• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

NEBEVİ DEVLETİN KURULUŞUNDA HACCIN ROLÜ

İSLÂM DİNÎNİN KİMLİĞİ

İslâm Dini'nin kendine has bir takım özellikleri vardır. Kâinata, hayata, insana ve bütün bunların yaratıcısına “Tevhidi” açıdan bakışı bu özelliklerinden bir tanesidir.

Hiç şüphesiz İslâm, bu bakışı dolayısıyla diğer dinlerden, başka bir anlatımla, kendisinin dışında kalan —ister beşeri kaynaklı olsun, isterse de aslı itibariyle İlâhî olmakla birlikte tahrif, tebdil ve tağyire uğratılmış inanç ve hayat düzenleri olsun— bütün düzenlerden ayrı ve üstün bir konuma sahip bulunmaktadır.

Çünkü İslâm, dünya-âhiret, din-devlet, madde-ruh ayrımını kabul etmez. Aksine “dünyayı âhiretin tarlası”olarak değerlendirir; devleti, devlet düzenini ve daha benzeri pek çok konu ve kurumu, inanç sisteminin ayrılmaz parçaları, en azından inanç düzeni ile yakından ilgili olarak kabul eder ve öyle değerlendirir. “Kayser in hakkını Kayser'e, Tann'nın hakkını da Tanrı’ya ver” demez: “göklerin de yerin de mülkü, egemenlik ve tasarrufu yalnız Allah’ındır” der. Ferdî, ailevi, sosyal, ekonomik, politik ve benzeri ilişkiler, bu ilişkilerin gerektirdiği kurumları ve bunların düzenleri ile inanç düzeni arasında en ufak ayrılık ve aykırılık görmez; maddenin ruhla, ruhun madde ile kaim olduğunu özellikle vurgular...

İslâm’ın Tevhidi bakışım ana hatlarıyla kısaca bu şekilde açıklamak mümkün…

İLÂHİ MESAJLARDA DEVLETİN YERİ

Kısaca işaret etmeye çalıştığımız bu gerçekler dolayısıyladır ki, peygamberlerin tarihine göz attığımızda onların bâtıl ve tâğûtî düzenlerin egemenliğinde yaşamayı red etmeye, bu düzenlerden yakalarını kurtararak fıtrat düzenine dönmeye. Allah’ın Şerîatı'nın egemen olduğu, beşeri hiçbir hükme itaatin söz konusu olmadığı, Allah’tan başkasının egemenliğinin kabul edilmeyerek O’nun hükümlerine aykırı hiçbir hükme itaat edilmediği bir düzeni kabul etmeye ve bu düzeni yaşatmaya insanları davet ettiklerini ve bu yolda mücadele verdiklerini görüyoruz...

Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerim’de yer alan Peygamber kıssalarını ele aldığımızda, peygamberî davetlerin iki temel nokta üzerinde odaklaştığını görürüz: “Allah’a ibadet ediniz ve bana itaat ediniz.”1

HZ. MUHAMMED (S.A.) İN TEBLİĞİNDE DEVLETİN YERİ

Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in Allah'ın rasulu olduğuna şahitlik etmek, İslâm'ın ilk rüknüdür ve bu rüknü kabul etmeyen bir kimsenin müslüman olduğundan söz edilemez. Yüce Allah’ın yaratan, rızık veren, bütün kâinatı idare eden, egemenliği bütün varlıkları kuşatan, hükmü sapasağlam ve hikmetli, her şeyi bilen ve herşeyden haberdar olan mutlak rab olduğuna iman etmenin yanında, insanlık hayatında Allah’ın hakimiyetine iman etmenin de Kelime-i Şehâdet’in kapsamına girdiği bilinen bir husustur.
Hz. Muhammed’in risâletini kabul ve tasdik etmek de, onun getirmiş olduğu Tevhîd inancına dayalı düzenini kabul ve kaynağı ve niteliği ne olursa olsun, başka her türlü inanç ve hayat düzenini red etmek demektir.

Devlet ise, —az önceden değindiğimiz gibi— İslam düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır. Hatta İslâm'ın yönetim esaslarına göre kurulmuş ve yapılanmış bir yönetim düzeni olmadan İslâm’ın sağlıklı ve eksiksiz bir şekilde uygulanmasına imkân yoktur. Bütün İslâm fukahasının ve —geçmişte ya da günümüzde olsun— bu konuda eser vermiş bütün Müslüman müelliflerin aynı şekilde anlayıp ifadelendirdikleri gerçeklerden birisi budur. Çünkü bütün İslâm Fukahâsı, Allah’ın diniyle hükmeden, İslâm hukukunu uygulayacak, cuma ve bayram namazlarını müslümanlarla birlikte edâ edecek ve ettirecek, yetim, dul ve kimsesizleri koruyup gözetecek, İslâm’ın dahilî ve harici siyasetini uygulayacak... bir halifenin başa geçirilmesi gereği üzerinde icmâ etmişlerdir... Çünkü halife ya da İslâm Devletinin Başkanı, vasisi olmayanın vasisidir. İslâm’ın hükümlerinin gereği gibi uygulanmasından birinci derecede sorumludur.

Diğer taraftan İslâm'ın hükümlerini ve İslâm Düzenini dikkatli bir şekilde inceleyen bir kimse, İslâmî bir yönetim olmaksızın bu hükümlerin uygulanamayacağını, bu düzenin sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilemeyeceğini kolaylıkla anlar.

KUR’AN’IN İNSANA SİYASAL BAKIŞI

Az önceki açıklamalarımız İslâm'ın kendi kendisini ya da müslümanın kendi akidesini ve hayat düzenini siyasal açıdan algılayışı olarak da değerlendirilebilir. Aşağıda sıralayacağımız bir iki nokta da Kur'ân’ın siyasal açıdan insana bakışının temel noktalarını müşahhas bir şekilde ortaya koyabilir:

1. Yüce Allah, başta Hz. Âdem olmak üzere onun soyundan gelenleri, “halifelik” görevini yerine getirsinler diye yaratmıştır: “Hani Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti.”2

2. Başta Peygamberler olmak üzere bütün müminler, yeryüzünde adaleti gerçekleştirmekle yükümlüdür:
“Ey Dâvûd, biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. O halde, insanlar arasında hak ile hükmet...”3

3. İman edip salih amel işleyen kullarım yeryüzünde halifeler kılacağım ve dinlerini yeryüzünde iktidar mevkiine getireceğini va’d etmiştir:
“Allah, sizden iman edip sâlih amel işleyenleri, —kendilerinden öncekileri halife yaptığı gibi— yeryüzünde elbette halife yapacak, kendileri için beğenip seçtiği dinlerini iktidar yapacaktır, diye va’d etti...”4

4. Müminleri yeryüzünde iktidara getirdiği taktirde onların nasıl davranacaklarım da şu şekilde dile getirmektedir:
“Onlar (öyle müminlerdir) ki, onlara yeryüzünde iktidar verdiğimiz taktirde namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyi olanı (mârufu) emr ederler, kötü ve çirkin olan (münker) den de vazgeçirirler...”5

DEVLET ALLAH’IN DİNİNİN AYAKTA DURMASI İÇİN ÖNGÖRÜLMÜŞ ESAS BİR VASITADIR

İslâm, hükümlerinin uygulanmasını vicdana terk etmez ve yalnız başına vicdanı yeterli görmez; bunun için gerekli öğütlerin verilmesiyle herşeyin bittiğini, yapılacak başka birşey kalmadığı düşüncesini de red eder.

Bunun için yüce Allah “kendisinde insanlar için pek çok menfaatlerle çetin bir güç bulunan demiri indirdiği” gibi, “Kitâb’ı ve Mizanı” da indirmiştir.

“Allah, hak ile Kitâbı ve mizanı indirendir”6

“Andolsun peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik. İnsanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla birlikte Kitâb'ı ve Mizanı da indirdi. (Ayrıca) kendisinde çetin bir güç ve insanlar için de menfaatler bulunan demiri de indirdik...”7

Her iki âyette de geçen “Kitâb” ve “Mizân”ın rasûllerin neden gönderilmiş olduklarını açıkladığı gibi; Rasûllerin gönderiliş hikmetinin de Allah’ın Kitâbı’ndan ve Peygamberinin Sünnetinden kaynaklanan Allah’ın hükümlerini uygulamak ve adaleti gerçekleştirmek olduğunu da ortaya koymaktadırlar.

“Demir” ise, Allah'ın yolundan eğrilenlerin Allah'ın emrine dönüşlerini sağlamaya yarayan siyasal güç ve devlet otoritesi demektir.

O halde; Allah Resullerini Kitâb ve Mizan ile insanlar adaleti uygulasınlar diye göndermiş, “çetin bir güç” kaynağı olan “demir” ise, Kitâb'ın uygulanışının ve insanlar arasında adaletin sağlanmasının bir teminatıdır.

DEVLET VE HACC

“Haccın Nebevi Devletin Kuruluşundaki Rolü”nü ortaya koyabilmek için İslâm Devleti’nin Hacc ile ilişkisinin açığa çıkarılması gerekmektedir:

“İnsanlar için yeryüzünde konulmuş ilk ev, Mekke'de olandır...”8

O halde haccın uzun ve köklü bir geçmişi bulunmaktadır. Çünkü bu Ev'in ilk temellerini atan ve yükseltenler Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail'dir:

“Hani İbrahim ve İsmail Ev’in temellerini yükseltiyorlardı...”9

Ev’i inşâ etmeleri, kişisel kanaatlerinden veya kendilerinin şahıs olarak böyle bir şeyi gerekli görmelerinden kaynaklanmıyordu:

“Hani biz İbrahim’e Beyt'in yerini göstermiştik...”10

Kur'ân-ı Kerim’in 22. Sûresi olan el-Hacc Sûresi’nde, 25-38. âyetler arasında Haccın tarihini, yüce hedeflerini, insanlararası eşitliğin hacdaki muhteşem tecellisini konu alan oldukça değerli bir bahis vardır. Aynı şekilde burada Hac’da zulme kalkışanlar, Allah'ın azâbı ile tehdid edilmekte, Allah’tan korkan ve O’nun tayin ettiği sınırlara riayet edenler de müjdelenmektedir. Allah’ın Kitâbı dışında hiçbir sözde eşi, benzeri bulunmayan emirler ve irşâdlar yer almaktadır... Allah'ın Saygıdeğer Beyt’inden iki kere de “el-Beyt el-Atık” diye söz edilmektedir. (Âyet: 29 ve 33) âyetlerden öğreniyoruz. Burada “el-Atîk” lafzı yanında Taberi ve İbn Kuteybe gibi birçok müfessirin de işaret ettiği gibi, her türlü büyüklük taslamaktan uzak kalınan, anlamına gelmektedir… Demek oluyor ki bu “Ev” insanların insanları köleleştirmeleri asla söz konusu olmadığı, müstekbirlerin zayıfları sömürmelerine imkan bulunmadığı tam ve eksiksiz bir hürriyetin, insanlar için mümkün olan ve azami boyutlardaki bir hürriyetin anıtıdır.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, haccın mutlaka gerçekleştirilmesi gereken hedefleri vardır. Peki bu hedefleri kim ve hangi yollarla gerçekleştirecektir. Bunun cevabını ise hemen bundan sonra gelen 39, 40 ve 41. ayetlerden öğreniyoruz. Bu üç âyet bizlere bu hedefleri gerçekleştirecek olanların, Allah’ın kendilerine yeryüzünde iktidar verdiği kimseler olduğunu, bunun için de gerekmesi halinde cihâd'ın en önemli araçlardan, birisi olarak öngörüldüğünü öğretmektedir.

Bu hızlı gözatıştan şunu öğreniyoruz: İslâmî Devletin kuruluşunda haccın oldukça önemli bir rolü bulunduğu gibi; hac ibâdetinin yüce Rabbimiz'in istediği şekil ve boyutlarda edâ edilebilmesi için de İslâmî Devlet’in var olması vazgeçilmez temel prensipler arasındadır...

İSLÂM DEVLETİ’NİN DOĞUŞ MÜJDESİ: AKABE BEY’ATLERİ

“Nebevi Devlet’in Doğuşu”nda Haccın rolünü açıklığa kavuşturabilmek için Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in hayatının bir yönüne ışık tutmamız gerekmektedir.

Vâkidi şöyle demektedir:

“Rasûlullah(s.a.v) Mekke'de üç yıl gizli davet yaptı. Sonra dördüncü yıl açıkça dâvete koyuldu. On yıl süreyle insanları İslâm’a davet etti. Her yıl hac mevsiminde hacılar arasına, katılıyor, kaldıkları yerlerinde onları ziyaret ediyordu. Aynı ziyaretlerini Ukâz, Mecenne ve Zu'l-Mecâz panayırlarında da yapıyordu. Rabbinin mesajını iletebilmek maksadıyla kendisini korumalarını onlardan istiyor, bunun karşılığında kendilerine Cenneti vaad ediyordu. Kendisine yardım edecek ve olumlu cevap verecek kimse bulamıyordu."11

Bu ifadeler açıkça şunu ortaya koyuyor: Hac Mevsimlerinde kabileleri İslâm’a davet etmesindeki ana sebep, —risâletine iman etmekten sonra— kendisini ve müminleri, davetin düşmanlarına karşı korumalarıdır. Rasûlullah (s.a.v)’ın siretinden bu “koruma”nın asıl anlamının, kendi liderliğinde bir İslâm Devleti’nin kurulması olduğunu anlamaktayız,

Rasûlullah, bu şekilde Arap kabilelerini İslâm’a davet etmeyi aralıksız bir şekilde sürdürmeye devam etti... Sonunda Akabe Bey’atleri —siret kitaplarında açıklandığı üzere peşpeşe gerçekleşti... Nihayet el Bera b. Ma'rür'un liderliğinde Ensâr, Rasûlullah ile Akabe'de son Bey’ati yaptılar. İkisi kadın olmak üzere yetmiş beş kişi idiler. Allah Rasalü’nü ve hicret edecek diğer müminleri, kendilerini ve çoluk-çocuklarını korudukları gibi koruyacaklarına dair söz verdiler. O gece ona ilk beyat eden el-Bera bin Mar’ur oldu. Allah Rasûlü de onlar arasında oniki nakib (temsilci ve Medine’deki İslâmî Hareketin seyrini yönlendirmekle görevli bir anlamıyla da âmir) seçti. Bu yetmişbeş kişi topluca Medine'ye vardıktan bir süre sonra da Allah Rasulü Mekke'deki Müslümanlara, doğuşu oldukça yakınlaşmış İslâm Devletinin ilk beşiğine hicret etmelerine izin verdi.12

Putperest geleneklerle bozulmuş ve hatta tanınmaz bir hale gelmiş şekliyle dahi haccın, Nebevi Devlet’in doğuşunda büyük bir rolünün olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi Kureyş’in ileri gelenleri, ilâhlarını kötülememesi şartıyla, Allah Rasûlü’nü başlarına geçirmeyi teklif etmişler, o da İslâm’ın üstünlüğünü kabul etmeyen, Allah’ın mutlak hakimiyetini tanımayan her türlü anlaşma teklifini red etmişti. Bu bakımdan kendisine bey'atte bulunanlardan, “hoşlarına giden ya da gitmeyen konularda itaat etmelerini” istediği gibi, “yanlarına hicret ettiği taktirde kendilerini, kadınlarını ve çocuklarını korudukları gibi de koruyacaklarına” dair söz almış ve bunun karşılığında da kendilerine Cenneti vaad etmişti.13

NEBEVİ DEVLETİN ORTAYA ÇIKIŞI

Akabe Bey'atleri sonucunda İslâm’ın Medine’de yayılması üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), Mekke’de büyük sıkıntılarla karşı karşıya bulunan müminlere Medine’ye hicret etmeleri için izin verdi. Ancak önceleri bu işin üzerinde pek durmayan Mekke'nin müşrik ileri gelenleri işin sonunun nereye varacağını anlamakta pek gecikmediler, işte bu konuda merhum ibn Kâyyim el-Cevziyye şunları söylemektedir: “Müşrikler, Rasûlullah (s.a.)'ın ashâbın hazırlanıp Medine’ye gittiklerini, çoluk çocuklarını ve servetlerini alarak Evs ve Hazrec Kabilelerine sığındıklarını, bu kabilelerin de beşeri güç ve harp gücü itibariyle küçümsenmeyecek derece olduklarını görünce, Allah Rasûlü’nün de onların yanına giderek, artık onun hakkından gelemeyeceklerinden korkmaya başladılar ve bu korku ile durumu danışmak üzere Dâru’n-Nedve’de toplandılar..."14

Kureyş’in neden toplandığı gayet açıktır. Çünkü onlar çok kısa bir süre sonra Müslümanların ne derece güçleneceklerini az çok kestiriyorlardı. Peygamber (s.a.) Medine'ye hicret edecek olursa, Evs ile Hazrec arasındaki bütün anlaşmazlıkların son bulacağını biliyorlardı. Hatta Medine'de İslâm'ın yayılması ile birlikte anlaşmazlıkların büyük bir kısmı kendiliğinden son bulmuştu. Diğer taraftan Mekkeli müşrikler, Medine'de bugün için “siyasal boşluk” diye adlandırabileceğimiz bir otorite boşluğunun bulunduğunu, Hz. Peygamberim hicretiyle bu boşluğun kendisi tarafından doldurulacağını, böylelikle Müslümanların kendileri için eskisinden daha büyük bir tehlike ve kolay kolay karşı konulamayacak bir güç haline geleceklerini de anlamışlardı. Eğer Hz. Muhammed (s.a.v) Medine’ye hicret etmeye muvaffak olursa, Mekke'nin Medine karşısındaki ilk hedefi teşkil edeceğini anlamak da büyük bir zihni çabayı gerektirmiyordu.

Onlar bütün bunları çok iyi anlamışlardı. Bu bakımdan şeytana taş çıkartacak derecede haince ve kurnazca bir yolla Hz. Peygamber’in varlığına son vermedi planladılar. Yüce Allah'ın şu buyruğu söz konusu danışmaya işaret etmektedir: “Bir zamanlar o kâfirler, seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri, yahut seni çıkarmaları için tuzak kuruyorlardı.”15

Ancak Allah Rasûlü Medine’ye hicret etmeye, orada Müslümanların kendisi etrafında birleştirerek onlara siyasal bir kimlik ve yapı kazandırmaya muvaffak oldu. Böylece Rasûlullah, Mekke’deki daveti boyunca arayıp durduğu, kendisinin ve Allah'ın dininin gerçek bir himayeye kavuşması şeklindeki belirli bir hedefinin gerçekleştiğine şahit oluyordu. İslâm, devletsiz bir davet aşamasından, devlete sahip olmanın avantajlarını elde tutma dönemine geçiyordu... Bu devlette anlaşmazlıkların çözüm şekli ise imanın öngördüğü bir şekil olarak yüce Allah tarafından şu şekilde vurgulanıyordu:

“Eğer herhangi bir şey hakkında çekişir iseniz, onu Allah’a ve Rasûle döndürün. Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız (böyle yapacaksınız). Böylesi hem daha hayırlı ve hem de sonuç itibariyle daha güzeldir."16

Hz. Peygamber, Medine'ye hicret ettikten sonra, Mescid’i inşâ etmek, Muhâcir-Ensâr kardeşliğini gerçekleştirmek ve Medine’nin çevresinde bulunan Arap olmayan kabileleri de yeni doğan İslâm Devleti’nin otoritesini kabule davet edip bunda başarılı olmak, bunu da yazılı olarak belgelendirmek17 gibi son derece önemli faaliyetlerle İslâm Devleti’nin itikadı, sosyal, siyasal ve beşeri esaslarını oldukça ileri bir düzeyde güçlendirmiş, sağlamlaştırmış oluyordu.

Bütün bunlardan sonuç olarak şunlar çıkıyordu: Medine İslâm Devleti’nin coğrafi sahası Medine ve çevresidir. (Bu çevre her geçen gün genişlemiş ve Rasûlullah (s.a.)’m vefatı sırasında hemen hemen Arap Yarımadasının tamamını kapsamıştı.) Bu devlete egemenliğin kaynağı Allah’ın Şeriati’dir. Allah Rasûlü hem peygamber ve hem de devlet başkanı sıfatıyla bu şeriatı bir taraftan tebliğ ediyor, diğer yandan da uygulanması için gereken ne ise onu yapıyordu. Bu devletin insan unsurunu Muhâcir ve Ensardan teşekkül eden müminlerle, —dini karakterdeki taabbüdı bir takım mükellefiyetlerden muâf tutulan— gayr-i müslimler meydana getirmekte idi ve bu devletin kelimenin tam anlamıyla bağımsızlığı mevcuttu...

GEÇMİŞTE VE GÜNÜMÜZDE HAC - DEVLET İLİŞKİSİ

Bütün bu açıklamalardan şu gerçekler ortaya çıkmaktadır:

1. İslâm Dâveti ilk gününden beri Allah’ın diniyle hükmeden bir ümmet, Allah’ın dininin egemen olduğu bir devlet ortaya çıkarmayı hedeflemişti.

2. Böyle bir ümmetin oluşturulmasında ve bu devletin ortaya çıkartılmasında Haccın gözardı edilemeyecek kadar büyük ve önemli bir rolü olmuştur.

İslâm Tarihine baktığımız taktirde Haccın İslâmi vakıayı, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel açıdan gerçek bir şekilde yansıttığını görürüz.

Günümüzde hac farizasının eda edilişi sırasında ortaya çıkan tabloya bir göz attığımız taktirde, acı vakıamızla karşı karşıya kalırız: Darmadağın, hakları ellerinden alınmış, emperyalizmin kuyrukçuluğunu yapan tâğûtların egemen olup yönettiği bir ümmet; dinini bilmeyen, hak ve hürriyetleri verilmeyen, birbirini anlamayan bir ümmet... Kısacası İslâm'ın kabul etmediği, razı olmadığı ve aslâ onaylamayacağı bir vakıadır, bu...

Bununla birlikte tarihte ibret alınacak hususlar çoktur... Peygamber (s.a.v) de aynı şekilde İslâm’ın kabul edemeyeceği şekilde edâ edilen bir hac ile karşı karşıya idi. O kadar ki, onlar haccı bilinen vakitlerinden başka zamanlara almış, Allah için ihlâsla edâ edilmesi gereken bu ibâdete putçu gelenekleri katıp karıştırmış bulunuyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.v), haccın o çekimden bile yararlanmasını bilmiş, haccın İslâm Devleti’nin kuruluşunda oldukça büyük ve önemli bir rol oynamasını sağlamıştır. Acaba günümüz Müslümanları da haccın mevcut vakıasından yararlanabilirler mi? Haccın bu vakıasına rağmen, ondan İslâm’ın kendilerinden istemiş olduğu hedefler doğrultusunda yararlanmak imkânını elde edebilirler mi? Müslümanların gayrete getirilmesi, izlemeleri gereken yolun ne olduğu konusunda aydınlatılmaları mümkün olamaz mı? Şunu bilmemiz gerekir ki, haccın her bakımdan İslâm'ın istediği kimliği ile edâ edilebilmesi, ancak bütün Müslümanları çatısı altında toplayan bir İslâm Devleti’nin varlığı ile mümkün olabilecektir. Hacc, bu yüce ve mümin için paha biçilmez değerdeki bu anlamlı hedefi gerçekleştirebilecek en önemli araçlardan değil midir?..


NOTLAR

1. Mesala bk. eş-Şuara, 26/10-227

2. el-Bakara, 2/30

3. Sâd, 38/26

4. en-Nur, 24/55

5. el-Hacc, 22/41

6. eş-Şûra, 42/17

7. el-Hadid, 57/25

8. Al-i İmran, 3.96

9. el-Bakara, 2/127

10. el-Hacc, 22/26

11. İbn Sa'd, Tabakât, Beyrut, t.y., II, 216; İbn Kayyım, Zad'ul Mead, Beyrut, 1405/1985

12. bk. ibn Sa'd, a.g.e., II, 222-6; İnb Kayyım, a.g.e., III, 44-7

13. bk. Bir önceki notta gösterilen yerler

14. İbn Kayyım, a.g.e., III, 50; ayrıca İbn Sa'd, a.g.e II. 226-7.

15. Enfal, 8/30

16. en-Nisa, 4/59

17. Bu belgenin tam metni için bk. Dr. Muhammed Hamidullah, el-Vesiiku's-Siyasiyye, Beyrut, 1389/1969, s.39 vd. Aynı zamanda bu vesikanın yer aldığı bütün kaynakların bir listesi de burada verilmiştir.

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız