I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...
Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni
Bir dem bela-yı aşktan etme cüdâ beni
Az eyleme inayetini ehl-i dertten
Yani ki çoh belâlara kıl müptelâ beni
Fuzuli
Rivayet oldur ki, Mecnun, kara kuru Leyla’ya aşık olmuş, babası şifa bulsun ve bu aşk belasından kurtulsun niyetiyle alıp Kâbe’ye götürmüş, dua edip Allah’ yalvarsın ve düzelsin diye. Lakin Mecnun (Kays) Kâbe’yi görünce yukarıdaki şiiri söylemiş.
Aşk; beladır, imtihandır, tutkudur, onmaz bağlanmadır, kara sevdadır, hedefe kilitlenmedir, engel tanımamadır.
Aşk belasına duçar olanlar; tabiatla, börtü böcekle, kuşla, kurtla, geyikle, aslanla dostluk kurabilir.
Aşk belasına mubtela olanları, dağlar anlar, denizler anlar, sert kayalar anlar, bulutlar anlar, şimşek anlar, yıldırım anlar. Lakin âşık olmayan normal(!) insanlar, aşığı anlamaz, tam tersine ona acır. Aşkı tadamayanlar âşıklarla dostluk kuramazlar, çünkü onları hasta gözüyle görür ve onlara acırlar kendileri acınacak halde iken.
Aşık olmak, tutkun olmaktır, kendine vazgeçilmez bir hedef seçmektir ve o hedefe varıncaya kadar mecnunane bağlanmaktır. Bir yere, bir hedefe sabitlenmek ve oraya varıncaya kadar sağa sola bakmamak, hatta sağı solu görmemektir. Oraya ait olmak, oranın rüyasını görmek, düşünü kurmaktır.
Necip Fazıl’ın
Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Mısralarında olduğu gibi, “Gaye” ye baş koydun mu ev ve sokak, zindan ve saray fark etmez.
Belasız aşk ucuz olur, ucuz etin yahnisi olmaz, belasız hayat da çok sıradandır ve ömür boyu çekilmesi işkence vericidir.
Aşk bir dürtüdür, motivasyondur, İbn Haldun’un asabiyesidir, Endülüs fethine çıkan komutana aşılanan ruh ve imandır.
Aşk; Ferhad’a dağ deldirir, Mecnunu Çöle düşürür, Fatih’e İstanbul’u fethettirir, Tarık b. Ziyad’a gemi yaktırır.
Hz. Peygamber’in Hendek kazma sırasında külüngü kayaya vururken külüngün çıkardığı ses yüzyıllar sonra Fatih’in kulağında yankısı buldu, bu sese ve Hz Peygamber’in müjdesine aşık olan Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedebildi.
İşte tutku, işte aşk, işte motivasyon, işte asabiye, işte müteharrik güç, işte gerçek iman….
Aşkın dayanağı ve gayesi insanı bir yola sürükler, farkına varmadan o yolun delisi olursun, tutkunu ve karasevdalısı olursun. Delilikleri, karasevdayı, tutkuyu terk edenler çığır açamazlar, mevcudun dışına çıkamazlar. Mevcudun dışına çıkış bir farklılık ve mümkün görünmeyeni deneme ve becerebilme hüneridir.
Fakat burada mevcudun dışına çıkışın ana gayesi, hangi aşkın belası olduğu önem kazanır. Külüngün sesini duyan Fatih ismi ile müsemma, tevazuun ve adaletin timsali olarak bir açış, gönle giriş yaptı.
Senin aşkın da öyle olmalı,
Fatih’in kulağına fısıldayan rahmanın o yumuşak ve mülayim sesi, fıtrata uygun ve insanlığı zulmün her türlüsünden kurtarmaya çalışan yüce ideal büyük AŞK, bu aşka layık büyük ve fakat olabildiğince mütevazı Komutan. Karadan gemi yürütür ama kimsenin kilisesine ve onuruna dokunmaz.
Bu aşk, zulme en amansız darbeyi vurabildiği gibi rahmet kanatlarını germesini de becerebilir.
Dünya, iyilerle kötülerin savaş sahnesidir ve bu sahnede iyiler ve kötüler bellidir. Sembol isimleri de vardır. Senin aşk öncülerin, adaletin ve merhametin önderleridir. Sakın kötülere öykünme onların yolunu aşk yolu sanma, o yollara cellatların yoludur.
Ey! Müslüman genç!
Senin aşkın nedir?
Neye niçin âşıksın, aşkın sana ne vadediyor, senden neleri istiyor, nerelere varmanı salık veriyor?
Bu soruları kendine sor.
Aşık kendi derdindedir, derdini unutturan her şeye karşı kendini kapatır.
Sen eğer her gün yeni bir aşk peşinde koşan biri isen aşktan vaz geç.
Senin derdin yoksa veya süfli bir derdin varsa sen aşık olamazsın, dağ delemezsin, sur yıkamazsın, deniz aşamazsın. Dağa çıkar eşkıya olursun, denize atlar boğulursun.
Aşk ateşin kor haline gelmişse, davan aşkına dönüşmüşse, o zaman yola koyul, tüm engeller ortadan kalkar, kalkmazsa ne yazar, senin aşkla vurduğun kazmanın sesi bin sene sonraya da kalsa ses verir, başka bir aşık, başka bir Ferhat gelir başladığını tamamlar o dağı deler…
İnsanımızın aşka, gerçek aşka ne çok ihtiyacı var!
Müslüman gencin aşka ihtiyacı var.
Müslüman alimin aşka ihtiyacı var.
Müslüman siyasetçinin aşka ihtiyacı.
Yerele saplanmış yereli kutsayanın ümmet aşkına ihtiyacı var.
Ümmetçilik yaptığını sanan gencin toprağa, kainata, börtü böceğe aşık olmaya ihtiyacı var.
Emperyalizme kaşı ne yapacağını bilemeyen tüm İslam dünyasının aşka ihtiyacı var.
Senin küçük aşkın, ihlasla yürüyen ayaklarından kalkan toz, gece sessizliğinde gözünden akan bir damla gözyaşın, birine fısıldadığın bir maruf kelime, birikir birikir dev bir aşka dönüşür bunu bil.
Her fertten, her aileden, her toplumdan/ cemaatten, her ülkeden ve tüm dünyadan yükselen bu avazlar gökyüzünde birleşir yere sağanak halinde rahmet damlaları olarak yere iner. Hele bu sayılanları mübarek Ramazan-ı Şerifte yapabilirsek bereket katbekat artar biri bin olur.
İlk aşkın emperyalizmi ülkenden/İslam diyarından koymak olsun! Daha doğrusu aşkına bu istikamet ver, istikametsiz aşk bocalar.
Şiirle başladık şiirle bitirelim.
Üstad Sezai Karakoç’un şiiriyle;
“…
Diriliş bayraklarını taşıyan
Şehit gömleklerini peşin giymiş
Ateşten, sudan geçer gibi geçen
Allah önünde her varı yok gören
Dağların üstünde erip
Kentlere şafaklar gibi ağan
Küçük askerlerini
Gül diksinler diye yeni topraklarına
İnsanın ta gönlüne
Yetiştir erenlerini
Allah’ım
Âmin”