• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

İSLAMCILIK - 6

Devlet Anlayışı

Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 59) Her yaratılanın bir vazifesi vardır, bu da Allah’ı bilip tanımak ve Allah’ın kendisi için biçtiği/ uygun gördüğü vazifeyi ifa etmektir. İnsan eliyle yapılan her iş neticede bir vazifedir, iyi veya kötü sonuçları bünyesinde taşır. Devlet de Allah tarafından yaratılan insanların bir organizasyonu, bir oluşumudur, bunun da bir fonksiyonu, bir işlevi, dolayısıyla bir vazifesi vardır.

 

Devlet; “toplumun belirli bir düzen içerisinde, kargaşa olmadan varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan bir müessesedir.”

Devletin vazifesi; dış ve iç tehditlere/ tehlikelere karşı kendisini (devleti, kurum ve kuruluşlarını) ve kendine bağlı kişilerin güvenliğini korumaktır. Böyle bakılınca devlet de bir şahsiyete sahiptir.

Devlet teşkilatı, tarihi süreç içerisinde basitten karmaşığa, dar alandan geniş alana doğru bir gelişme göstermiştir. Bu süreç içerisinde toplumun sosyal düzen ihtiyacını karşılayan kolektif düşünceler, merkezileşme ve ferdileşme çekirdeği etrafında yoğunlaşmıştır.

Devletin çeşitli tarifleri olsa da bu tanımlarda ortak olan bazı unsurlar mevcuttur. Bunları dört noktada toplamak mümkündür: “millet, ülke, egemenlik ve siyasi teşkilatlanma (rejim).”

Kavramların nesnel tarifleri bazen her yerde ve her medeniyet anlayışında aynı olabilir ve fakat içinin doldurulması farklıdır. Devlet mefhumu da bunlardandır. Modern dünyanın devlete, millete, topluma, aileye hatta fert fert her bir insana yüklediği anlam, mana ile İslam’ın yüklediği mana/anlam aynı değildir.

Unsurlar; ülke, millet, egemenlik ve siyasi teşkilatlanma (rejim).

Ülke; toprak parçasıdır lakin bu toprak parçası, diğer dünya coğrafyasından ve İslam ülkelerinin coğrafyasından kopuk olamaz ve onu muhafaza etmek için vazgeçilmez temel İslamî değerler hesaba katılır. Ülkeyi korumak için ahlaki ilkelere riayet edilir ve başka topraklara göz dikilmez. Fütuhat ise coğrafyayı işgal değil, insaniliği ve İslam’ı yaymak içindir, başka toprak parçalarındaki zulmü ve haksızlığı önlemek içindir.

Modern dünyada, ulus-devlet anlayışında, ilkeden çok ülkenin milli menfaati ön plandadır. Bir devletin âli menfaatleri insanlık aleyhinde de olsa ona riayet edilir. Bugün bunun acı örneklerini görüyoruz. Milli menfaatler için ülkeler yok ediliyor, kavimler tarihten siliniyor. Tabii bunu yaparken ellerindeki güçlerle her şeyi başka türlü gösterme becerisini de gösteriyorlar. ABD, AB, Rusya, Çin vb. ülkeler kendi gelecekleri için dünyayı cehenneme çeviriyorlar.

Millet; millet mefhumu, kavim ve ırk esasına dayanmaz İslam’da. Bugün kullanılan kavim ve ırk anlamında millet ise İslam’da tüm kavimlerden bir kavim olarak kabul edilir ve ümmet birliği ve insanlık içinde değerlendirilir. Kavmini ve coğrafyasını korumak, ilerlemesini sağlamak, menfaatini düşünmek olumlu karşılanır, ancak bunu yaparken diğer kavimlerin hakkına da riayet eder, onları kardeş bilir. Kendi iç gelişimi için çaba harcar, hayat standardını yükseltmek ister, ümmet içinde kendi yerini kuvvetlendirmek ister, bunları yapmakta bir beis yoktur, ama yaparken başka kavimlere, milletlere de saygılı davranır onların hakkına riayet eder, onların sırtına binerek, onların menfaatlerini görmezden gelerek bunu yapmaz. Bir nevi iç yarış kabul eder. Diğer güçlere karşı İslam ümmetini de korumayı kendi milleti korumakla eş sayar. Hatta bir adım daha ileri gider, başka kavimleri sömüren sömürücülere karşı durur, onların sömürücülüğünü önler. Bu hususta mazlumun itikadını da sormaz. Yukarıdan aşağıya insanlık alemi, ümmet bilinci ve Müslüman halkın muhafazası ve gelişimini bir bütün olarak görür.

Ulus-devlet anlayışında millet, ırk ve kavim esasına dayanır, bağlı bulunduğu ırk esas alınarak bir dünya oluşturulur. Kavim merkezli bakış dar bir anlayışa sıkıştırılır, ırkın dışına çıkınca, çıkmak zorunda kalınca, ırk ve etnik anlayış merkezli bir ağ oluşturulur.

