• İNSAN KENDİ ÖZÜNE BAKABİLİR Mİ?

      Uzun bir aradan sonra tekrar huzurunuzdayım. Geçirmekte olduğumu bir rahatsızlık nedeniyle yazıya ara vermiştim. Bundan böyle yazı tarzımı belki konu seçimini değiştirmeyi düşünüyorum. Bakalım becerebilir miyim? Dualarınızı bekliyorum. 

DUYURULAR

TÜRKİYELİ MÜSLÜMANLARIN SERENCAMI

muslumanların serencamı

Bireysel ve toplumsal vakıaların sonuçlarından hareketle yargılara varmak, son/ucu yanlış yere varacak iki yanlış yoldan birinin bizleri doğru yere taşıdığını düşünmekle eş anlamlıdır. Bu türden yargı/ların/ kabullerin üzerine bina edilecek her düşünüş ve ardı sıra gelecek eyleyiş içinde bulunduğumuz çözümsüzlüğü derinleştirir.
Peki, bu durumdan nasıl çıkabiliriz, sorusu bizleri üçüncü yolun imkânı üzerine düşünmeye taşıyorsa gönlümüzü ferah tutmak için sebebimiz vardır, diyebiliriz. Çünkü mevcut hâliyle içinde bulunduğumuz durum tam olarak buna karşılık gelmektedir. Bu duruma muhatap olarak bizler, maalesef üçüncü ya da bir başka yolun imkânı üzerinde düşünüyor değiliz. Böyle olmadığı için de kendimizi devamlı olarak çözümsüzlüğün çölünde susuz olarak mukim görüyoruz. Şimdi aşağıda çözümle ya da doğru bir çözümle sonuçlanmayan birkaç cevap arayışını zikredeceğim.

• Neden kendi kavram ağımızı inşa edemedik/edemiyoruz?

• Neden kendi kahramanlarımızı üretemedik/üretemiyoruz?

• Neden bu kadar dünyevileştik?

• Dindar gençler arasında deizm neden bu kadar yayılmaktadır?

• Bu kadar İmam-Hatip olmasına karşın mevcut tablo neden bu kadar kötü?

• Neden nitelik değil nicelik artmaktadır?

• Gençler arasında dinî yaşam biçiminin gerileme sebebi nedir?

• Bu denli toplumsal yozlaşma, bireyselleşme, diğerkâmlığı yitirme nasıl oluyor?

Elbet de örneklerin sayısı bununla sınırlı değil. Muhtemelen bu sayıyı arttırabiliriz. Bizler üçüncü bir yolun imkânı üzerine konuşmadığımız, konuşamadığımız için sürekli olarak semptomlardan hareketle reçeteler peşine düşüyoruz. Oysa semptomlar üzerine değil sorunlarımızın kökenine/özüne dair düşünüş içine girmeliydik ki en azından bir yol hâli yaşıyor olalım. Maalesef bugüne kadar cılız birkaç ses birkaç arayış dışında bu tavra oldukça uzağız. Peki, ne oldu da bugün bu hâldeyiz?

Ne İdik Ne Olduk?

I.

Takriben 1950-2000 yılları arasında Türkiye Müslümanlarının, büyük ideali, “Yeni bir toplum ve devlet düşüncesi: İslâmileşme”ydi. Şüphesiz ki bu ideal, sadece İslâmi devletle sınırlı değildi. Bununla beraber mevcut cahiliye toplumu ortadan kaldırıp yerine İslâm toplumunu ikame etmeyi de içeriyordu. Eğer biz bu iddiayı bir nehir olarak kabul edecek olursak Türkiye'de o yıllarda bu nehri besleyen ciddi toplumsal akış/hareket durumu söz konusuydu. Peki, neydi bu akış? Şöyle ki bu dönemde Türkiye'de büyük bir sosyal göç hareketi başlar. Kırsaldan kente doğru olan bu göç hareketi, kentin sosyal yapısında, iç dinamiğinde önemli bir dönüşüm yaşanmasına sebep olur.
Bu dönüşüm, yukarıda zikrettiğim söz konusu ideale önemli bir imkân tanımıştır. Çünkü daha önce ülkede tepeden inmeci bir toplumsal ideal vardı ve bu ideal, bireylerin tercihine bakmaksızın onları bu ideale uymaya icbar ediyordu. Ama oluşan yeni toplumsal yapı, bu durumu tersine çevirmiş. Yani artık toplumsal hareketin seyri önemli oranda aşağıdan yukarıya doğru bir ivme kazanmıştır.

Söz konusu göç akışını da arkasına alan ve devletin köklü bir şekilde yeniden yapılanmasını isteyen Türkiye Müslümanları, yukarıdan aşağıya bir seyri olan mevcut ideolojinin sosyo-kültürel yapısına itiraz ediyorlardı. Onlara göre bu yapı toplumun değerleri ile uyuşmuyordu ve bu hâliyle devam etmemeliydi. Bu düşünce, onlara önemli bir hareket alanı sağlıyordu. Durum bu olunca onlar yeni topluma yeni bir bakış açısı sundular. Bu bakışa göre İslâm, bütün zaman ve mekânlarda yaşayan/yaşayacak olan bir din olduğundan siyasetten ahlâka, kültürden sosyal hayata, hukuktan ekonomiye, hülasa hayatın her alanına müdahale eden bir idealdi. Bu ideal onlar için müthiş bir motivasyon imkânı sundu.

Mevcut sosyal ortamın yarattığı rüzgârla beraber İran Devrimi, Mısır İhvan'ı, Cezayir… gibi toplumsal hareket ve mücadeleler, bu mücadelelerin fikir kadrosunun Türkiye'de tanınmaya/ okunmaya başlanmasıyla beraber söz konusu ideal, daha radikal renk almaya başladı. Rengin tonlarını bir yana bırakırsak bu hareketler ülke içindeki ideale, özellikle siyasi ideale yeni ve önemli katkılar sağlamakla beraber kendi yerelliğini üretmesine de engel oldu, diyebiliriz. Tabi, bu durum bir başka yazının konusudur. Ülkedeki İslâmi tecrübe ve İslâm toplumlarının farklı yerlerinden gelen yeni fikirlerin kaynaşmasıyla yukarıda zikrettiğimiz ideal yeni bir fikri hâl aldı.

Yeni hâl, bir yandan kendisine çizdiği yataktan hareket ederken bir yandan da ideoloji, din, modernlik, demokrasi ile ilgili konuşup tartışma imkânı yaratıyordu. Bu tartışmanın odağında başta Kemalizm olmak üzere sağ muhafazakâr ve sol yapılar vardı, denebilir. Odakta Kemalizm ile özdeşleştirdikleri, ondan kaynaklandığını düşündükleri tarihten, toplumdan, dilden, kültürden kopma durumunu ciddi bir sorguya tabi tuttular. Bu tartışmalar uzun ve meşakkatli oldu. Tartışmalar, kültürden, gelenekten, sosyal yapıdan ve tarihten kopuk bir tecrübeye sahip olan Kemalizm'in önemli bir kan kaybı yaşamasına yol açtı. Bu sonuç, yeni sosyal kitlenin kendi doğasına dönmesiyle sonuçlandı. Bu sonuç; bastırdığı, görünmez kıldığı hemen her şeyin gün yüzüne çıkmasına neden oldu. Özellikle 1980 sonrası dinî yapıların, grupların görünür olmasına ve geniş halk kitleleriyle derinden, sahici bir bağ kurmasına imkân verdi. Daha önceleri yetmişli yıllarda gecekondularda, varoşlarda, köylerde varlık gösteren, buralara etki etmeye başlayan sol gurupların yerini İslâmi guruplar aldı. Tabi, bunda sol gurupların din/dindarlıkla olan ilişkilerinin problemli olması etkili olurken sağ ve dünyevi/seküler kesimlerin devletle kurdukları ilişkiler sonrasında kirlenmeleri ve umut olmaktan çıkması da oldukça etkiliydi.

Zaman içinde dindarların bazı belediyeleri alması, yolsuzlukları azaltmaları ve devletin imkânlarını kentin varoşlarında, çeperinde ve köylerde yaşayanlarla paylaşmaları ile bu kesimler ile dindarlar arasında bir bağın oluşmasına imkân verdi. Bu imkânı doğru ve yerinde kullanan dindarlar, bekledikleri sonuçları elde ettiler. Çünkü artık bu kesimler arasında dine ve dindarlara karşı güven oluşmaya başladı.

Zaman ilerledikçe dindarlar güç kazandı. Kendi sosyolojisini kurmaya, sosyo-kültürel atılımlar inşa etmeye başladılar. Attıkları doğru adımlar günbegün toplum içinde etkilerinin artmasını doğuruyordu. Sözün gelimi Marmara Depremi olduğunda İHH, deprem bölgesine devletin resmî organı olan Kızılay'dan evvel ulaşmış, çeşitli müdahalelerde bulunmuştur. Sonraki günlerde ise İslâmi vakıf, dernek, cemaat ve cemiyetler çok önemli işler yapmıştır. Bunun gibi sosyal faaliyetler, yardımlar; halkın İslâmi kesimlere olan teveccühünü artırmıştır.

Bu teveccühteki en önemli pay İslâmi kesimin, son derece samimi olması, abartılı bir hayatlarının olmaması, ilişkide bulundukları kesimden daha farklı bir yaşam biçimi olmamaları, söyledikleri ve eyledikleri arasında derin bir uçurumun bulunmaması, fedakârlıkları, bitmek bilmeyen hizmet etme güçleri gibi şeylerdi. Bunlar da İslâmi kesimin toplumun hemen her kesiminden ciddi bir destek almalarını ve tek başına ülkeyi yönetme gücüne sahip olmalarını netice verdi.

Sınırlı bir alanda iyi bir organize ile büyük işler yapılabilirdi, yapıldı da. Ama ülkeyi yönetmek bambaşka bir şeydi. Böylesi büyük bir sorumluluk için çok önemli bir fikri altyapı gerekliydi. Ama maalesef, bu yeni duruma vaziyet eden kadro, yeterli donanıma sahip değildi. Olanların bilgileri de tecrübi değil teorikti. Doğal olarak teorinin kırılganlığı, gerçekliğin duvarında parçalara ayrılma olasılığı yüksekti.

II.

Bir yandan İslâmi kesimin sosyal olaylara müdahaleleri devam ederken diğer yandan fikrî ve kültürel çalışmalar, tartışmalar paralel olarak devam etmekteydi. Bunlar, uzun uzun ifade edilebilir ama yazının sınırları buna imkân vermediğinden, dönem tartışmalarından bazılarını burada zikredebilirim:
Sosyal yapı, devlet, devletin sınır ve görevleri, İslâmi teorinin Roma hukuku içindeki ifade imkânı, adalet ve eşitlik hangi kabul/ zemin üzerinden kabul edilecek, mevcut ekonomi ile teorik düzeyde de olsa İslâmi ekonominin dizaynı, kamusal alanın dizaynı, bilginin İslâmileştirilmesi, eğitim… vs
Bu ve benzeri birçok tartışma yaşandı. Özellikle çeviriler sonrasında bu tartışmaların dozu ve yelpazesi oldukça genişledi. Bu içerik üretim ve tartışmalar sürekli teorik düzeyde kaldı ya da yeterince tartışılmadı.

Çoğunlukla teorik düzeyde kalan bu tartışmalar, henüz olgunlaşmaya başlarken İslâmi kesimin iktidara gelmesi, bu ortamın süreç içinde zayıflaması, ilgi alanı olmaktan neredeyse çıkması ile sonuçlandı. Çünkü bu tartışmayı yürütecek kadroların neredeyse tamamı oluşan iktidarın çeşitli mevkilerinde göreve geldiler.

Söylem, Gerçekliğin Duvarına Çarpınca

Hâkim paradigmanın içinden yapılacak konuşmalar ne kadar sarih olursa olsun, paradigma içinden yapılan konuşmalar olacağı için öyle ya da böyle söz konusu yapıya hizmet etme ihtimali büyüktür. İslâmi kadrolar bu tartışmayı yapacak fırsatı bulamadan iktidara geldiler. İktidar oturmuş bir yapıydı ve uzun zamanlar içinde vücut bulmuştu. Aklı ve bir kültürü vardı. Kökleri her alana yayılmıştı.

İslâmi kesimler, olgunlaşmamış, yeterince oturmamış olan teorik söylemlerinin gerçeklikle uyuşmadığını, gerçekliğin zannettiklerinden çok daha güçlü olduğunu kısa sürede fark ettiler. Ama kabullenmekte zorlandıkları için dehşete düştüler. Bu panikle niteliğe değil niceliğe yatırım yaparlarsa söz konusu duruma galip geleceklerini düşündüler. Bütün enerjilerini buraya kanalize ettiler. Ama gözden kaçırdıkları bir şey vardı. Bireysel ve toplumsal değişim ve dönüşümlerin yasaları vardı. Bu yasalar da tedricen vücut bulurdu. Buna rağmen var güçleri ile niceliği arttırmaya devam ettiler. Zaman içerisinde bunu başardılar ama bu süreçte değişip dönüştüler. Nicelik arttı. Eşya ve makam içinde yollarını şaşırdılar.

Sokakları fetheden, yokuşları çıkan samimiyet/misyon/mesuliyet; makamların sunduğu vahada, geniş düzlüklerde zehirlendi.

Tüm bu sebeplerden dolayı başka bir yolun imkânı için başa dönmeli, yeniden düşünmeliyiz.

Yasin Yarar

tefsir dersleri

Yazanlarımız



medeniyet bulten logo

muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar