• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

İSLAMCILIK - 3

İslâmcılığı birkaç çeşit anlamak mümkün, bunların tasnifi, aralarındaki ortak bağlar ve farklılıkları tesbit etmek ve illetlerini açıklamak gerekecektir. 

Bu topraklara ait İslâmcılık birkaç şekilde tarif edilebilir?

İttihad-ı İslâm

İslâm Birliği projesi, tarihin son dönemlerinde bu hususta akla ilk gelen Yavuz Selim Han’dır. Hilafeti tekrar canlandırarak dağılmış İslâm dünyasını o birleştirdi ve Müslüman halkı siyasi bir çatı altında topladı. Bundan sebep Said-i Nursi onu bu konuda üstad kabul eder, İttihad-ı İslâm tarifini de şöyle yapar;

“İttihad-ı İslâm hakikatinde olan İttihad-ı Muhammedî’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) cihet-i vahdeti tevhid-i İlahîdir. Peyman ve yemini de imandır. Encümen ve cem’iyetleri, mesacid ve medaris ve zevayadır. Müntesibîni umum mü’minlerdir. Nizamnamesi Sünnet-i Ahmediye’dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Kanunu, evamir ve nevahî-i şer’iyedir. Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir.”

İlahi bir emir sayılan bu birlik zamanla Osmanlı’nın bekası için de vaz geçilmez bir siyaset haline getirildi. Bu hususta da en belirgin siyaset güden Sultan II. Abdülhamid Han’dır. Onun İslâm Birliği fikri Osmanlı’yı ayakta tutmak idi, bu ayakta tutuş düşüncesi bütün tarifleriyle İslâmcılığa aykırı değildi, tam tersine İslâm’ı ve Müslümanları besleyici ve himaye edici idi. Lâkin İslâmcıların bir kısmı bunu anlayamadı veya II. Abdülhamid kendini tam anlatamadı yahut o zamanın umumi ahvali doğru anlaşılmasına müsait değildi. Bugün “Dünya İslâm Alimler Birliği”, “D-8’ler”, 57 İslâm ülkesinin üye olduğu “İslâm İşbirliği Teşkilatı” vb. kuruluşların ilham kaynağı II. Abdülhamid’in İttihad-ı İslâm projesinin düşük profilidir demek mümkündür.


İslâm birliğinin hayat bulabilmesi, halkı Müslüman olan her bir ülkenin kendi içinde bir İslâmlaşma sürecini yaşaması lazımdır, aksi halde pratik karşılığı olmayan düşünsel bir eylem olarak kalır. Bu konuda dünya Müslümanlarıyla Türkiye Müslümanları haydi dar anlamında kullanalım dünyadaki İslâmcılarla Türkiye İslâmcıları birbirlerinin tecrübelerinden yararlanmalıdır, hatta mümkün ise her ülke kendi özelini muhafaza ederek işbirliğine gidebilmelidir. Bu konuda çok çekingen davranmanın da gereği yoktur, küresel bir dünya var ve birbirlerine yakın olanlar kendi aralarında müstakil kurum ve kuruluşlar ihdas edebiliyorlar. Türkiye İslâmcıları bu hususta üzerine düşeni yapmalıdırlar, sadece Türkiye ile yetinerek ayakta kalmaklığımız mümkün değildir. Tabii ki bu Türkiye İslâmcıların tek başına yapabileceği bir iş değildir. Her ülke İslâmcıları buna hazır hale gelebilmelidir. Halkı Müslüman olan devletlerden ziyade halktan halka ilişkiler sağlanabilirse devletler arkasından gelebilir. Alttan akıllıca gelişen gelişmelere devletin direnci bir yere kadardır.

 

İslâmcılık açısında Batılaşma/modernleşme ile yerlilik veya yerellik arasındaki ilişkilere biraz yakından bakmak icabeder.

Bu konuda en dikkate alınması gereken İslâmcı; Said Halim Paşa’dır. Batıyı iyi bilen Paşa, aynı zamanda bir devlet adamıdır, mesuldür ve mesuliyetini de müdriktir.

Said Halim Paşa’nın “Buhranlarımız” adlı kitabı İslâmcılık konusunda çokça başvurulan kaynak olarak kabul edilir. Değişik zamanlarda yazılmış sekiz kitap/risaleden müteşekkildir. 1910 yılında Mukallidliklerimiz,1911 yılında Meşrutiyet, 1916 Buhrân-ı İctimâîmiz, 1917 Buhrân-ı Fikrimiz, Taassup ve İnhitât-ı İslâm Hakkında Bir Tecrübe-i Kalemiyye, 1918 yılında İslâmlaşmak. Malta sürgünü günlerinde yazdığı 1922 yılında Sebilürreşad dergisinde yayımlanan İslâm'da Teşkilâtı Siyasiyye’den oluşur.

Paşa, Sultan Hamid’e karşıdır, lakin ona göre o devir ve şartlar Sultan’ı doğurmuştur, bütün suçu tek başına ona yüklemek doğru değildir. O günkü İslâmcılarla Sultan II. Abdülhamid arasındaki ayrılıkların ne olduğu ve kimin haklı kimin haksız olduğu bugünün konusu değildir. Bugün belki her iki tarafı da anlamaya çalışarak ikisinin ortak taraflarını bulup üzerinden yürümek daha netice doğurucu olabilir.

Paşa, taklitçiliğin çok kötü sonuçlar doğuracağını detaylı anlatır ve bizim aydınların büyük kısmı körü körüne batıyı taklit eder itikadındadır. Her ülkenin ve medeniyetin kendine aitliği vardır, başka ülkelerdeki sosyal ve siyasal düşünceler ve yapılanmalar farklıdır ve eğer olduğu gibi taşınırsa kötü sonuçlar doğurur. Paşa bu konuda yapılan anayasal hareketlere ciddi eleştiriler getirir ve bu taklitçilik ülkeye, İslâm’a ve Müslümanlara zarar verdiğini açıklar.

“…Osmanlı aydını buna dikkat etmemekte ve gitgide kendi toplumuna yabancılaşmaktadır. Karşılarına çıkan her problemi Batılı bakış açısı ile irdelemeyi prensip haline getirmiş olan bu aydınlar için, “bu Batılılaşmış kafalar, çaresini bulmak istedikleri hastalığın ne tabiatını, ne de mahiyetini hiçbir zaman gereği gibi anlayamamışlardır, ilerlemesini temin etmeye çabaladıkları İslâm toplumunu ise, ne yazık ki tanımamaktadırlar”, ifadelerini kullanmaktadır. “Müslüman aydınların büyük bir çoğunluğu, kendi memleketlerine, Batı’da mevcut ne kadar siyasal müessese varsa, bunların ya hepsini veya hiç olmazsa bir kısmını getirmekten başka bir şey düşünmez hale gelmiştir. Bu kişiler vatanın gerek toplumsal, gerek siyasal gelişmesini sağlayabilmek için Batı’nın düşünce ve prensiplerini aynen tatbik etmekten başka bir çare bulunamayacağı inancıyla hareket etmişler ve bu inançlarını açıkça söylemeye başlamışlardır” der.

[Taassuba farklı manalar yükler ve bazı konu ve düşüncelerde ısrarcı olmanın taassup olmadığını söyler. Bir şeye bağlanmak, onu savunmak, yani İslâm’a bağlanmak, İslâm düşüncesini savunmak, İslâm dünyasının değer yargılarına sahip çıkmak taassup değil olması lazım gelen bir duruştur.]

Paşa’ya göre; “her milletin kendine has fikirleri ve hisleri olmasaydı, ictimaiyat ilmi, hayvanat ilmi ile garip bir şekilde iç içe bulunurdu. Bunun içindir ki, başka milletlerin tecrübelerinden istifade (taklit) etmeye kalkışan bir milletin, tamiri imkansız bir takım hatalara düşmemesi çok güçtür.” Said Halim Paşa bu ifadelerle Osmanlı ve İslâm medeniyetinin karşı karşıya kaldığı sorunlara çözümü için kendi medeniyetini adres gösteriyordu.


[Siyasal, toplumsal ve ekonomik alanlarda meydana gelen olayların sebepleri ve ortaya çıktığı coğrafyayı dikkate almadan yapılacak tetkikler ve sonuçlar hakikatten uzak hayali şeyler olacaktır. Görüşünü dile getirir.

Müslümanların gerileme sebepleri üzerinde de duran Paşa, gerilemenin dine bağlı ve dogmatik bir kafa yapısıyla izah etmenin isabetli olmadığını söyler. Maddi şartlara riayet gerektiğini belirtir ama asıl sebep dinden uzaklaşmak olduğunun altını çizer. Ayrıca maddi sebeplere harfiyen riayete de önem verir.]

