• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

EGEMENLİK VE DEMOKRASİ TARTIŞMALARI ÜZERİNE

Bismillahirrahmanirrahim

Egemenlik meselesi insanlığın gündemine yeni gelen bir mesele değildir. Bu mesele Hz. Adem (as)’ın cennette yaratılıp cennete yerleştirildiği tarihten itibaren insanlık gündemindedir. Egemenlik konusu insanın hidayet ve dalâlet noktalarından en önemlisidir ve üzerinde en çok durulması gereken noktadır. 

Şeytan Cenab-ı Allah'ın huzurunda verdiği taahhüdünde “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Ar'af; 16-17) diyerek aslında insanları Allah’ın egemenlik alanından alıp kendi egemenliği altına sokacağını ve onlar üzerinde istediği gibi tahakküm kuracağını ifade etmektedir. 

Kuran-ı Kerim'in ifadesi de şu şekildedir: “Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (Şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü (sultası/egemen olma otoritesi) yoktur”. (Nahl; 99) Kıyamet gününde kendisine tabi olanlardan uzaklaşacağını ifade ederek “Benim size karşı bir gücüm (otoritem/sultam) yoktu. Ben, sadece sizi (inkâra) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz.”(İbrahim; 22) diyecektir. Yasin suresinde egemenlik meselesinin oldukça hassas ve can alıcı noktası vurgulanarak şöyle denilmektedir: “Ey Âdem oğulları, «Şeytana tapmayın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmandır, Bana ibâdet edin. İşte dosdoğru yol budur» diye size emr etmedim mi?” (Yasin; 60-61) 

Şeytana ibadet etmeyin bana ibadet edin diyor çünkü Allah için izlenmesi gereken veya ona ulaştıran dosdoğru yol budur. 

Resulullah aleyhissalatu vesselam Efendimizin Veda haccında ifade ettiği gibi şeytan, nihai manada insanları küfre götürecek şekilde hakimiyeti altına almasa bile kısmî bir hakimiyete de razıdır. Peygamberimiz Veda haccında şunu söylemektedir: “Ey insanlar! "Muhakkak ki şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsınız bu da onu memnun edecektir.” O halde Dinimizi korumak için bunlardan da sakınmalıyız.

Hakimiyetin meşruiyetini kabul etmek iman ve küfrü belirleyicidir. Kâinatta ve beşer hayatında Allah'tan başka egemen kabul etmemek, hüküm koymanın ve yasamanın yalnızca Allah'a ait olmasını kabul etmek imanın gereğidir. Bu yetkinin kısmen veya tamamen Allah'ın dışında herhangi bir varlıkta olduğuna inanmak, buna itikat etmek ve bunu kabul etmek ise küfürdür. Burada fıkhi meselelere ve ayrıntılara girerek cehalet ne kadar muteberdir ne kadar değildir gibi konulara girmek istemiyorum. Bu ayrı bir konudur ancak şunu unutmamamız lazım ki bir kimsenin Allah'ın hakimiyetini kabul ettiğini veya reddettiğini, şeytanın hakimiyetini kabul veya reddettiğini tespit edeceğimiz zaman nasıl ki iman ve küfür kati deliller ile hükme bağlanıyorsa elimizde mutlaka kat’i delillerin olması şarttır. Bu titizliği hüküm verme durumunda olan herkesin göstermesi lazım. Bu meselede hüküm vermek, meselenin teorik çerçevesini çizmek kadar kolay değildir. 

Kur’an-ı Kerim’de konu ile alakalı ayetlerin özeti şudur: Nasıl ki Cenab-ı Allah kainatta ve kainatın kanunlarında kendisi ile münazaa edilemez, tartışılamaz ise, mutlak egemen ve hüküm koyucu ve belirleyici ise, yani kısaca kevnî ve tabii şeriatı belirleyen Allah ise beşeriyetin tabi olmak ve tercih etmek durumunda olduğu şeriatı tespit ve tayin etmek te Cenabı Allah'a aittir.

 

Cenab-ı Allah bu hakkını Resuller aracılığı ile insanlara tebliğ etmiş ve insanlığın bu hâkimiyete gerektiği gibi boyun eğmeleri için çağrıda bulunmuştur. Bu çağrıyı kabul edenler mümindir, reddedenler ise elbette ki iman çerçevesi içerisine giremeyen kâfirlerdir. Cenab-ı Allah ibadet tarzımıza, namazı nasıl kılacağımıza, orucu nasıl tutacağımıza, kayıtsız ve şartsız kendisi belirleme hak ve yetkisine sahip ise hüküm koymuş olduğu her meselede de durum böyledir. Miras dağıtımından tutun faizin haram olmasına, kadının tesettürüne varıncaya kadar, toplumsal, ailevî ilişkiler, ahlakî ilişkiler ile ilgili helal, haram, farz ve diğer hususlar dahil her şey, “Hüküm Allah’ındır.” (Yusuf; 40) ayeti kerimesinin gereğidir. Ve böylece İslam'da hakimiyet en kapsamlı şekliyle tasavvur edilmiştir. 

İslam; Allah'ın dışında otorite kabul eden ve onun dışında bir hakimiyeti kabul eden bütün laik sistem ve yaklaşımlarla ister siyasi olsun ister ahlaki olsun ister başka bir çerçevede, hiçbir zaman bir noktada buluşması ve bir araya gelmesi mümkün değildir. 

Peki, Cenab-ı Allah'ın indirdiği hükümlerle hepsi bazı hallerde hayatımız için yeterli olmuyor yani insan hayatındaki çeşitlilik bazen birebir şer’i hükümlerde karşılığını bulamıyor ise bu durum nasıl halledilecek? İslam’ın bu konuda getirdiği siyasi ve fıkhi müesseseleri vardır. Bunlardan biri istişaredir bir diğeri içtihattır. Her ne kadar istişareye siyasi diyorsak da aslında istişare, Müslümanın birey hayatında, ailede, toplumda ve siyasi yapılanmada geçerli olan bir ilkedir. Ancak istişarenin ağır basan karakteri siyasi olduğu için buna siyasi bir anahtar adını veriyoruz. 

İctihat, siyaset dahil muayyen şer'i hükümlerin bulunmadığı alanlarda yetkin İslam ulemasının gereken incelenmeleri ve araştırmaları yaparak, gerekli kıstaslara dikkat ederek yeni gelişen hadiseler karşısında hüküm koymaları, çözüm üretmeleridir. Müslüman fert ve toplum hayatında, hayatın bütün renklerinde ifade yerindeyse şer’i açık nasların ve hükümlerin bıraktığı boşluklar İslam'da fukahânın içtihadı ile yine yetkin İslam görevlilerinin İslam fıkhına uygun yapacakları istişare ile çözümlenecektir. 

İslam’ın iki tane en önemli esası vardır. Bu esaslardan birincisi hakimiyetin kayıtsız ve şartsız Allah'a ait olmasıdır. İkincisi ise açık hükümlerin bulunmadığı boş alanların istişare veya içtihat ile doldurulmasıdır. Böylelikle İslam kıyamete kadar beşeriyetin meselelerini çözmek iddiasını ortaya koymuş olmaktadır. 

***

Bugünkü şartlar içerisinde Müslümanlar sadece demokratik söylem kullanarak kendilerini ifade etmek gibi bir zorunluluk ve çaresizlik içerisinde midirler veya böyle bir mecburiyet altında mıdırlar? 

Asl olan her zaman için unutmayalım ki, Müslümanların kendilerini yine kendi dilleriyle, kendi kavramlarıyla, kendi terim ve kelimeleriyle ifade etmeleridir. Ancak tebliğ sürecinde eğer meramınızı izah etmeye imkân vermeyecek kadar baskı varsa, mesajınızı yalın bir şekilde başka kavramları da kullanmanız halinde muhatabını da iletişim imkânınız varsa ve zarar vermeyen az fireler veya göz yumulabilir bazı fireler bulunuyorsa o zaman ödünç kavramlar belki geçici olarak veya zaruret gereği (tebliğ zarureti gereği) kullanılabilir.

Bu gibi zaruretler dolayısıyla böyle bir tercihte bulunan Müslümanların durumlarını iyi değerlendirmemiz gerekir. Öyle bir zaruret karşısında kalan insanlar için “İslami kavramları terkettiler, çizgilerinden saptılar” gibi değerlendirmelerde bulunmamak gerekir. Özellikle ümmetin Arapça konuşan mensupları, Müslüman kardeşlerimiz, genelde “demokrasi” kelimesini kullandıkları zaman, hüküm koyma yetki ve selahiyetini Allah'tan başka kimsede görmemek şartıyla seçimle çoğunluğun tercihi ile başa gelmeyi kastederler. 

Böyle bir ifadelendirmeye gitmelerini de genelde muhatapların bizim kavramlarımızı anlamakta sıkıntı çekmiş olmalarına bağlamaktadırlar. Dolayısıyla bizim de zaruret gereği bu tercihte bulunmuş Müslüman kardeşlerimizi anlamak için çaba göstermemiz, onlara bu manada anlayış göstermemiz icap ediyor. Çünkü İslam davasını güden hiçbir Müslüman kullandıkları ifadelerin asli anlamı ne olursa olsun Allah'ın hükmünün bir kenara itileceği başkasının hükümlerinin ve egemenliklerinin kabul edilebileceği bir sistemi İslam'a monte etmeyi veya İslam'a bir şekilde iğreti olarak yapıştırmayı asla kabul etmez ve düşünemez. 

Biz bu konuda ne kadar hassas isek diğer Müslüman kardeşlerimiz de en azından bizim kadar hassastırlar. Bunu böyle bilmemiz ve kabul etmemiz gerekiyor. 

Herkes içinde bulunduğu şartları kendisi tespit etmekten sorumludur. Bize düşen sorumluluk ise hakkında değerlendirme yapacağımız kardeşlerimizi evvela doğru anlamaya, onların bu şekilde konuşup hareket etmelerine iten sebeplerini gerçek manada doğru bir şekilde yorumlamaya ihtiyacımız vardır. 

Fakat ben –özellikle belirtmeliyim ki- metodik olarak hiçbir zaman hiçbir ideolojinin ve inancın başka ideoloji ve inançlardan ödünç kavramlar alarak kendisini ifade etmesinin sağlıklı olacağını kabul edemiyorum. Bu zaten dil mantığı açısından fikir, inanç ve ideoloji açısından da tutarlı bir yaklaşım değildir.

Mehmet Beşir Eryarsoy

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız