• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

ZAMANA DAİR

Mahiyeti bilinmeyen şeyler hakkında düşünmek ya da bir şeyler söylemek oldukça zor olsa gerek.

Hakkında bir şeyler söylemenin zor olduğu hususlardan birisinin de “zaman” mefhumu olduğunda şüphe yoktur. Buna rağmen zamanın ne olduğunu kurcalamak ve kavramak bizim için son derece önemlidir.

Çünkü zaman bizim en büyük sermayemiz, bütün varlıklarımızın kendisi ile varlık sahnesine çıkabildiği müstesna bir varlık. Hepimiz onunla o kadar iç içe olduğumuz, hepimizi o kadar çok sarıp sarmalamış olduğu için onu çok iyi tanıyabilmemiz gerektiğini düşünebiliriz. Bu kadar iç içeliği dolayısıyla onu çok iyi tanımamız tabii görülmekle birlikte, iç içeliği, bizimle birlikteliği, bizden ayrılmazlığı ile ters orantılı olarak o kadar büyük çapta meçhulümüzdür.

 

Zamana dair getirilecek tanımlar ve yapılmış tanımlar arasında iki tanesini hatırlatmak bence önemlidir. Einstein’a göre zaman “maddenin dördüncü boyutu” dur. Yani zaman olmazsa madde de olmaz. Fakat buna rağmen zamanın mahiyeti ile ilgili bilgimiz maddenin diğer üç boyutu ile kıyaslanamayacak kadar belirsizdir, meçhuldür.

Bir diğer önemli tanım -ki Kur’ân-ı Kerim’den hareketle yapılabilecek bir tanımdır- “zamanın eylemin zarfı” olduğu söylemektir.

Fakat eylemin içinde cereyan ettiği bu zarf, -yine maddenin diğer üç boyutu hakkında olduğu üzere- eylemin kendi boyutlarında olduğu gibi açık, müşahhas, belirgin değildir.

Madde ile, bizim ile, eylemlerimiz ile bu kadar iç içe ve vazgeçilmez olduğu hâlde zaman nedir?

Onu tanımlamak için ne kadar uğraşırsak uğraşalım belli belirsiz bazı yüzeysel işaretler bulabilsek dahi bu muazzam varlığı diğer varlıkları tanımlayabildiğimiz, onlara işaret edebildiğimiz, elimizle dokunabildiğimiz, duyularımızla hissedebildiğimiz kadar müşahhas değildir.

Bir paradoks gibi görünüyor… Bizimle, eylemlerimiz ile madde ile bu kadar iç içe ve vazgeçilmez bir unsur olan zaman, bir boyut bir zarf olan zaman nedir, diye sorgulamak.

Burada susuyoruz…

Bunun böyle olması zamanın anlaşılmazlığı çapında onun önemini de ortaya koymaktadır. Çünkü insan olarak yaratıldığımız andan itibaren daha doğrusu kâinatın yaratılışı ile birlikte zaman mevzu bahis olmuştur.

Zamanın çeşitli dilimleri olduğunu varsayıyoruz. Her bir dilimin kendisine göre ismi vardır. Fakat bu bütün dilimlemeler son derece anlaşılması güç olan zamanla ilgili itibarî dilimlemelerdir. Bu bakımdan kâinatın yaratıldığı süre olarak belirtilen, göklerin ve yerin yaratılışında Kur’ân-ı Kerim’de sözü edilen “altı gün” kesinlikle bizim yirmi dört saatten oluşan günümüz değildir.

Hatta başka gezegenlerin elbette ki günleri ve yılları da dünyamızın günlerinden, yıllarından, saatlerinden farklıdır.

Zamanın en küçük birimi nedir, en büyük birimi nedir? Tıpkı noktacıklardan meydana gelen nerede başladığı nerede bittiği belli olmayan ışık şeridi gibi bir şeydir zaman.

Hatta ışığın zamandan daha maddî olduğu kolaylıkla anlaşılabilir, söylenebilir.

O hâlde zamanın ne olduğunu kurcalamaktan ziyade zamanı kendimiz için en büyük sermaye olarak görmemiz, algılamamız gerekir. Bizi asıl ilgilendirmesi gereken bir husus, onu nasıl değerlendirebileceğimiz hususu olmalıdır.

Bu bakımdan -en azından ilim ile iştigal edenler arasında- bir atasözü mesabesinde bilinen ve aynı zamanda da “bir kazıyye-i muhkeme” gibi değerlendirilen: “Zaman kılıç gibidir, sen onu kesmezsen o seni biçer.” yargısını hiçbir zaman gözden uzak bulundurmayalım. O hâlde en akıllı insan, zamanı en verimli kullanabilen, onu yaptıkları değerli işlerle en iyi değerlendirebilen kimsedir.

Bir eylemin, bir düşüncenin, bir sözün değeri ise hiç şüphesiz insanlığa, ümmete, hayatımıza, başkalarına, kendimize kattığı değer ile ölçülür.

Onun için zamanı anlamaktan, kavrayabilmek hevesinden -aciz olduğumuz için- vazgeçsek bile zamanın kıymetini bilmek zorundayız.

Buna dikkat çekmek için olmalı ki Efendimiz (s.a.v.); “İki nimet var ki insanların çoğu onlar hakkında aldanış içerisindedir. Bunlar: Sıhhat ve boş zamandır.”1 buyurmaktadır.

Boş zaman, insanın değerlendiremediği zamandır. O hâlde değerlendiremediğimiz her bir an bir aldanıştır hatta daha değerli şeylerle değerlendirme imkânı varken daha az değerli şeylerle değerlendirdiğimiz zaman da öncekine göre o oranda aldanış ifade eder.

Onun için Cenab-ı Allah kâinatın yaratılışından Âdem (a.s.) ‘ın yaratılış aşamalarına varıncaya kadar her şeyi bir “zaman” içerisinde yarattığı anlamını özellikle vurgulamaktadır. Bundan gözetilen amaçlardan ve hikmetlerden birisi de bizde zaman ve zamana bağlı olarak işlerimizi tedricî bir şekilde planlama şuurunu bilhassa oluşturmaktır.

Dikkat edersek, İslâm’ın temel amel ve ibadetlerinin doğrudan zaman ile irtibatlı olduğunu görürüz. Bu da bir Müslümanın şuur dünyasında zaman mefhumunu uyandırmak, diri tutmak için önemli bir husustur. Beş vakit namaz Müslüman’da yirmi dört saatten ibaret bir günlük zamanının kıymetini bilmesi, onu planlı ve en verimli şekilde değerlendirmesi için bir şuur oluşturur. Hatta teheccüt namazı geceyi de değerlendirme şuurunu beş vakit namaza bir ek zenginlik olarak katmakta, zaman şuurunu daha da derinleştirmektedir.

Haftalık bir ibadet olan cuma namazı için itibarî kabul ettiğimiz zaman dilimi olan hafta, haftalık planlama şuurunu geliştirir. Bu da zamanı kavrayışımızı etkilemekle birlikte zamandan yararlanma hususu ile ilgili olarak periyot diyebileceğimiz vakit algısını ve bu vakit içerisinde yapılabilecek zamanı değerli kılabilecek işlerin planlamasını öğretmesi açısından ehemmiyetlidir.

Ramazan orucu yıllık bir ibadettir. Ramazan ve bayramlar zaman açısından bizim bir günlük bir dilimi de haftalık periyodu da aşarak yıllık periyotlar içerisinde kendimizi programlamamıza yardımcı olur, yıllık düşünmek sureti ile zamanı değerlendirme şuurumuzu geliştirir.

Hac ibadeti ise -elbette ki şartlarını taşıyanlar için ömürde bir defa farz ibadet olması itibari ile insanın özellikle buluğ çağlarından itibaren hayatının tamamını kuşatacak surette değerlendirecek kadar zengin ve yüklü plan ve programlarımızın olması gerektiğine bir işarettir; bunu haccın hikmetlerinden biri olarak algılayabiliriz. Esasen gerçek verimli insanın özelliklerinden birinin veya böyle bir insanda bulunması gereken niteliklerden birinin de -gerektiğinde- hayatına sığmayacak kadar planı, projesi, programı olan bir kişi olmasını gerektiriyor.

Zamanın daha doğrusu her bir olayın, her bir vakıanın bizim tarafımızdan gerçekleşme süreci ve vakti bilinmese dahi Allah tarafından takdir edilmiş bir süresi vardır ve Cenab-ı Allah her bir şeyin yazılı bir vadesi olduğunu ifade buyurmaktadır.

Zamanın Kur’ân-ı Kerim’de ehemmiyetini vurgulayan hususlardan bir tanesi de zaman ile alakalı Kur’ân-ı Kerim’de pek çok lafzın bulunmasıdır.

Mesela, “yevm/belli bir zaman dilimi” ancak bir önceki dilimden farklı karakteristik özellikleri taşıyan zamansal bir aşama demektir.

“Asr” özel olarak ‘ikindi’ anlamında olsa dahi ‘yüzyıllık bir zaman’dan tutunuz, ‘mutlak olarak zaman’ manası taşıyacak kadar geniş anlamlı bir lafızdır.

“Ecel” özellikle ‘bir varlığın varlık sahnesine çıkması’, -ya da tam aksi- ‘varken yok olması vadesi ve süresi’ ile alakalı bir terimdir.

“Vade” ise özellikle ‘tehdit ile alakalı muayyen bir vakt’i ifade eder.

“Kitap” da zaman ile alakalı yönü itibari ile her bir ecelin, her bir vadenin, her bir sürenin Cenab-ı Allah tarafından takdir edilmiş olması anlamına gelir.

Bir de zamanın “yevm” kelimesi ile birlikte terkip ile özelleştirildiği, özel anlam kazandığı hâller de vardır: “yevmü’d-din”, din günü, hesaba çekilme günü; “yevmu’t-telâk” karşılaşma günü; “yevmu’l-kıyâme”, kıyametin kopacağı gün gibi.

O hâlde zamanı oldukça önemsememiz gerekmektedir. Zaman o kadar önemli ve bizim tarafımızdan o kadar dikkate alınması gerekli bir unsurdur ki, kudsî hadiste Cenab-ı Allah: “Âdemoğlu bana eziyet ediyor, dehre/zamana sövüyor. Hâlbuki dehr benim. Emr (bütün işler) benim elimdedir. Gece ve gündüzü ben evirip çeviririm.” buyuruyor.2

Burada tıpkı ruhun Cenab-ı Allah’a izafe edildiği gibi zamanın da Yüce Allah’a izafe edildiğini görüyoruz. Çünkü onun mahiyetini bilmek de onu yaratan yüce Allah’ın ilmine mahsus bir bilgidir.

Cenab-ı Allah’ın zamanı kendisine izafe ettiği üzerinde düşünmeliyiz. “Zaman/dehr benim.” diyor Cenab- ı Allah. Bu zamanı en güçlü, en önemli, bizim için en kıymetli ve belirleyici unsuru olarak dikkate almamız gerektiğini, farkında olmamızın, onun değerlendirilmesi için elimizden gelen her imkânı ortaya koymamızın hayatî bir zorunluluk olduğunu göstermektedir.

O hâlde zamanı tam anlamı ile hikmetle görmek, hikmetli bir şekilde ona bakmak gerekir. Bunun için bu hikmetli bakışı birçok İslâm âlimi kısaca şöyle ifade etmektedir: “Zaman dediğimiz şey içinde bulunduğumuz andır. Çünkü geçmiş zamanı tekrar geri getirip yeniden değerlendirmemiz mümkün değildir. Gelecek ise bizim için meçhuldür. Yetişecek miyiz, yetişsek onu değerlendirecek sağlık ve afiyete, fikrî, aklî, iradî ve buna benzer onu değerlendirmek için gerekli bütün husus ve imkânlara sahip olarak zamanın kıymetini bilebilecek miyiz? Bütün bunlar belli değil, meçhuldür.

O hâlde ne geçmiş üzerinde durarak, olumlu veya olumsuz yanları ve ibretleri ile günümüze taşımaksızın geçmişte çakılıp kalarak vakit kaybetmek, ne de olup olmayacağı belli olmayan planlama dışındaki hayal ve temennilerle gelecekte kaybolmak işe yarar. Aksine bu iki tutum da hâli hazırdaki asıl sermayemiz olan, anımız olan zamanı telef etmek ve boşuna tüketmek demektir. Belki de bu hikmetle Cenab-ı Allah: “Elinize geçiremediklerinize tasalanmayasınız ve size verdiğine sevinmeyesiniz diye…” (Hadid, 23)” buyurmaktadır.

Çünkü geçmiş için üzülmek, hatta hâli hazırda elde edilen güzellikler için haddi aşan ve zamanı boşuna tüketen sevinçler bile en büyük ve en değerli sermayemiz olan zamanı boşuna tüketmek olacaktır.

Onun için Cenab-ı Allah, hepimizin bildiği Asr Suresi’nde “insanın esas özelliğinin hüsran olduğunu, bundan tek istisnanın ise zamanını iman, salih amel, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye etmekle geçirenlerin teşkil ettiğini” görüyoruz.

Evet, hüsrana mahkûm olmayan istisna insanlar arasında olabilmek için ve bu müstesnalar arasında kalabilmek için zamanımızı iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye hayatımızın temel programını teşkil etmelidir.

Rabbim hüsranda olmayanlardan eylesin.


1 Buhari, 6412; Tirmizi, 2304; İbn Mace, 4170; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2340, 3207.
2 Buhari, 4826; Ebu Davud, 5274; ayrıca bk. Buhari, 6181, 6182, 7491; Müslim, 2246.

 

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız