• TOPLUMSAL VE KÜRESEL KARGAŞA VE ÇÖZÜM YOLLARI

      I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

DUYURULAR

TEFEKKÜR SULARINDA

tefekkur sularinda

Âdemoğlu duygu, duruş ve eylemleriyle yeryüzündeki diğer canlılara fark atar. İnsana bahşedilen fonksiyonel ayrıcalıklar açıkça ortadayken gören hiçbir göz buna itiraz edemez. Aslında insan da yaratılış yapısı olarak etten ve kemikten müteşekkildir diğer canlılar gibi. Öyleyse topraktan yaratılan insanı özel kılan, insanın alamet-i farikası olan özelliklerini tüm işlevselliğiyle, net olarak ortaya çıkarmak gerekir.

İnsanı insan kılan cevheri, özü güzelce bilip hakikat ölçüsünde değerlendirmek gerekir. Yoksa diğer mahlûkata fark atmak büyük bir balon olmaktan öteye geçmez. Ölçüsüz ve yersiz şişirilen her balon gibi bir gün mutlaka ‘fıs’ diye sönmeye mahkûmdur.

Salt fiziki yapısı göz önünde bulundurulduğunda bile insanın ayrıcalığı açıkça ortadadır. “Ahsen-i takvim” olarak yaratılmış, el, ayak, göz, kulak bütün uzuvlar ince bir planın habercisi. Bir de bunun yanında ihsan edilen beyan gücü -yani konuşma ve anlama yetileri- akıl, kalp gibi diğer özellikler, insanı insan yapan değerlerdir. Topraktan yaratılan insana, ilahi ruhtan üflenmesi başlı başına bir şeref kaynağıdır. Bunun için insan yeryüzünde Rabbin halifesi olmayı hak etmiştir.

Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan gelen ve tekrar ona döndürülecek (Bakara-156) olan insanı Rabbimiz topraktan yaratıp sonrada kendi ruhundan üfleyerek onu şereflendirmiştir. (Hicr-28, 29) İnsanı tanımada vahyi çıkış noktası olarak aldığımızda, en güzel şekilde yaratılan (Tin-4) insanın en şerefli varlık (İsra-70) olduğunu görüyoruz. Kendisine şah damarından daha yakın olan Rabbi (Kaf-16), onu yeryüzünde halifesi (Bakara-30) ve emanetçisi (Ahzab-72) seçerek onu, yeryüzünü imar etmek ve toplumu inşa etmek için temsilcilik onuruna ulaştırmıştır. Bu derece değeri olan insan, daha ruhlar âleminde yaratıcısıyla ahitleşmiştir. Ruhları yarattığında Allah (c.c.), Âdemoğullarına kendisini arz etmiş ve onlardan Rabblık hususunda söz almıştır. (Araf-172). Bu sözünün bilincinde olup yaratıldığı İslâm fıtratı (Rum-30) üzerine bir yaşam sürdüren, yaratılış sebebinin imtihan (Mülk-2), yaratılış gayesinin de Allah'a kulluk (Zariyat 56) olduğunu unutmayan kişi, Rabbinin kendisine verdiği Müslüman ismini (Hacc-78), ona hiçbir halel getirmeden hakkıyla taşımak azim ve kararlığındadır.

Peygamber Efendimizin de işaret ettiği gibi “Kalp insanın en değerli bölgesidir.” imanın ve fikrin karargâhı kalptir. İnsanın ıslahı ve ifsadı kalp baz alınarak ölçülür. Gözler, kulaklarla birlikte tüm duyu organları, iç/batın âlemin merkezini oluşturan kalbe açılan kapılar, pencerelerdir. Kalp haberlere bu organlar vesilesiyle ulaşır. "(Resulüm) De ki: Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren odur. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!" (Mülk 23) "Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ona iki yolu göstermedik mi?" (Beled,8-10)

Allah (c.c.) insandan duyu organlarını hakikati anlamak için kullanmasını ister. Hakkın ayırt edilmesi için kullanılmayan göz ve kulaklar sahibine hiçbir üstünlük kazandırmaz. Hatta insana yük bile olur. "And olsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. 0nların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafil olanlar onlardır." (Araf-179)

Duygu ve düşüncelerini, arzu ve hedeflerini harf harf kelimelerle biriktirerek konuşmak, meramını ifade etmek, insanoğluna geniş imkânlar sunar. Konuşma, sayamayacağımız miktardaki nimetlerden sadece biridir. Sonsuz nimetler zincirini oluşturmaya çalıştığımızda ise ilk sıralarda yerini korur. "Rahman (çok esirgeyici Allah); Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı (konuşmayı, yazmayı, anlama ve anlatmayı) öğretti." (Rahman, 1-4). İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’e kelimelerin öğretilmesi (Bakara-31), Rabbimizin kaleme yemini "Nun, kaleme ve yazmakta oldukları şeylere and olsun ki" (Kalem-1) ve Peygamber Efendimize ilk emrin oku olması (Alak‑1) sözcüklerin insan hayatındaki önemini anlatır. Dil, insan hayatında önemli bir esastır. Dil; evdir, mekândır. Müslüman İslâmi yaşam ilkeleriyle ahenkli, vahye dayalı bir dil oluşturmalıdır. Hayatın tüm evrelerinde İslâm'ın izini sürmek, hakikati öğrenmek, kavramak, anlamak, yaşamak ve yaşatmak üzere bir dil kurmak önemlidir. Kelime ve kavramlar insanı inşa eder. Onun için dilin hangi mutfaktan servis edildiği ehemmiyetli bir iştir. Post-modern zamanların handikaplarından, açmazlarından bizi ancak vahiy atmosferi/ Kur’ân ve Sünnet’in zikir havzası korur.

İnsana bahşedilen tüm özellikler ulvi bir amacı gerçekleştirmek için seçkin cihazlardır. Akletmek/fikretmek yeteneklerini gereği üzere fonksiyonelleştirmek icap eder. Aklını kullanmak, düşünmek, bilmek, öğrenmek gibi melekeler insanı diğer mahlûkat arasından ayırıp seçkin kılan özelliklerdir. Dini, hukuki, sosyal muhataplığın gerekliliğinde ölçü akıldır. İnsanın hem Allah'a karşı sorumlu olmasında hem insanlar arası muamelelerinde sorumluluk ölçüsü akıldır. Çocuktan ve mecnundan mükellefiyet kalkar. İnsan için aslolan, aklın veriliş hikmet ve maksatlarına uygun olarak işletilmesidir. İnsanın alamet-i farikası olan bu aracı maksadına uygun kullanmayanlar yarın pişmanlıklar yaşayacaklar. "Şayet kulak vermiş ve aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!" (Mülk-10)

İslâm tümüyle hayırdır; iyilik, güzellik, ihsan, ihlas, maruftur. İslâm bütünüyle fıtrattır. "Her çocuk fıtrat üzere doğar." (Buhari-Müslim) Fıtratı yaralanmayan her kul, akıl aracını maksadı doğrultusunda çalıştırarak İslâm'ın özüne uygun ameller ortaya koyar. Zaten insandan, yaratıldığı fıtratı muhafaza etmek için çaba sarf etmesi istenir. "(Resulüm!) Sen yüzünü ‘Hanif’ olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler." (Rum-30)

Akıl melekesini maksadına uygun çalıştırmayanlar sağır ve dilsiz olarak nitelenmektedir. "Şüphesiz Allah katında yeryüzünde yürüyenlerin en kötüsü akletmeyen/düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir." (Enfal-23) Peygamberi (s.a.v.) inkâr edenler de fıtrat üzerini örtüp hakikati reddettikleri, akıllarını yanlışta kullandıkları için kınanmaktadırlar: "(Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz; lakin göğüsler içindeki kalpler kör olur." (Hac-46)

İnsan sosyal alâkalar kuran bir varlıktır. Etrafındaki canlı cansız varlıklardan etkilenir, yakın ve uzak çevresiyle etkileşim içindedir. İnsanoğlu ünsiyet ve ülfet sahibidir. Etrafında olanlara bigâne kalamaz. Az ya da çok mutlaka bir şekilde etkilenir. İslâm tasavvuru insanda geniş açılı bir perspektif kazandırmayı amaçlar. Bir ucu afaka/dış âleme, bir ucu enfüse/iç âleme uzanan bir bakış açısı sunar. Hem dış âlemdeki ufuk çizgisinde gözün görebildiği her ne varsa tümünü ibretle müşahede etmek, hem de insanın kendi iç dünyası, özüyle/nefsiyle ilgili her türlü durumu ibretle müşahede etmenin önemini gözler önüne serer ve bu minvalde teşvik eder. "İnsanlara afakta/ufuklarda ve enfüste/kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?" (Fussilet-53) "Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de öyle... Görmüyor musunuz?" (Zariyat, 20-21) Afak ve enfüs sarkacında havf/korku ve reca/ümit terennümleriyle gözünü ve gönlünü tefekkür yolculuğuna çıkaran insan bol mükâfatlara ulaşır. Allah'ın izniyle. Gözü ve gönlü hayırla dolarak şenlenir. Ufkun sınırsızlığında gaflet perdeleri tek tek yırtılır. Tefekkür, tefehhüm, tezekkür sahillerinde Hakk'ın rızasına uygun yaşam alanının koordinatlarını belirleyerek, hakikat rotalı yol haritasını çizerek, sahih bir şekilde ayaklarını nereye basacağının şuurunda olarak "Kıble" merkezli bir hayat sürdürür.

Âlemleri yaratan Rabbin adıyla okumayı amaçlayan mümin, tefekkür şuurunu hayatının vazgeçilmez mefhumu olarak sayar. Hayat kitabı Kur’ân’ın ayetlerinden kazandığı geniş bakış açısıyla, küçük âlem olan insan kitabını ve büyük âlem olan kâinat kitabını hakikat nuru ışığında okur. Kur’ân’da insanın; etrafını çevreleyen varlık ve olaylar üzerinde düşünmeye, araştırmaya teşvik eden, bu âlemde insanın tasarrufuna sunulan imkân ve nimetleri en güzel şekilde anlayıp, bunlardan faydalanmak için şuur inşa eden ayetler oldukça çoktur. Böylece tefekkür eden kulun imanı kuvvetlenir. Kul; Allah’ın huzurunda saygıyla eğilerek, onun azameti karşısında secdelere kapanır. "Gökten su indiren o’dur. Ondan hem size yiyecek vardır, hem de hayvanlarınızı otlatacağınız bitkiler. Allah su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerden bitirir. İşte bunlarda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır. O; geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlarda Allah'ın emri ile hareket ederler. Şüphesiz ki bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır. Yeryüzünde sizin için rengârenk yarattıklarında da öğüt alan bir toplum için gerçek bir ibret vardır. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, onu sayamazsanız. Hakikaten Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir." (Nahl, 10-18)

"Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir. O'nun her şeye gücü yeter. O ki, hanginizin daha güzel davranacağınızı sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O; mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır. O ki birbiriyle ahenkli yedi gök yaratmıştır. Rahman olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak. Bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak. Göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) aciz ve bitkin halde sana dönecektir." (Mülk, 1-4)

Varlık âlemine göz attığımızda, her şeyin en ince noktasına kadar birbiriyle uyum içerisinde olduğunu görüyoruz. Âlemde ne bir çirkinlik ne de bir acayiplik vardır. Her şey yerli yerindedir. Gökyüzü ve yeryüzü içindekiler ile bir kudretin habercisi. Semayı süsleyen yıldızlar, ay, güneş varlık âlemi içinde önemli bir yer tutar. Uzayın derinliklerinde bulunan her bir cisim, yaratılış amacına uygun olarak, programlandığı şey üzere varlığını sürdürür. Çiçeği ve böceği, ağacı ve yaprağı, gülü ve dikeni ile bilumum nebatatı ve hayvanatı ile denizi ve okyanusuyla; havası, suyu ve toprağıyla dünyayı yoktan var eden Allah (c.c.) kâinatın maliki ve hâkimidir. Her şey onun izniyle hareket eder. En küçüğünden en büyüğüne, en basitinden en karmaşığına kadar yaratılan her şey belirli bir zaman diliminde hayat sürdürür. Yüce Allah'ın koyduğu sınırları ihlal ettiğinde mahvolur. Balık suyun dışında yaşayabilir mi? Tohumun toprağa düşmeden filizlenip yeşerme hakkı var mı? İnsan havasız ve susuz yaşayabilir mi? Güneş bulunduğu konumdan bir milim sapabilir mi? Dünya yörüngesinden bir anlık bir kayış yaşasa, düşüncesi bile insanı ürpertiyor. Zerreden küreye âlem içindeki her varlığın, yaşamı, rızkı, gelişimi ve sonu yegâne galip yüce Rabbimizin kudret elindedir.

Bütün ihtişamı ile kâinat yüce yaratıcıya işaret eder. Rabbimizin, bin bir güzellikle yaratıp, insanın faydasına sunduğu kâinat, insan için bir kitaptır. Okunacak, hakkıyla okundukça anlaşılacak. Anladıkça düşünecek ve tefekkür iklimine dalacak her okuyucu. Gözlenecek, düşünülecek, ibret alınacak... Basiret gözlüğü gözümüzü ve gönlümüzü açacak. Öz, söz, göz, gönül tezkiyesini başarıp Kur’ân kaynaklı bir hayat inşa eden her insan ferasetli bir bakışa sahip olur. Düşünme yetisi insanın alametifarikasıdır. Düşünmek kalbin ziyası için vazgeçilmezdir. Tefekkür etmek, düşünmek akıllı insanların işidir. Tefekkürü meslek edinenler “insan” kalmayı başarırlar. "Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar." (Bakara-269).

Kâinat, okuyucusu insan olan bir kitaptır. Kur’ân ise sahih bilginin kaynağı olarak insana bahşedilen bir kitaptır. Kur’ân, insan ve kâinat -bu üç kitap- birbiriyle kesintisiz bir ilişki içindedir. Küçük âlem olan insanı ve büyük âlem olan evreni -her ikisini de- Kur’ân bize tanıtır. Hatırlamak, zihnini canlı ve zinde tutmak insana değer sunar. Gönül rikkati zedelenir, zihin tembelleşirse, beden ne kadar mükemmel olursa olsun yaşamdaki anlam ve zarafet buhar olup uçup gider. “Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür.” hakikatinin şuurunda olarak, kalp ve zihin melekelerimizi salih ve sahih ilim ve duyguyla donatırsak sağlam bir düşünme cihazını korumuş oluruz. İnsanlık için en tehlikeli hastalık olan, unutma hastalığından korunmak ancak Allah’ı anmak ile mümkündür. Bizi görüp gözeten Allah'ın murakabesinde olduğumuzu hep hatırımızda tutarsak tefekkür, tefehhüm ve tezekkür şuurumuz kuvvetlenir.

İnsanoğlu akıl, vicdan, ruh ve tüm varlığıyla Allah'ın ayetlerini, yaratmasını, kudretini anlamak için zikir ve hatırlama sürecinde tefekkür yolculuğunu sürdürmelidir. Tefekkür mümine; Allah'a iman ve emirlerine itaate ulaştıran, insanın zihnini açan, duyguları uyandıran birtakım hasletler kazandırır. Tefekkürü/ düşünmeyi bir yaşam şuuruna dönüştürerek kâinatı incelikleriyle, ölümü ve hayatı üzerimizde bıraktığı izleriyle, insana bahşedilen rızkı tüm tatlarıyla, insan hayatında ve kâinatta an be an cereyan eden olayları ibretle müşahedeye dalan buna kafa yoran, fikir sancısı çeken insan çevresiyle sıkı bir bağ kurarak bencillikten kurtulur. Bu durum yaşadığımız günlerin, hayat tarzlarının empoze ettiği bireyselleşmeye karşı da bir miktar önlem olur.

"Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey O’nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihlerini anlayamazsınız. O halimdir, bağışlayıcıdır." ayetini gönlüyle okuyan kişi tüm mahlûkatla şefkat merkezli bir ilgi kurmak için çalışır. Yaratıcıya itaati şiar edinen kul mahlûkata da merhametle yaklaşır. Adaletle muamele eder, asla eziyet etmez. Hayrı ve sulhu ilke edinir. Fesat ve şer odaklarına karşı koyar.

Afakta ve enfüste Allah'ın ayetlerini ve kudretini tefekkür etme, kalbe huşu verip Allah'a teslimiyeti sağlar. Tefekkür insana her an Allah'ın murakabesi/ gözetmesi altında olduğunu hatırlatarak, dünya ahret muhasebesini kuvvetlendirir, imanda ihsan kıvamında bir şuur kazandırır. Tefekkürde bulunmak müminin kalbine geniş zamanlarda şükür bilincini, zor ve sıkıntılı anlarda sabır bilincini öğretir. Tefekkürü; rızayı ilahiye ulaşmak için sürdüren kul, içinde bulunduğu mülk âlemiyle melekût âlemi arasında bir denge kurar. Şehadet âleminde şahit oldukları ona her zaman gayb âlemini hatırlatır. Böylece dünya ve ahiret hayatını denge üzere vahyin izinde sürdürür.

"Göklerin ve yerlerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar; ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!" (Al-i İmran, 190-191)

Hayriye Bican

tefsir dersi 2020

whatsapp takip edin

Yazanlarımız