Kavmiyetçilik düşüncesi, mücerret manada insanlığa hizmeti veya zararı hesaba katmaz. Kavmimdendir deyü kavim adına yapılan doğru veya yanlış her şey sineye çekilir, benimsenir. Böyle bir anlayış, sonunda insanlık için faziletli olan başka kavimler dışarıda bırakılabilir. Fazilet, insanlık, dünya-ahiret dengesi burada geçerli değildir, geçer akçe ayni kavimden/ırktan olmaktır. Her ırk kendine meziyetler arar ve bulur. İslam’ın öngördüğü ahlak ve üstünlük anlayışı ırka uygunsa kabul görür değilse görmez. Böyle hareket edilince; İslâm’ın gerçekleri ile ırkın meziyetleri farklılaşınca ya bağlı bulunduğu ırka uydurma meziyetler bulunur veya İslâm’ın gerçekleri ırk özelliklerine göre değiştirilir, böylece “Türk İslâm’ı”, “Arap İslâm’ı”, “Fars İslâm’ı”, “Avrupa İslâm’ı” benzeri garabetler ortaya çıkar, bu da ümmetin dağılmasına atılan ilk adım olur. Tek ırktan teşekkül etmeyen ülkelerde, ırk yerine vatandaşlık, ülke bütünlüğü gibi kavramlar kullanılsa da böyle ülkelerde, merkeze gene bir ırk konulur, onun etrafında bir düşünce ve birlik ruhu geliştirilmeye çalışılır. Böylesi ülkelerde içeride ırkçılıklar birbirleriyle rekabet eder sonunda çatışmaya dönebilir, döner Türkiye bunun acı tecrübelerini yaşıyor.

İslamcılık bunların farkına vararak her bir kavmin hakkını vermek, üstünlüğü kavme, ırka değil bizzat insanın çabasına ve İslam’a olan bağlılığına bağlamaktır.

Egemenlik (hakimiyet) en genel anlamıyla devletin ülke toprakları üzerinde siyasi yönetim yetkisini kullanma hakkıdır. Demek bir toprak parçası üzerinde, kendini idare edebilme hakkını ele etmektir. Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret eder etmez hemen bir devlet kurma teşebbüsüne başlaması da gösteriyor ki, egemenlik zaruridir. İnsanlığa söz söyleme ve örnek olma iddiasında olan Müslümanlar da tabii olarak egemen olmak isterler, bu bir toprak parçası üzerinde ancak olur. Onun için egemenlik topraktan ve milletten bağımsız bir varlık değildir. Millet olacak ve bir toprak parçası üzerinde bulunacak bunun üzerine egemenlik bina edilecek.

Bunda ideoloji ve düşünce farkı yoktur, hangi idare biçimi olursa olsun, hangi inanca göre yaşamayı sürdürürse sürdürsen hepsinin ortak özelliğidir, bağımsız olmak. Egemenliğin zıddı köleliktir, sömürülmektir, başka bir devletin peyki olmaktır. Bu da zayıflığın, güçsüzlüğün ve acziyetin ifadesidir.

İslâmcılığın bir ilkesi de bağımsız olmaktır, hatta o kadar bağımsız olacağız ki, fikri, siyasi, kültürel, ekonomik ve bilimsel olarak bağımsız olacağız. Bunları tamamlayamayan devlet egemen değildir. Egemenlik güçle birebir bağlantılıdır. Gücünüz oranında bağımsızsınızdır. Fikri, siyasi, iktisadi, kültürel, teknik vb. konularda ne kadar güçlü iseniz bağımsızlığınız o denli sahicidir. Ödünç fikirle, ödünç silahla, başkasının düşüncesini icra etmekle yürütülen bağımsızlık sahtedir.

İslâmcılık; bugünün gerçeklerini görerek - itikattan, siyasete, fizikten kimyaya, ahlaktan toplumsal dayanışmaya, sanattan edebiyata, bilimden teknolojiye- hayatın her alanında dış dünyaya karşı bizi /İslâm coğrafyasını ve tüm insanlığı koruyacak ve geliştirecek olan ne varsa elde etmeye çalışma ameliyesidir. Bütün bunlar, İslamcıların vazifesi arasındadır. Din sadece irşat ve tebliğden ibaret değildir, irşat ve tebliğin yerini bulması için de onu besleyen ve muhafaza eden gücü elde etmek elzemdir.

Gücü kutsamak yanlış olduğu gibi gücü yok saymak da yanlıştır. Gücü küçümserseniz, başkaları o gücü elde eder ve onunla sizi alt eder, siz alt edilirseniz insanlık alt edilmiş olur, Müslümanlar bu dünyanın dengesi ve mihenk taşıdır, o mihenk taşı daima diri ve göz önünde olmalıdır bu da güçlü olmasıyla mümkündür.

İslamcılar gücü elde edecekler ve fakat gücün esiri olmayacaklar, güce tapmayacaklar çünkü imanları, ahlakları, bilgileri, anlayışları ve tarihi geçmişleri bu sapkınlığa düşmeye müsaade etmez.

Siyasi Teşkilatlanma (Rejim) Meselesi

Siyasi teşkilatlanma veya devletin işleyiş tarzı, idare biçimi, rejim ne dersek diyelim, insanlık tarihi boyunca şekilden şekile girerek gelen idare biçimleri günümüz dünyasında da değişik tarzda yürürlüktedir. İdare biçimi ile insanların inançları arasında kopmaz bir ilişki, bir bağlantı vardır.

Tarih boyunca, insanlar vahyin ilk gelişiyle dine çok bağlanmışlar onun istekleri doğrultusunda bir hayat sürdürmüşler, bunun gereği olarak dinin emirleri doğrultusunda devleti idare etmişler. Ama gün gelmiş, insanlar dini yozlaştırmış, Allah’tan geldiği şeklini/aslını bozmuşlar ve kendi heveslerine göre yaşamayı daha uygun görmüşler, nefislerinin heva ve heveslerine uymuşlar, bunun gereği olarak devlet idaresini de değiştirmişler ve kendi heveslerine göre idare etmişlerdir. Dinden uzaklaşışla idare edilen insanlık, birbirlerini kurdu haline gelince Allah yeni bir peygamber göndermiş ve insanlar, insanlık tekrar fıtratlarına uygun yaşamaya döndürmüşler ve buna göre de idarelerini geliştirmişler.

Son din İslâm ve son peygamber Muhammed (s.a.v) ile Allah’ın tekrar peygamber göndererek insanları yola getirmesi mühürlendi. Artık insanlar/insanlık kendi kendini idare etmekle başbaşa bırakıldı. Bu şu hakikatleri beraberinde taşıyor; 1-din kemale erdi, 2-insanlık yeteri kadar tecrübe kazandı, 3-İslam kıyamete kadar bütün insanların problemlerini çözecek bir yapı getirdi.

İslâm’ın kıyamete kadar insanlığın problemlerini çözecek bir yapı getirmiş olması, Müslümanların yanlış yapmaması, idarede değişikliğin olmaması anlamına gelmez. İslam’ın kıyamete kadar baki kalması bir bakıma idare biçimini her asır ve şartta yürütebilmesine bağlıdır. Bu da idare ediş biçimimin ana düşüncesinin ayni kalması ve fakat şekillerin değişebilirliği ile mümkündür.

Bu asırda, bu dünyanın genel ahvali içinde, Müslümanların devlet olarak fetret dönemini yaşadığı bu zaman ve zemin tahtında, İslam’ın idare ediş tarzını çok ince ve teferruatlı ele alınması elzemdir. Kur’an-ı kerimin önceki peygamberler hakkına bize bildirdikleri kıssaları çok yönlü ve bilhassa devlet idare ediş tarzlarını çok ince ve detaylı devletler gözüyle ve aklıyla ele alınması. Hz. Peygamberin siretini, sünnet-i seniyyeyi ve İslâm tarihini de bu gözle tekrar didik didik incelenmesi elzemdir. Bu hususu bir oryantalist gibi değil yetkin bir İslam aklı ve İslam devlet mantığıyla incelememiz gerek. Batının ve doğunun gelişmişliği gözlerimizi boyamamalı, onların gelişmişlik düzeyi bizi aldatmamalıdır. Lakin dünyada olmuş ve olmakta olanları da yok saymamalıyız.

İslâm’ı yaşamak, Müslümanca bir hayat sürmek gökten zembille inmez, yüce Allah indirdiğini Nebi’ye indirmiş, din tamamlanmıştır. Bugün Müslümanlar nasıl bir hayat sürüyorlarsa getirecekleri idareleri de o hayatın bir devamı olacaktır. Dar, mahalle mantığı, ülkeye hapsedilmişlik alışkanlığı, bölgesel sıkıntılara saplanıp kalma körlüğü, mezhebi din sayma veya bundan kurtulmak için usul ve adabı yok edecek kadar mezhep ve meşrep üstüne çıktığını sanma ucuzculuğu, dünya askeri, siyasi, iktisadi vb. gücünü hafife alma devrimciliği İslâm dünyasını da insanlığı da kurtaramayacaktır. Büyük bir hamleye ihtiyaç vardır, tüm insanlığı kuşatacak ve bu asrın idrakine hitap edecek, bu çağın hastalıklarını çözebilecek bir idare biçimi. Bu özelliği taşıyan idare biçimi İslam’ın inanç, ibadet, ahlak ve idare edişinde vardır, yeter ki biz bunu açık ve sarih olarak görebilelim ve insanlığa da yaşantımızla bir örneğini gösterebilelim. Suudi Arabistan veya İran idare biçimiyle bu örneklik gösterilemiyor? Onlar da birer deneme ve tecrübe idi, ama sonuçları derde deva olamadı.

İslâmcılık/İslâmilik, bunları bulabilme, yaşama ve örnek gösterme gayreti ve çabasıdır.

 

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız