I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...
Yaklaşık 1990'lı yıllardan itibaren müslümanların gündemlerine kendilerinin oluşturmadıkları ve İslâmî Hareketin istikametini değiştirmek isteyen mihraklarca yönlendirilip körüklendikleri anlaşılan bir takım hususlar, hiç gereği yoktan sokuldu ve Müslümanlar, onlarla uğraştırılarak asıl görevlerinden ve sorumluluklarından uzak tutulmaya çalışıldı.
Oysa merhum Şehid Seyyid Kutb da altmışlı yıllarda bâtılcı batılı mihrakların ve onların -farkında olan ve olmayan- maşalarının müslümanları saptırıcı gündemlerle meşgul etmeyi bir yöntem olarak benimsediklerini ve bu yolla müslümanların istikametlerini bozmaya çalıştıklarını ifade etmiş ve buna:
* İslam'da sigorta kurumu nasıl olmalıdır?
*İslam hakim olursa bankalar ne olacak?
ve benzeri hususları örnek göstermişti.
1990 lı yıllarda bu kabilden yeni gündemler ortaya atılmıştı:
*Kıyametin ne zaman kopacağı bilinebilir mi?
*Mehdi'nin geliş zamanı yakın mı? Gelirse nereye gelecek? (Hatta bazıları muayyen yerleri ve belli tarihleri dahi tayin etmişlerdi.)
*Muhammed'den sonra -tabii böyle diyenler salât ve selam getirmezlerdi, ama biz onlardan farklı olarak ona binlerle salat ve selam olsun, diyoruz- nebi gelmeyecek ama rasûl gelecek, diyorlardı.
Bazıları da şunu da gündeme getiriyorlardı:
*İslâm hukukunda öngörülen hadler (yani belli suçlar için öngörülen cezalar) bizzat uygulanmaları amaç olan ve aynen yerine getirilmesi gereken emirler midir, yoksa bunlardan amaç suçları önlemek midir? Yani öngörülen cezalar tarihsel midir?
*Yahut bu cezalar gerçekten gerektiği gibi sağlam delillerle sabit olmuş mudur?
*İsra elbette olmuştur ama mirac, Kur'ân'da geçmiyor. Hem Allah'ın huzuruna defalarca in, çık da neyin nesi oluyor?
ŞİMDİLERDE SANAL OLANIYLA OLMAYANIYLA MEDYANIN DA KATKISIYLA AYNI NİTELİKTE BAŞKA KONULAR DA BUNLARA EKLENİYOR...
Meselâ :
* Mezhepler arasındaki ihtilaflar ele alınarak, her biri bir ihtilaf üzerinden istediği bir görüşü hırpalamaya kalkışıyor ve görüşlerin sahiplerini dövmenin yollarını arıyor.
*Şiilik, Maturidilik, Eşarilik, Hanefilik vs. ve bunlar arasındaki ihtilaflardan herkes uygun gördüğünü konu edinip bunun üzerinden her türlü kanaat sahipleri üzerinden türlü yargılama ve değerlendirmelerde bulunuyor, hem de İslam'ın anlaşılmamış olduğu iddiasında bulunarak bin şu kadar yıldan sonra Amerika'yı keşf ettiğini söyleyebiliyor.
*Hatta günümüzde İslâm'ın yanlış bir takım yorumlarının ve eylemlerinin de asıl müsebbibinin geçmişteki mezhepler ya da mezhep imamları olduğu ileri sürülebiliyor. -Fakat isim verilirken de her nedense ümmetin büyük bir çoğunluğunun izlediği mezheplerin ve bu mezhep imamlarının ismi veriliyor.-
ŞİMDİ SORUYORUZ:
1. Bu gündemler sahici ve ümmet olarak bulunduğumuz aşamadan çözmeden şuradan şuraya gitmemize imkân bırakmayacak türden ciddi ve acil meseleler midir?
2. Gündeme yapay olarak taşınan ya da pompalanan bu sorunları çözsek ve hatta bunları herkesin kabul edeceği bir şekilde cevaplandırmak imkânını bulsak, bunların dışında yeni bir takım yapay gündemlerin ortaya konulmayacığının teminatını kimse verebilir mi?
3. Gündeme getirilen bu soruları cevaplandırmamız halinde bunun İslâm'ın ve ümmetin içinde bulunduğu hale ne gibi olumlu bir katkısı olacaktır?
4. Bu gündemlerle tüketilen enerji, harcanan zaman ve emek, gerçekten de ortaya konulması gereken en doğru, en gerekli ve en sahici iş midir?
5. Bu gündemler ile uğraşmanın bizlere sağlaması muhtemel katkılar ile bunlar ile uğraşmanın maliyeti arasında bir karşılaştırma yapacak olursak gerçekten kârlı çıkar mıyız?
6. Bu gündemlerle uğraşmanın, bizleri ümmeti bekleyen diğer acil sorunlarla uğraşmaktan ne kadar alıkoyduğu üzerinde gerektiği kadar düşünmüş ve sıranın gerçekten de bu problemleri çözmek noktasına gelip dayanmış olduğundan ne kadar eminiz?
Ve buna benzer bir çok soru...
Merhum Seyyid Kutb katıldığı bir kongreye konuşmak için kendisine sıra gelince şöyle demişti:
"Buraya belli bir iş yapmak üzere geldi isek, hemen başlayalım. Ama yalnızca konuşmaya geldikse ben bu işte yokum."
M. Beşir Eryarsoy