• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

BEŞİKTAŞ’TAKİ PATLAMA HALEP’TEKİ KATLİAMLARDAN BAĞIMSIZ DEĞİLDİR

Türkiye, Beşiktaş’taki patlama ile tekrar sarsıldı.

Terör örgütlerinin eylemleri, İslâm coğrafyasında gelişen yeni hadiseler ve batılıların sömürücü niyetlerinin ayan beyan bir kez daha ortaya çıkması yeni bir safhaya girildiğinin işaretidir. Bu yeni gelişmelerin sonucunda Türkiye’de iç işleyiş, düzen, dış dünya ile irtibat ve ittifaklar yeniden gözden geçirilme noktasına geldi.

Devletin yapısının ülke içinde ve dışında, yakın ve uzak komşularda meydana gelen hadiselere cevap veremediği bir kez daha açığa çıktı.

Her ne kadar hantal işleyiş biraz iyileşmişse de gelişen olaylara intibak, olayları önceden kestirip tedbir almak için yeterli değildir. Yetki ve sorumlulukların daha bariz olması ve alenileşmesi elzemdir. Emniyet teşkilatı ile TSK nereye kadar yetkilidir, bunların yetkileri nereden başlar, nerede biter, muğlaktır. OHAL ilan edilmiş ama polise bu durumda ne kadar yetki tanınmıştır, belli değildir. Polisin nasıl davranacağı tam olarak belirtilmemiştir, bu da muğlaktır. Bu muğlaklık, Türkiye’nin iç ve dış siyasetinin muğlaklığından ileri gelmektedir. Türkiye’nin güvendiği batılı müttefikler, Türkiye’ye destek olmak yerine, Türkiye’nin iç ve dış düşmanlarını besler duruma gelmiş.

Türkiye bugün içeride ve dışarıda terörün birkaç çeşidiyle birlikte mücadele ediyor. Etrafı ateş çemberiyle çevrilmiş durumda. Suriye ve Irak haritadan silinip yerine yeni yapılanmalar getirilmek isteniyor. Yıllarca müttefik sayılan ABD, AB vb. devletler, artık eskisi gibi ittifaklara ve anlaşmalara bağlı değiller. Onlar siyasetlerini değiştirdi. Bu yeni siyasetlerine karşı Türkiye nasıl bir siyaset güdecek, belli değildir. Sadece şikâyette bulunuyor bazı yetkililer. Devlet; siyasi partileriyle, bürokrat kadrolarıyla, sair kurum ve kuruluşlarıyla aynı hedefe doğru gitmiyor. Her yerde ve her şeyde bir dağınıklık var. Dağınıklığı da aşan bir farklılık, başkalık, belki de ters anlayış var. Bu dağınıklık ve farklılık, başkalık terörün ve ülke karşıtı ülkelerin iştahını kabartıyor.

Türkiye ilk kuruluş yıllarında, dünyanın genel gidişatını hesaba katarak bir siyaset güttü. O günkü siyaset; yeni kurulacak dünya siyasetine mümkün mertebe karışmamak, Türkiye’ye biçilen rol ve yer ne ise ona razı olmak üzerine kuruluydu. Bir dünya gücünün varisi gibi değil de yeni kurulan yetme bir devlet gibi davrandı. Bunun için Osmanlı ile bağlarını koparabildiği kadar kopardı. Kendini 1920-30’lu yılların dünyasında modern dünyanın değer yargılarını ülkeye taşımakla görevli bildi veya ona o şartla hayatiyet tanındı. Bunun gereği ne ise onu harfiyen icra eyledi ve bunu yaparken de kendi fikriymiş gibi davrandı. Harf İnkılabı, kılık kıyafet ve idari yapılanma… bütün bunlar yeni dünyada yer edinmek içindi.

1950’li yıllarda kutuplaşan dünyada Türkiye, Rusya’nın baskısıyla da kendini hür dünya denilen kapitalist blok içinde buldu. Mecburen bunu kabul etti, yoksa ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü kaybedecekti. 1950-1990 arası düşe kalka böyle yürüdü. Zaman zaman problemler çıktı ama genel gidişata umum hatlarıyla uyuldu.

1990’dan sonra iki kutuplu dünya nihayete erdi. ABD öncülüğündeki güç, dünyanın tek hâkimi olmaya başladı veya öyle davrandı. Global dünyada “yenidünya düzeni”nde taze ve denenmemiş bir anlayış ve işleyiş gelişti, yeni durum ortaya çıktı. Bu yeni hâl, eskinin bitimi demekti ama Türkiye bunu da tam kavrayamadı.

Yeni şekillenen dünya, fiilî olarak harekete geçince ve ucu Türkiye’ye acı ve incitici bir şekilde dokununca fark edildi ama artık çok geç kalınmıştı.

Ülke idarecileri, eski alışkanlıklara kapılarak ittifak ettikleri devletlerin hiçbir zaman güvenilir olmayan vaatlerine kandılar, inandılar. Uç veren çok emareler olduğu hâlde bunlardan ders almadılar.

Sadakatlerini tazeleyerek ve daha da pekiştirerek açılan yaraları kapatacaklarına kani oldular. Batı’ya daha fazla yaklaşmak ve Batı içinde erimekle bu meseleyi atlatacaklarını sandılar.

Batı kendi içindeki farklılıkları ve düşmanlıkları bir bakıma çözmeye başladı ve ihtilâflarını, ülkelerinin dışına yani bizim topraklarımıza taşıdı. Rusya ile önce kapıştı sonra Rusya’yı tehlike olmaktan çıkardı ve nihayet ortak bir çizgide/siyasette buluştu. Buna “Mutabakata vardı.” Demek de mümkün.

Batılı emperyalistler; dünya savaşında yarım bırakmak zorunda kaldıkları İslâm coğrafyasını paylaşma projesini, bugünün şartlarını ve yeni güç dengelerini de hesaba katarak tekrar masaya yatırdılar. Elan, ameliyata başlamış durumundadırlar. Birinci Cihan Harbi’ndeki gibi karşılarında yekpare bir devlet/Osmanlı yok. Onun için siyasetleri de çok çeşitli ve farklı bazen birbirine zıt bile olabiliyor. Kullandıkları taktikler ve silahlar da çeşitlidir. Çünkü güçleri büyümüş ve çeşitlilik kazanmıştır. Karşımızda sadece askeri güç yok; iktisadi ve siyasi gücü de fazlasıyla kullanıyorlar. Medya, beyin yıkama ve yönlendirme, ikna, bilim, algı oluşturma, işbirlikçi vb.güçler var. Tümünü birden ve tek elden kullanıyorlar.

Bu güç ve örgütler, tecrübeleri gereği sanki birbiriyle irtibatsız ve kendiliğinden gelişen kuvvetlermiş gibi hareket ediyor. Yerli güçler; yerli idarecilerin, yerel devletlerin eksik, yanlış politikaları yüzünden ortaya çıkmış güçlerdir. Yerel yönetimler ve yöneticiler batılı bir zihne sahiptir. Bu sebeple dış güçler, batılı devlet adamları ve bilim adamları tarafından istedikleri gibi yönlendirilmeye açıktırlar.

İslâm dünyasının idarecileri, batılılara güvenerek, onlara dayanarak güttükleri siyaset yüzünden Müslüman halklarla aralarında bir uçurum meydana getirmişler, halktan iyice kopmuşlardır. Bu hâl bugün sömürücü güçlerin işini kolaylaştırmaktadır. İslâm dünyasının idarecileri, halktan koptukça batılıların kucağına düşmekten kurtulamamaktadırlar. Daima onlar adına hareket ediyorlar. Böyle olunca da ortalıkta gerçek sömürücüler görünmüyor; onların gölgeleri, onların yerli izdüşümleri, işbirlikçileri görünüyor. Meseleyi biraz kurcalayıp analiz edince, bu kişilerin altını birazcık kazıyınca gerçek sömürücülerin kim olduğunu görebiliyorsunuz.

***

Yukarıda kısaca değinilen hususu anlamadan ne iç terörü anlayabiliriz ne de İslâm coğrafyasında olan katliamları kavrayabiliriz. Halep’teki katliamlara bu gözle bakarsak gelişmeleri daha sağlıklı değerlendirmiş oluruz. Biz Beşiktaş’taki patlamayı anlamadan Halep’in geçici düşüşünü anlayamayız; Halep’in başına geleni tam anlamıyla çözmeden Beşiktaş’taki menfur saldırıyı da anlayamayız. Anlayamadığımız bir meseleyi de bittabi çözemeyiz.

İstediğimiz kadar Batılı -buna Rusya da dâhildir- emperyalistlerden kaçmaya çalışalım, istediğimiz kadar onlara yakınlaşalım, istediğimiz kadar onlar gibi olmaya çalışalım, kendimizi ne kadar inkâr edersek edelim, fark etmez! Artık işin sonuna geldik; kendimizle ve onlarla hesaplaşmaktan başka çaremiz yok. Kendi özümüze, öz gücümüze, öz değerlerimize dönelim ve kendimiz kalarak emperyalist güçlerle mücadeleye hazırlanalım. Bize başka şans tanımıyorlar, başka seçeneğimiz de yoktur zaten.

Batılı emperyalistlerin niyetini ve fiilî işgal girişimini, tek başına, yanlış duruş sergileyen diğer güçlere bağlamak da ayrı bir yanlışlıktır.

Bütün yanlışların, bütün zulüm ve haksızlıkların baş sorumlusu batılı emperyalistlerdir. Onlara yakınlık göstererek hayatiyetlerini sürdürmeye çalışanlar da onların bize hazırladıkları yanlış mücadele yöntemini kullananlar da sömürücülere ve batılılara hizmet etmektedirler. Onlara yakınlaşarak kurtulmaya çalışanlar haindir, onların tuzağına düşenler de gafildir. Böylesine nazik durumlarda ve yol ayrımlarında ihanet ile gaflet kol koladır. Niyet farkı olsa da neticede aynı şer odaklarına hizmet etmektedirler.

Şunu da görmeliyiz ki Batı güçlendi, onlar kadar olmasa da biz de güçlendik. Kendi gücümüzün farkına vararak ve kendimizi nasıl muhafaza edebiliriz, ona yoğunlaşmalıyız. Ertelemek bize zaman kazandırmaz, sadece çöküşümüzü hızlandırır. Devletin yapısından işleyişine, zihin kodlarımızın inşasına kadar her şeyi yeni baştan kendimize dönerek inşa etmeye başlamalıyız.

Batı gücün zirvesinde görünse de zaafları da başta zulüm olmak üzere zirvededir. Zulüm, haksızlık zirveye ulaştı mı aşağıya doğru seyir başlamış demektir. Batı bu inişi yaşamaya başlamış durumdadır. Bu düşüşü ancak gören göz ve idrak eden bir zihin bilebilir. Şu an gücünü bizden, bizim zaaflarımızdan almaktadır. Onun için ilk başlayacağımız yer zaaflarımızı tespit etmek olmalıdır. Sonra da bu zaafları gidermenin yollarını bulmaya çalışmalıyız. Böyle yaparsak Allah’ın izni ve yardımıyla kendimiz olarak ayakta kalabilir ve insanlık için bir ümit kaynağı olabiliriz.

Kâzım Sağlam

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız