilik, kibir ve şarlatanlık dışında her kusuru özellikle kendisine karşı işlenen kusurları büyük bir hoşgörü ile karşılamıştır.
En yakınlarını dahi şaşırtacak denli tevazu ve mahviyet sahibi olan şair; temiz, içten ve riyasız davranışlarıyla dost düşman herkesin takdirini kazanmıştır. Yıllarca onun kusurlarını, falsolarını araştıran bir dostu şu itirafta bulunur: “İlk tanıdığım zaman ona inanmadım. Bir insan bu kadar temiz olamazdı. Fena aktör, melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayr-i tabiî bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuz beş senedir bu gün gelmedi. Otuz beş sene onun yanından her çıkışımda, kendime hep bu sualleri sordum: Bu tevazu, kendi kendini inkâr edercesine nasıl çıkıyordu? Mahrumiyetlerden yılmayan seciyesiyle kendisini nasıl kahraman sanmıyordu? Onu yakından tanıyanlar için her geçen gün, nasıl onun lehine geçen bir gün oluyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından mustarip olurken o, kendisinin sizlerden başka olduğunu nasıl görmüyordu? Onda bir bütünlük vardı. Kininde; evlâtlık, babalık, kardeşlik kuvvetini alan dostluğunda da bütünlük... Dostunu, ‘sevmek’ kelimesinin noksansız mefhumuyla seviyordu. Öldüğü zaman, düştüğü zaman, dünya aleyhine döndüğü zaman, yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile.”
“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim,
İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!”
Bu mısralarda da dile getirdiği gibi, Mehmet Âkif’in en sevdiği meslek “hakikat” mesleğidir. Odun gibi eğri büğrü, sert, katı, donuk ve âhenksiz olsa da en büyük hevesi hakikati söylemektir. Doğru, dosdoğru bir insandır o. Şartlar ne olursa olsun dürüstlükten, doğruluktan asla taviz vermemiştir. Altmış üç yıllık ömründe her zaman alnı ak, yüzü pak ve başı dik yaşamayı ilke edinmiştir. Yağmur nereye yağarsa tarlasını oraya kaldıran tiplerden, menfaatperestlerden, ulufe dilencilerinden, makam, mevki, mansıp sevdalılarından, şahsiyet yoksunu ikiyüzlü insanlardan hep nefret etmiştir. Alafranga ve alaturka selamların yüz türlü verildiği süslü salonlarda, o tek bir selam vererek yaşamıştır. Mithat Cemal Kuntay’ın ifadesiyle: “Hiçbir kapı, altından geçerken onu eğilmeye mecbur edemedi. O, saray parçalarının yüksek tavanları altında küçülmedi, fevkinde yalnız gökyüzü duran bir başla oturdu.”
Bu yüzden Âkif, içinde bulunduğu cemiyetin hep farklı boyutlarında yaşamaya mecbur kalmıştır. Yalnız, suskun, dertli ve mustarip. Toplumun yozlaşmasından, insanların sahte ve samimiyetsiz tavırlarından o kadar çok rahatsız olmuştur ki bir defasında şöyle söylemek zorunda kalmıştır: “Artık ikiyüzlüleri sever oldum; çünkü yaşadıkça yirmi yüzlüler görmeye başladım.” Âkif, işte böyle yoz bir ortamda temiz, dürüst ve kendisi olabilmeyi, kendisi kalabilmeyi başarmış onurlu, soylu bir insandır.
“Âkif'in hayatını ve ahlâkını oluşturan en önemli unsur, "kendi kendisi" olmaktır. Bu onun bütün hayatını yönlendiren bir ilkedir. İmanında, sanatında, yaşantısında, kendi adına ve toplum adına konuşurken hep aynı insandır ve neyse odur. Bir başkasına benzemek, ödünç alınmış kimliklerle ortaya çıkmak, olduğundan fazla görünmek ve söylediği ile yaptığı arasında bir uyumsuzluk, düşünce, duyarlık ve imanıyla ters düşmek onun hiç bir şekilde katlanamayacağı bir düşkünlüktür. Bu ilkeli ve bütünlüklü kişilik Âkif'i bir erdem anıtı haline getirir. Âkif yanılmış olabilir, yanlış yapmış olabilir, ama asla tutarsız ve samimiyetsiz olmamıştır. Onun için verilmiş bir sözün, kurulmuş bir dostluğun, bağlanılmış bir imanın, sahip olduğu vatanın bedeli hayattır. Âkif, hayatı pahasına sever, hayatı pahasına bağlanır, hayatı pahasına inanır ve verdiği sözü hayatı pahasına verir. Bu yüzden dostluğu kelimenin her anlamıyla sonuna kadar güvenli ama o ölçüde de zorludur.”
Sadakat ve vefa, Mehmet Âkif’in en çok önem verdiği ahlâkî umdelerin başında gelir. Yakın dostlarından Mithat Cemal Kuntay’ın anlattığı şu ibretlik hâdise Âkif’in portresinde çok önemli bir yer tutar: “Balkan Harbi başlarken, Âkif Bey, yegâne geçim yolu olan resmî memuriyetinden istifa etti. Kirada oturduğu evine bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka, dört çocuk daha vardı.
- Bunlar kim, dedim.
- Çocuklarım, dedi. Sonra anlattı:
Âkif, Baytar Mektebi’nde iken bir arkadaşıyla anlaşmışlar. Kim önce ölürse, çocuklarına sağ kalan baksın.” demişler. Arkadaşı vefat etmiş. Mehmet Âkif de verdiği söze sadık kalarak anlaşma hükmünü yerine getirmiş.” Mithat Cemal devam ediyor: “ Hâlbuki o zamanlar, Âkif Bey’in beş parası yoktu; fakat beş çocuğu vardı!”
Yine çok yakın dostlarından Fatih Gökmen aralarında geçen bir hâdiseyi şöyle anlatıyor: “Ben Vaniköy’de oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde. Bir gün, öğlen yemeğini bende yemeyi, sonra da oturup sohbet etmeyi kararlaştırdık. O gün, öyle yağmurlu boralı bir hava oldu ki her taraf sele boğuldu. Havanın bu hâliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Yakın komşulardan birine gittim. Yağmur, bütün şiddetiyle devam ediyordu. Eve döndüğümde ne işiteyim, bu arada, Mehmet Âkif Bey sırılsıklam bir vaziyette gelmiş. Beni bulamayınca, evdekilerin bütün ısrarlarına rağmen içeri girmemiş. “Selam söyleyin.” demiş ve o yağmurlu havada dönmüş gitmiş. Ertesi gün, kendisinden özür dilemek istedim. ‘Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir.’ dedi ve benimle altı ay dargın kaldı.”
Haksızlıklar karşısında asla susmayan pervasız bir duruşu vardır onun. “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem…” diye devam eden yüksek perdeli mısralar onun ne kadar sağlam ve dik duruşlu bir karakter sahibi olduğunu gösterir. Memuriyet yıllarında, gördüğü haksızlıklara dayanamadı, zorluklar ve zorbalar karşısında eğilip bükülmedi, ihtiyaç içinde olmasına rağmen bir an bile tereddüt etmeksizin yegâne geçim yolu olan görevinden istifa etti.
Fakir yaşadı. Küçük bir bilet parası dahi bulamayacak durumlara düştü; ama bir gün olsun hâlinden hiç şikâyet etmedi. Mü’min, mütevekkil ve vakur davrandı. En yakınlarına bile bu hâlini açmadı. O, hâlini sadece Cenab-ı Allah’a arz etti. Bir gün arkadaşıyla Eminönü’nden tramvaya binerler. Biletçi para isteyince birbirlerine bakarlar. Çünkü ikisi de birbirlerine güvenerek binmişlerdir tramvaya. Ne yazık ki ikisinde de para yoktur. Biletçi, tramvayı durdurur ve inmelerini söyler. İkisi de süklüm püklüm inmek zorunda kalırlar. Biletçi, ıstılahlı konuşan bu iki dolandırıcı(!) adamın parayı karambole getirmek istediklerini sanar ve arkalarından yarı kızgın yarı acımaklı, manalı manalı kafasını sallar.
Hayatı boyunca nefsinin cimriliğinden uzak durdu. Yardımseverdi. Komşusu aç iken tok gezmeyi zül addederdi. En zor zamanda bile başkalarını kendi nefsine tercih edecek kadar fedakâr ve diğerkâm davranırdı. Dostlarından Hasan Basri Çantay, kışın kıyametin ortasında onu paltosuz görünce şaşırır. Sonradan öğrenir ki paltosunu kapısına kadar gelen bir fakire vermiştir. Kendisi de o soğukta bir ince cekete kalır. Onun bu özellikleri, hayatını, sanatını, şiirini, her şeyini uğruna adadığı Allah’ın kitabındaki şu ayetlerin fiilî bir tefsiri gibidir: “…Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”( Haşr Sûresi, 9) “Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Ve derler ki: Biz size, ancak Allah'ın rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık bekleriz, ne de bir teşekkür." (İnsan Sûresi, 8-9) Arkadaşı, dostu, öğrencisi Mithat Cemal’in nitelemesiyle tam bir “Asr-ı Saadet Müslümanı”ydı.
“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyûlâyı da er geç silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım; kim beni, nereden bilecektir.”
Şiirini mısra mısra yaşayan Âkif, Safahat’ını da aşan bir hayat yaşamıştır. O, yazdıklarından çok daha derin, çok daha geniş ufuklu, çok daha sanatkâr ve çok daha şaşırtıcı bir insandır. Hüseyin Cahit’in ifadesiyle: “Hayatı Safahat’ından daha büyük bir şiirdir." Bu yüzden Âkif’in Safahat şiirlerini hayat şiirlerinden ayrı düşünmek imkânsızdır. O, en sevdiği şeyini, şiirini, davasına kurban edebilme büyüklüğünü gösterebilmiş “adanmış” insandır. Tanpınar’ın, "Bu kudretli adamın bir kez bile içine dönüp bakmaması Türk Edebiyatı için büyük bir kayıptır." dediği Akif, aslında sürekli içine dönüp bakan bir insandı; ama şiirini iç dünyasının seslerine göre değil, toplumun sorunlarına ve ihtiyaçlarına göre şekillendirdi. Bir mısrasında "Gül devrinde gelseydim bülbül olurdum." diyor. Bir konuşmasında da "Bazen içime çok güzel düşünce ve duygular geliyor, ama bunları yazmıyorum." demektedir.
1925 sonlarında "Hicran'ı Akif'ten dinleyen Hasan Basri Çantay'ın,
- Üstad, siz vadiyi değiştiriyorsunuz sanırım." sözü üzerine şu karşılığı verir:
- Hayır kardeşim hayır, benim asıl vadim budur. Neşrettiklerim cemiyet-i beşeriyeye hizmet için yazılmış manzumelerdir." Âkif, sadece neşrini değil, bütün bir hayatını Hak namına cemiyet-i beşeriyeye hizmet etmeye adamıştır.
“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?”
Mısraları, kim bilir belki de, sanatını, şiirini, hayallerini, mefkûresini, kısacası hayatının her safhasını ölüm ve ölüm sonrası hayata göre tanzim eden Mehmet Âkif’e daha çok yakışırdı. Şiddetli bir fırtınaya tutulsa bilse asla eğilmeyen, eğilmektense kırılmayı daha onurlu bir tercih sayan bu ulu çınarın şiirsel hayatı altmış üç yaşında son bulur. Ölüm hâli ve yaşı bile bir şeyleri telmih eder gibidir.
Önünde eğildiği tek güç ilahî iradeydi. Hastalıkla başlayıp ölümle noktalanan ilahî irade. Bu da kaderin karşı konulmaz bir tecellisiydi. Ölüm onun için bir yokluk bir uçurum yahut dipsiz bir kuyu değildi. Ölüm onun için belki de ebedî âleme götüren kutlu bir muştuydu.
İsmail Ekrem