Özgürlük ve eşitliği birbirinden ayırmaz. İslâm ahlâkının kaynağının temeli olan Allah’a imanın insana hakikati araştırma görevini yüklediğini bunun için ise bazı imkanların ve vasıfların bulunması gerektiğini ifade eder. Bu vasıflar ise hürriyet, eşitlik ve yardımlaşma-dayanışmadır. Hürriyet Müslümanlara kabul ettikleri din tarafından yüklenmiş bir görevdir. İnsanların kullanıp kullanmamakta serbest olduğu veya kanun koyucunun yani devletin istediği zaman alıkoyacağı istediği zaman kısıtlayabileceği bir siyasi hak değildir. Herkesin özgür olmasının aynı zamanda herkesin eşit olması anlamına geldiğini ifade eden Paşa, hürriyet ve eşitliğin sevgiyi ve yardımlaşmayı da beraberinde getirdiğini vurgulamaktadır…


Said Halim Paşa’ya göre devlet kendi toplumunu başka toplumlar karşısında temsil eden ve toplumun yönetilmesinde gerekli olan siyasi sistemin devamlılığını sağlayan bütün kurumların çatısını oluşturan bir kurumdur. Bu sebeple varlığı zorunludur. Toplumun iyi bir şekilde yönetilebilmesi için tarihe, tecrübelere dayanan bir devlet teşkilatlanması olmalıdır. Devlet topluma güvenmeli ve topluma eşit imkânlar sağlamaya çalışmalıdır.

İslâmlaşmak “İslâmiyet’in inanç, ahlak, yaşayış ve siyasete ait esaslarının tam olarak” uygulanması demektir. Kişi İslâm’ın inanç, ahlak, toplum ve siyasete ait esaslarını mutlak manada kabul etmeli, zamanın değişmesiyle bu unsurları yorumlayarak içeriğini genişletmeli ve bir bütünlük içinde tatbik ederek mükemmel bir Müslüman olmalıdır.


Said Halim Paşa’ya göre “İslam’ın siyaset ilkeleri, İslâmi ahlâkın yönlendirdiği toplumsal çerçevede geliştiği için kin, rekabet ve düşmanlık gibi kötü huylardan arınmıştır. Bu sebeple sınıf kavgaları ve geçimsizlikler İslâm toplumuna yabancıdır. İslâm’da siyasi egemenlik ve siyasi müesseseler sosyal dayanışmadan çıktıkları için her ikisi de bu dayanışmanın birer temsilcisidir.”

Siyasi kurumlar İslâmi ahlâkın en iyi şekilde uygulanması ve toplum nizamının sağlanması için kurulduğuna göre siyasi egemenlik de bunların koruyucusu olmaktan ibarettir.

Said Halim Paşa böyle bir devletin başındaki yöneticinin sürekli denetlenmek şartıyla devletin tüm yetkilerini elinde bulundurması gerektiğini düşünmektedir. Devlet ve toplum tarafından verilen siyasi gücün farklı kurum veya kişilere dağıtılmasının kurumsal veya kişisel rekabetin ortaya çıkmasına sebep olabileceğini ifade eden Said Halim Paşa, siyasi gücün parçalanmasına karşıdır. Siyasi gücü elinde bulunduran kişiye verilen bu yetkilerin kaynağı ise halktır.

[Paşa milli iradeye vurgu yapar, halkın çoğunluğunun fikrine riayet edilmesini ister, milli irade sayı çokluğuna dayanır, ancak bu halk iradesi onun şeriat prensiplerinden üstün olduğu manasına gelmez.]

Bu nedenle milli iradenin “Şeriatın kendisine gösterdiği sosyal ve ahlâki nizama saygı göstermek ve boyun eğmek zorunda” olduğunu ve bundan dolayı milli iradenin “ikinci derecede bir yere” konulması gerektiğini belirtmektedir.” (Bu konuda, Bkz. Said Halim Paşa ve İslâmcılık anlayışı Ömer Aymalı/Dünya Bülteni, [...] K.S aittir.)

Görüldüğü gibi Said Halim Paşa İslâm’ı merkeze koyarak İslâmlaşmayı önermektedir. Çağın problemlerinin çözümünü de ancak öyle halledebiliriz. Hasta olan çağa “kendi kendini düzelt” diyoruz bu mümkün değil.

İslâmcılığın ilk ve en önemli şartı, batı taklitçiliğinden, batıya öykünmekten kaçınmaktır. Batı değer yargılarını alırken kopyalamak, olduğu gibi alıp onu nas imiş gibi kabul edip uygulamak Müslüman halka uygun değildir. Asıl kökü dışarıda olmak da böyle olmaya çalışmaktır. Batı hilekârdır bize sunduklarının içine öyle gizli zehirler katar ki, yirmi sene, elli sene belki yüz sene sonra hilesi ortaya çıkar ve menfi tesiri o zaman net anlaşılır. Peki kendimizi tamamen batıya ve doğuya kapatacak mıyız? Asla o da Müslümanları bitirir.

 

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız