I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...
İslâm dünyası diye yek pare bir birlikten söz etmenin mümkün olmadığını da bilerek, mevcut ehl-i İslâm’a, tarihin kendisine açmış olduğu fırsatı ve ahvalin yüklemiş olduğu sorumluluğu hatırlatmak istiyorum. Bu hususta ümmetin avantaj ve imkanlarını gündeme getirerek, bunların kullanmasının gerektiğine vurgu yapmak istiyorum.
Son ve mükemmel din İslâm, tüm zamanların ve peygamberler kervanının bütün birikimlerinin sonucudur. İslâm, insanlık için daima elzem olan hükümlerin tümünü ihtiva eder. Yeryüzünde olmakta olan her iyi ve salih amel, insanlığın yararına yapılan her şey, İslâm’ın bizzat kendi anlayışına uygundur. Çünkü eşyanın aslı mubahtır. Fıtrî olan hem insanîdir hem İslâmî’dir. İslâmlık; insaniyet-i kübradır, açık ve sarih nasla çelişmeyen her icat, her yenilik İslâm dairesi içindedir.
Bugünün dünyasını anlamak, dünyayla iletişime geçmek, bu dünyanın doğrularını teyid ve tasdik etmek, yanlışlarıyla mücadele etmek Müslümanın vazifesidir. Bu vazifeyi ifa için mevcudu sakin ve adil bir şekilde tahlil etmenin yanında, ümmete ait değerlerin insanlığa katacağı katkıyı da hem görmek hem de göstermek gerekecektir. Ehl-i İslâm, sahip olduğu imkanları tekrar be tekrar hatırlamalı ve yeni imkan alanlarını genişletmenin yollarını aramalıdır. Ehl-i İslâm’ın yeterince istifade edemediği imkanlarından bir kısmını şöylece sıralamak mümkündür;
İman Bulunmaz Bir Hazine Bunu Fark Edelim
İslâm dininin temel direği imandır. İman, ilk önce Allah’a inanmak ve O’na güvenmekle başlar. Allah’a imanın bir devamı da ahirete imandır (diğer iman esasları da bunları takviye eder, açıklar ve bunları yerli yerince oturmasını sağlar). Allah’a iman kişinin keyfine göre olamaz. Nasıl inanılması lazımsa onu da bize Allah, Kur’an’da ve Rasulü’n diliyle bildirmiştir. Allah’a iman, bizim emniyette olmamızı sağlar, sırtımızı her şeyi var edene dayanma gibi bir sağlamlığımız vardır. Bütün olup bitenlerden sonra her şeyin hakimi mutlak güç sahibi olan Allah hükmünü verecektir. O’nun takdirine rıza göstermek kadar itminana eriştirici bir şey olamaz. Buna dayanan geçiciliği değil kalıcılığı esas alır.
Ahirete iman ise düzgün yürümemizi sağlayacak bir imkan ve güvencedir. Ahirete imana adaletin sağlanmasında en büyük etkendir, zahiri delil ve belgeleri aşan bir kontrol mekanizmasını oluşturur. Hakim hüküm verse de ahirete inanan kişi kendi vicdanına danışır ve kendine ait olmayan bir hakkı asla kabul etmez. Çünkü ahirette bunun bedelini ödeyeceğini bilir. Ayrıca, hakkı haykırmaktan da çekinmez. Yine bilir ki haksızlığa karşı susan dilsiz şeytandır. Ticaret yaparken, imalat yaparken hep ahireti merkeze koyar ve daima hakka riayet eder. Üstüne düşen ne ise onu yerine getirir. Taşkınlık yapmaz, zulüm yapmaz, boyun eğmez, pısırık yaşamaz, olmakta olanlara müdahildir. Her bir fert aynı zamanda devleti de murakabe eder, çünkü zalim sultana karşı çıkar ve öldürülürse şehitlik mertebesine ulaşacağını bilir.
Böyle bir hazine muhafaza edilmeli ve güçlendirilmelidir. İmana malik olan, kimseye bende olamaz, makama mevkie itibar etmez, tabasbus etmez, hak bildiğini söyler, hem sorgulayıcıdır hem düzgün işlemekte olana yardımcıdır. Hata arama ilk işi değildir, ama gördüğü sınır ihlallerini asla affetmez. Allah’ın hududu çiğnendi mi ateş parçası olur, şimşek gibi tepesine biner nadanların.
Bu iman fertten başlayarak topluma şekil vermeye başladığı an problemlerin azalacağını müşahede edebiliriz. Hele bu iman ve ondan doğan anlayış devletleşti mi o zaman yeryüzü adaletle tanışır. Ehl-i İslâm imanın bu gücünü görmeli, sadece maddî varlığa güvenmemelidir.
Erdemin, ahlâkın, huzur ve sükûnun, diğerkâmlığın, insanîliğin temeli imandır. İmandan arındırılmış bir ahlâk, ahlâk değil ona başka bir ad bulmak gerekecektir. İslâm dünyası en başta sahih bir imanı ferde ve topluma aşılamalı ve işin merkezine oturtmalıdır. Bunu basit bir iş görmemelidir. İmanı kuvvetlendirebilirse her türlü taşkınlığın önünü almış olur. Tekfirden, sığlıktan, nas dışı ve akla muğayyer tutum ve davranışlardan emin olur.
Haksızlığa boyun eğmediği gibi haksızlığa karşı çıkacağım diye de haddi aşmaz. Sadece ve sadece üstüne düşen vazifeyi ifa eder. Bu itminan Allah inancının fiili hayatta tezahürüdür. Özüyle, itikat ve düşüncesiyle hayatını birleştirir ve ikisini tefrik edemez kıvama getirir. Böyle bir anlayış sahibinden düşmanına ve dostuna muamelesinde mahza adalet zuhur eder. Bu çağın en anlamadığı şey de budur, Müslümanlar bunu anlasalar bozguncuların işi zorlaşır.
Tarihi Kültür Mirasına Sahip Çıkmak
İnsanlık tarihi boyunca sahih düşünce ve salih amel İslâm’ın mirasıdır. İnsanlık Hz. Adem ve Havva annemizle başlar. İlk insan ve ilk peygamber Adem (a.s.)’dır. Müslümanlar bütün peygamberlere iman ederler, hepsinin ana davasının bir olduğuna inanırlar. En son ve mükemmel din İslâm’dır. İslâm insanlık tarihinin mirasına varis olduğu gibi insanlığın geleceğinden de sorumludur.
Hz. Muhammed’in bi’setinden bugüne birikmiş çok özel ve bize gelişinde şek ve şüphe olmayan bilgi ve tecrübe var. Gerek Kur’an’ın bize gelişi ve gerekse hadis-i şeriflerin bize ulaşma yolları tüm imkanlar kullanılarak üzerinde titizlikle durulmuş ve büyük bir hazine oluşturulmuştur. Ayrıca din Allah tarafından korunmaktadır.
Son din muhafaza edilmiş ve kıyamete kadar da özünü, esasını koruyacaktır. İnsanlığın son duracağı yerdir. İslâm’dan daha mükemmel bir nizam/din gelmeyeceği için insanlığın bütün ihtiyaçlarına koyduğu esaslarla cevap verebilecektir. Bu inanç ve esasları toplumun hayat damarlarına ilka etmek Müslümanların görevidir.
Batı esatirini kültür saymak ve İslâm bilim ve kültürünü küçümsemek hastalığından ümmetin kurtulması mecburi hale gelmiştir.
Ayrıca İslâm müsbet bilimini de es geçmemek gerekir. Batı bizden aldığını değiştirerek kendine mal ederek bize geri veriyor, kadirşinaslık yapıp bizden aldığını da söylemiyor. Kendi geçmişimize tam anlamıyla sahip olabilirsek, neler yaptığımızı detayıyla bilebilirsek, batının ilmi nasıl saptırdığını da izlemiş olacağız. Batı ve doğu bizden aldıklarının fıtratını bozarak kendi değer/değersiz yargılarına göre insanlığın aleyhine olacak şekilde sunuyor.
Hem sosyal hem teknik gelişmelerin temeli İslâm kültürünün hakim olduğu dönemlerde atılmıştır. Bütün olumu gelişmeler, her hangi bir peygamber döneminde olmuştur ve o bizim mirasımızdır.
Ümmet kültürüne sahip çıkmak için Kur’an kıssalarını, hadislerdeki bize sunulan bilgileri iyice tetkik edip onlardan -İslâm’ın hassasiyetlerine riayet ederek- hikaye, roman, film, karikatür, çocuk hikayeleri, masallar üretebilir. Tarih, sosyoloji, astronomi, fizik, kimya, tıp vs. bütün disiplinleri bu gözle tekrar ele almalıdır.
Ayrıca sosyal bilimler ile fen bilimlerini ayırma gibi zihni laisizme kapı aralamamalıdır. Sosyal bilimler arasında da İslâmî ilimler ve diğer sosyal ilimler gibi ayrımlar zihin karmaşasına ve ikileme sebep olur. Müslüman, iman perspektifinden hareketle ne gerekirse onu yapabilir.
Bu meyanda bir şeye daha dikkat etmeliyiz, o da şudur: Müslüman olmayanlardan din öğrenemeyiz/öğrenmemeliyiz, çünkü hilekâr batı/oryantalistler sinsice bizi temel değerlerimize karşı şüpheye düşürmek ister. Bunu öylesine gizli yaparlar ki, sanırız lehimize bir halmiş. Aslında gizliden bize zehir enjekte ediyorlar ama fark edemiyoruz. Dinin esasını ancak Allah’a ve ahirete inanan muvahhitler bilebilir, ihlası olmayanın bize ihlas öğretmesi ne denli sahicidir.
Yaşadığı Zemini İyi Bilmeli
Müslüman içinde yaşadığı toplumu ve ulus-devleti de detaylı şekilde bilme mecburiyetindedir. Devlet, ister Müslüman toplumla uyumlu olsun, ister nizaalı olsun fark etmez. İdare etmek için de mücadele etmek de için bu şarttır. İçinde yaşadığı toplumu, o toplumun değer yargılarını, meziyetlerini ve eksikliklerini ancak toplumu iyi tanıyan bilebilir. Toplumu tanımadan onu değiştirmeye kalkışmak ezberciliktir. Bu hususta toplumun tüm hassasiyetlerini, anlamak ve ona göre tavır takınmak gerekecektir. Toplumu ve devlet işleyişini anlamak için, devleti ayakta tutan temel unsurları bilmek ve bunun pratikte nasıl uygulandığını da fehmetmek icab eder. Toplumu tanımadan düzeltmek, toplum mühendislerinin işidir ve bu ideolojik bir davranıştır. Bundan kaçınarak vakıayı olduğu gibi görmek sonra varsa yanlışlar onları düzeltme yollarına başvurmak daha makul bir yoldur. Zemin coğrafyadır o coğrafya üzerinde yaşamış kavimlerdir, inşa edilmiş medeniyetlerdir. Zemin aynı zamanda bir atmosferdir, bir ortamdır, zihni ve fikri oluşum ortamı ve havzasıdır. Düşünce ile yer/zemin/ortam arasında kopmaz bir ilişki vardır, yekdiğerini besler veya bozar. Eğer iyi kavranamazsa yıkıma vesile olur, iyi kavranırsa da ikameye sebep olur. Ümmet, lehine olanı kavrayamadığı için imkanlar aleyhine dönüyor. Çünkü eldeki değeri bilemeyen onun muhafazasını da yanlış yerde arar ve şekilde yapar.
Dar Ulus-Devlet Kalıplarına Mahkum Olmama
Her kavim, her mevcut ulus-devlet, her federal yapı elan mevcudiyetini muhafaza etmek durumundadır, lakin bu halin dünyanın genel gidişatına uymadığını da görmek gerekir. Ulus-devlet, ümmet yerine ikame edilen geçici yapılanmadır. Geçicilik bitti, bunu anlamayanlar eski halin devamında ısrar ediyorlar. Kavim/milli devlet, hayatiyetini devam ettirebilir, ama dünya siyasetinde hiçbir devlet tek başına siyaset güdemez/gütmemelidir. Zira karşıda çok güçlü devletler ve beynelmilel güçler var. Ya İslâm dünyası kendi aralarında sahici birliktelikler oluşturup tek bir grup gibi hareket etmeli ya da uluslararası siyasette birbirlerine arka çıkmalıdırlar. Bunun sağlanması için de içi boş teşkilatlara asla meydan verilmemelidir. Ayrıca kavmiyetçilik çağrıştıran beraberliklerden de kaçınılmalıdır. Türk birliği , Arap ligi gibi… Adı ve düşüncesi güzel ama tabela olmanın ötesine geçmeyen kuruluşlardan da uzak durulmalıdır.
İslâm dünyası arasında hem ticari, hem kültürel hem siyasi ortak işler yapılmalıdır. Ayrıca Arapça ve eski(mez) yazı da geliştirilmelidir. Dünya Müslümanları kendi aralarında iletişim kurarken Latince üzerinden yapmamalıdır. Arap ve Farslar da Türkçeye önem vermelidir. Türkiye kendi eğitim müfredatına asli harflerle okuma ve yazmayı mecbur tutmalıdır. İslâm dünyasının tümü, Arapça, Farsça, Türkçe okuyup yazabilmelidir. Diğer halkı Müslümanların lisanlarını da ihtiyaç kadar yaygınlaştırmalıdır. Kendi aralarında vizeler kaldırılmalı, ortak müesseseler kurulmalıdır. Her ülke kendi iç mevzuatını buna göre yeniden düzenlemelidir. “Avrupa Birliği Müktesebatı” yerine “İslâm Birliği Müktesebatı” geliştirilmelidir.
Bu meyanda bir avantajımız da ümmet coğrafyasının bitişik olmasıdır. Sayılan işlerin işlerlik kazanması çok zor değildir. Bitişik zemin aramızdaki bağların güçlenmesinde olumlu bir katkı sağlar. Bu avantaj fiiliyata dönüşmezse dezavantaja rahat dönüşebilir. Elan, İslâm coğrafyası bu imkânı kullanmadığı niçin aleyhine dönmüş durumdadır.
Millet-Devlet Kaynaşması Sağlanmalı
Tabirin, devlet-millet kaynaşması olduğunu biliyorum, ama asıl olan millettir. Devlet millet için vardır; bundan sebep tabiri ters-yüz kullandım. Devletin güçlülüğü; halkına dayanmasıyla hakiki güç olur. Halktan kopuk güçlü devlet, kendine yabancılaşan devlettir. İslâm dünyası bu hususta çok kötü bir vaziyettedir. Halkın yanlışlarını ve saplantılarını kabul etmeyi önermiyorum. Ama halkı dışarıda tutarak devlet idare etmek, idarecileri başka güçlerin kucağına düşürür. Zamanla halka ihtiyacı kalmaz, zinde güçlere teslim olur. Bunun varacağı yer despotluk olur. Zalimlik böyle başlar.
Ümmet halka hesap vermeyi de önemsemelidir. Halka hizmet nasıl hakka hizmet diye nitelendiriliyorsa, halka hesap vermek de hakka hesap vermenin provası olmalıdır. Şu anda halkı Müslüman toplumlarda adına devlet denilen aygıtın İslâm ile alakasının olmaması söylediklerimizin anlaşılmasını zorlaştırıyor. Lakin İslâmî devletlerde de bu makas çok açıktır. İslâm devlet yapısında bunların detayları belirlenmelidir. Ümmet bu hususta kafa yormalıdır. Modern devlet idare şekillerinden de yararlanmasını bilmelidir.
Her devlet kendi halkıyla barışık olursa ümmet arasındaki ihtilaflar da azalır, müşahedeler şunu göstermiştir ki kavga, nizaa genelde idareciler arasında vukubulur, sonra topluma sirayet eder. Ümmet dediğimiz Müslüman halktır, bunu da unutmamalıyız. Halksız bir ümmet tahayyülünden kurtulmalıyız. Ümmetçilik, Müslüman halkın bütünüdür, hatta topraklarımızda yaşayan ve İslâm idaresine boyun eğen diğer anasır da ümmete dahildir. Demek halk hesaba katılmalı ve değerli kabul edilmelidir. Bu demokrasi değildir, Müslüman halka verilen değerdir, idarecileri hesaba çekmedir, sapanları kılıç ile düzeltmedir. Devlet ricalinin sapmasını yine devlet tarafından düzeltilmesi diye bir anlayışımız varsa, bu alil bir anlayıştır, düzeltilmeye muhtaçtır.
Halk diri ve diriltici olursa, devlet de devlet ricali de diri ve mucit olmak zorunda kalır. Halkın denetiminden uzak, futuhat ruhundan ari, ehl-i İslâm’ın menfaatlerini koruma görevi olmayan bir devlet donuk ve ölü devlettir. Bir devleti dirilten halktır, halkın denetimi ve ufuk aşılamasıdır. Ufuk, fitneyi yeryüzünde kaldırma ve ilahi adaleti dünyaya yayma ideali olanda olur. Bu hususta arzusu ve hırsı olmayanın hareketi olamaz.
Fıkıh–Siyaset İlişkisi İyi Sağlanmalıdır
İslâm bir bütündür ve cüzlere ayrılmaz. Ayırım ancak öğrenmek ve tasnif etmek için olursa uygun olur.
Fıkhı siyasetin dışında görmek veya siyaseti, fıkhın kalıplarından çıkararak öyle var olduğunu kabul etmek, aslında laikliği doğurur. Oruç tutmaktan namaz kılmaya, hacca gitmekten cihad etmeye değin bütün ameller birer siyaset şeklidir. Mahiyetleri farklı olsa da siyasete dahil olmayan hiçbir amel yoktur. Hatta inanç dahi yoktur demek mümkün. İbadetlerin ana merkezi Allah’ın birliğini, kuvvet ve kudretini, benzersizliğini… kabul etmek ve O’na teslim olmaktır. Siyaset ise bu teslim oluşu topluma ve devlet idaresine hakim kılmaktır. Allah’ın kuvvet ve kudretini, gücünü ve şerik kabul etmeyişini, kamusal alanda, beynelmilel işleyişte göstermek, görünür kılmaktır. Namazda sadece “Sana ibadet ediyor ve Senden yardım istiyoruz” diyor isek, kamusal alanda da devlet idaresinde de uluslararası antlaşma ve savaşlarda da aynı şekilde davranmalıyız. Siyaseti de fıkhın kalıpları içerisinde yapmalıyız, nasıl ibadet ve taatlerde siyasi bir vechesi varsa aynen öyle, siyasi konularda da fıkıh vardır. Her hareketin ve hamlenin bir fıkhı vardır, ona riayet etmek bizi savrulmaktan ve sapmaktan alıkoyar.
Fıkıh, donukluk değil çare arayıştır ve bulunan çareyi halka/ümmete sunuştur. Fakih, İslâm’ın temel naslarına vakıf olacak, bugüne kadar kafa yoran ve çareler üretenlerin bilgi ve tecrübelerini bilecek ve onlardan da yararlanacaktır. Ayrıca çağı, çağın problemlerini de bilebilecektir. Fıkıh, “aktarma” değildir. Taabbudi konularda çok girift meseleler yok, dolayısıyla fazla problem de yok. Ama sosyal konular öyle değil, durmadan değişen bir dünya var, değişen dünyayla beraber yığınla sorun ortaya çıkıyor. Fakih şunu diyemez, “bu problemler çağın problemleri, İslâm’ın hakim olduğu devrin problemleri değil, çözümü de başkaları bulsun” . Fakih kaçamak iş yapmaz, olayı masaya yatırır elde ettiği birikimle Allah’a sığınır ve çare bulmaya kalkışır. Meselelerden kaçarsa devre dışı kalır, ümmetin fakihleri devre dışı kalırsa ehil olmayanlar devreye girer, bu sefer tahribat fazlalaşır. İnsanların naslara olan güveni de sarsılır, fakihlik risk taşır, sıradan aktarmalar risksizdir, lakin çareler risklerde saklıdır.
Fıkıhla siyaset yapılırsa, helal-haram merkezli bir anlayış oluşur ve bu anlayış önce yerelde sonra da uluslararasında geçerlilik kazanır. Fıkıhla şekillenip yürüyen bir siyasette neresi İslâm’a uygun veya değil tartışması yapılmaz. Halk, komşular ve bütün dünya da bunu müşahede eder.
Gelişmelere Kendini Kapatmak Yanlıştır.
İslâm diri ve diriltici bir dindir, dirilik hayatın kendisidir. Hayat donuk ve statik değil hareketli ve dinamiktir. Hz. Peygamber, “iki günü eşit olan ziyandadır” buyuruyor. Bunu sadece ibadet ve taatlere hasretmek olmamalıdır.“Ben Nirvana’ya ulaştım” diye bir anlayış İslâm’da yoktur. İmanın kendisi de daima yenilenmelidir. Baştan Allah’a inandık artık ne yaparsak yapalım Müslümanlığımız devam eder diye bir şey yok. Dinden çıkarıcı bir söz ve davranış imanımızı zedeler. İman böyle olursa amel hayda hayda böyledir. Biz namazlarımızı her gün ve beş vakit kılarız. Bu istikrarlı hareketliliği, sosyal alana da taşımalıyız. Hele teknik gelişmeler için saniye bile gecikmek bizi dünyanın gerisine iter.
Onun için dünyamız, öteki dünyaları anbean takip etmekle mükelleftir. Buna farz-ı ayn demek sanırım uç bir anlayış değildir. Biz buna mecburuz, çünkü insanlık bize emanettir, son ve kâmil dine mensup olmak bunu gerektirir. Hem bununla övüneceğiz hem de tembel tembel oturacağız. Bu yanlıştır, bize verilen bu sorumluluk uykularımızı kaçırması lazımdır.
Âkif’in;
“Kenâr-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu,
Gelir de adl-i ilâhi Ömer'den sorar onu!”
diyen bir anlayıştan “Bana değmeyen yılan bin yaşasın.” anlayışına nasıl geldik, bunu sorgulamamız ve bertaraf etmemiz gerekecektir.
Sonu gelmeyen, fayda vermeyen tartışmaları bırakıp amele yönelmeliyiz. Pratiği olmayan kalukîlin kimseye faydası yok. Ayrıca teferruata boğulmayı terk edelim, teferruata boğulmak meslek körlüğünü getirir, yol almaya engel olur. Bir konuda uzman olmakla kendini dar bir alana hapsetmek arasındaki farkı da tefrik edebilelim. Herkes bir iş tutsun, yola koyulsun. Çok sade ve basit olarak; atölyeler kuralım, geliştirelim, bilim yuvaları ihdas edelim. Fabrikalar kuralım, gökdelenleri göğe yükseltip, silahsız kalarak İsrail karşısında ezilip yere serilmeyelim. Elde ettiğimiz para, mal mülk, makam mevki, nefsimizin itibarı için kullanmayalım. Bunu ümmetin, insanlığın geleceği için hazırlık yapmak için kullanalım. Fertten devlete topyekûn seferber olalım, otomobil üretelim, uçak üretelim, nükleer santraller kuralım, atom bombası imal edelim, uzay istasyonları kuralım. Gücün her türlüsüne sahip olalım. Bazı mahzurları olsa da bunları yapmak mecburiyetindedir ümmet. Aksi halde daha büyük ve yıkıcı zararlara maruz kalabilir. Ahlâk, erdem, bütün insani değerler güçle hayatiyet bulur. Kölelerin ve köle ruhluların ahlâkları kendi alanları kadardır, ahlâk da güce dayanır, özgür olmayanın ahlâkı dar ve sınırlı bir ahlâktır.
Gücün kadar özgür, özgürlüğün kadar da Müslümansın. Güçsüz özgürlük brahmanın, keşişin işidir. Bizde keşiş olmadığı için güçsüz özgürlük de yoktur, varsayılan güçsüz özgürlük aslında başka bir güçten destek alan özgürlüktür. Hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’tır çünkü O, sonsuz güç ve kuvvet sahibidir.
Küreselleşen Dünya Ümmetçiliğe Zemin Hazırlıyor
Globalleşen dünyadan ürkmeyelim. Bu küreselleşme, evrenselleşme ilk önce kendi aramızda bir yakınlaşmayı sağlar, ümmet arasına örülen psikolojik ve fiili duvarları yıkar. Bize bütün dünyanın kapılarını açar. Saniyen, tüm insanlığa imanın tatlılığını anlatma imkanını sağlar. İçimize kapanarak kendimizi muhafaza edemeyiz, her içe kapanış bir mevzii kaybediştir. İslâm pasif bir inanç sistemi değildir, o daima hareket halinde olan bir dava adamlığını ister. Hareket imana güç katar, onu kuvvetlendirir. İman amel ister, ispat ister, mücadele ister. Yeryüzünün varisleri Müslümanlardır, geri çekilerek varislik yapılamaz, bize emanet edilen bu arzı, gaspçıların elinden kurtarmakla vazifeliyiz. Her bir Müslüman zihnine bütün Müslümanları hatta tüm insanlığı yerleştirebilirse o zaman dünya Müslümanları bir vücut gibi hareket edebilirler.
Küreselleşen dünyanın durumuna göre alt yapı hazırlanmalı, insanlar ona göre eğitilmeli, aileden devlete yapılanmalara ona göre yeniden düzenlenmeli, kurum ve kuruluşlar ona göre konumlandırılmalıdır. En önemlisi zihniyet değişikliğine gidilmelidir. Ulus-devlet sınırlarına hapsedilmiş düşünüş ve anlayıştan kurtulmalıyız. Yere sabitkadem basmalıyız ama dünyanın dört bir bucağında da olmalıyız. Çelişki gibi görünen bu hal aslında bir vakıadır.
Hem Kendimizi Muhafaza Edebilelim Hem de Gelişmelere Kayıtsız Kalmayalım.
Siyaset, bunu sağlama becerisini kazanabilmedir. Dış dünyayla hem barışık görüneceğiz, hem de hazırlıklarımıza devam edeceğiz. Bütün dünyayı karşımıza alamayız, en azından bir kısmını yanımıza almalıyız. Dış dünyayı, gerek dünya kamuoyu olsun, gerek devletler olsun, yok sayarak hareket etmek bizi yalnızlaştırır, karşı tarafı da birleştirir. Onun için dünyada olup bitenleri çok iyi takip etmeliyiz, kavimler ve devletlerarasındaki ittifak ve ihtilafları bilmeliyiz. Hangisi bize fayda sağlıyorsa onu öne sürmeliyiz. Tabii bu ikiyüzlülüğe ve ilkesizliğe sebebiyet vermemelidir. İşte asıl siyaset de budur.
Topyekun insanlığı hesaba katarsak, devletlerin güçlülüklerinin o denli olmadığını da görmüş oluruz. Devletler neticede haklarının isteklerine boyun eğmek zorunda kalacaklardır. Genel manada insanî vicdana seslenelim, insanlardan vicdanı körelmemiş olanlara yönelik söylemler ve eylemler geliştirelim. Çağın problemlerini gene çağın diliyle insanlığa sunalım. Göreceğiz ki dünyada bir vicdan alanı ve imkanı doğmuş olur. Bu alan bizim tebliğ ve irşadımıza zemin hazırlar. Dünyanın tümünü hesaba katarak adımlar atmalıyız. Her şeyin çok net çizgilerle belirlendiği dünyada, genellemelerle işi kotarmaya kalkışmak devri de kapanmıştır. Böyle bir dünyada ihtisas ve net bilgi daha fazla işe yarar. Her bir bilim dalındaki bu detaylı bilgiyi bir havuzda toplayacak ve bunu bir istikamet üzere kullanacak olan akıl, İslâmî siyaset aklıdır. Bu akıl, küçük şeylere takılıp kalmaz, daha büyük ve yüce hedeflere yönelir. Bu yönelişte elinin altında detaylı malumat da bulunur, bu malumatı nerede ve nasıl kullanacağına o aklı karar verir. Böyle bir üst akıl yoksa detaylı malumat -bu teknik bilgi de olsa- insanı meslek körlüğüne duçar eyler. Demek ki İslâm siyasi aklı; bilimleri, teknikleri, imkanları organize eden ve doğru istikamete yönlendiren akıldır. Bunu sağlayamayan akıl, devlet/ümmet/İslâm aklı değil, kabile mantığı, dar ufukluluk bakışı ve dünyayla hesaplaşmayı merkeze koyamayan akıldır.
Nebevî çalışma, ümmetçi anlayış, hilafet, İslâm devleti… anlayışları eğer bu ufuklara gözünü dikmemişse, o tür çalışma ve nitelendirmeler sadece isimden ibarettir. Dahası o kavramlar kullanarak içlerini boşaltma ameliyesidir de diyebiliriz. Dünya kendini ciddiye alıyor, Müslümanlar da kendilerini ciddiye almalı, kof söylem ve icraatlardan kaçınmalıdır.