• TOPLUMSAL VE KÜRESEL KARGAŞA VE ÇÖZÜM YOLLARI

      I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

DUYURULAR

SOSYAL MOBİLİTE

sosyal mobilite

İnsan hayatının ve başarılarının ne kadarı yaratılışından gelen özelliklerin mahsulü, ne kadarı kendi gayreti ve çabası kaynaklıdır? Bireylerin çalışarak dünyevi olarak elde edilebilecekleri şeyler doğuşlarından belli midir? Bilimdeki en meşhur tartışma konularından ve ayrışım noktalarından biridir “DoğasındanÇevresinden mi?” (nature vs. nurture) ayrışımı.

Bizdeki kaza ve kader konusundaki Cebriye ve Kaderiye’nin arasındaki ihtilâfı andırır bir anlamda. Kaderiye ve Mutezile tüm gücü insana atfederken, Cebriye hiçbir gücü insana atfetmez. Ehl-i Sünnet ise bunun orta yolunu seçer. Benzer şekilde “Çevresinden” savunucuları insanın bir boş kâğıt gibi dünyaya geldiklerini düşünürken, “Doğasından” savunucuları kişinin tecrübelerinin değil doğuştan gelen özelliklerinin davranışlarını belirlediğini savunagelir.

“Doğasından mı Çevresinden mi” ayrışımı 19. yüzyılın sonlarından itibaren gündeme geldi. İnsanın kendini geliştirebilecek ve geliştirilebilecek/doldurulabilecek boş bir sahife ile mi, yoksa tasarrufunda pek de bir şeyi olmayan, genetik olarak kodlanmış olarak nefes alıp verip, belirli bir kod dâhilinde tepkiler veren bir mahlûk mu olduğuna dair tartışmalar batının liderliğine geçen bilim dünyasında da tartışılmaya başlandı.

“Doğasından” tartışmaları Hitler’in Nazi Öjenikliği (Eujenik (iyi-soy) -iyiliğin soydan geldiğini savunmak) gibi taraflara dahi çekildi ve hatta ari ırkı oluşturmanın fikrî temellerinden birisini oluşturdu. Davranışsal genetik alanının doğmasının da sebeplerinden olan tartışma batı bilim gündemini de uzun yıllar meşgul etti.

Ta ki Epigenetik disiplini oluşuncaya kadar. Bilim adamları, Epigenetik çalışmalar ile, genlerin etkilerinin yalnızca DNA’dan değil, bu DNA genlerini tıpkı bir kilit gibi açıp kapatabilen çevresel faktörlerden de oluştuğunu gösteren sonuçlar buldular. Tıpkı Ehl-i Sünnet’in inancının Cebriye ya da Kaderiye gibi uç noktalarda olmayıp arasında bir yol takip etmesi gibi; bilim adamları Epigenetik ile “Doğasından mı Çevresinden mi” tartışmasına da bir son verebilerek her ikisinin de davranışları etkilediği hususunda bir makul ara görüş üretmiş oldular. Bu görüşle beraber, en azından bazı canlılarda, Epigenetik değişikliklerin nesilden nesle geçebildiği de gösterildi. Artık bilim adamları doğanın ve çevrenin beraberce canlıların davranışları ve nesilden nesle kalıtımlarına etkilediğini düşünüyor.

Cevabın ne sadece Çevresinden, ne de sadece Doğasından olduğunu anladıktan sonra geriye, kala kala “Ne kadarı doğasından, ne kadarı çevreden?” sorusu kalıyor artık.

Birey bazında yukarıda anlattığımız kader ve genetik konuları bu şekilde gelişirken, toplum bazında da çevresel/toplumsal faktörlerin bireyin toplumdaki sosyal statüsünün nasıl oluştuğuna dair de bir diğer tartışma başladı. Acaba bireyler çalışıp çabalayarak, -ya da yan gelip yatarak- doğuştan gelen sosyal tabakaları ya da statülerinden farklı bir tabaka ve statüye geçebilirler miydi? Yoksa ağzında gümüş kaşıkla doğmak yaşam boyu müreffeh bir hayatın neredeyse bir garantisi miydi?

İnsanların hayal dünyalarını süsleyen en önemli unsurlardan birisidir “daha müreffeh” hayat. Böyle bir hayatın neredeyse imkansız olduğunun bilinmesi topluma motivasyon eksikliği, hayal kırıklığı aşılayabilir. Bu hayal kırıklığının bir salgın hastalık gibi etrafı sarması insanların farklı rejim arayışlarına, farklı iktisadi sistemlerin peşinden koşmalarına neden olabilecek önemdedir. Bu nedenle farklı iktisadi sistemler “daha müreffeh” hayatı mümkün kılabilecek rejimler üzerinde kafa yordular. Sosyalizm eşitlik ile oluşturulacak daha müreffeh bir hayatı önerirken, kapitalizm bu refahın özgürlük nosyonu altında serbest işgücü ve para hareketi ile daha kolay erişilebileceğini savunur. Tarih boyunca fizyokratlar, merkantilistler gibi diğer akımlar da yine daha yüksek refah üzerinden sistem ve akımlar geliştirdiler.

Genel toplumun refah algısının, ihtiyaçların en azından asgarisinin karşılanması gibi sosyal bir adaletin göreceli olarak tesis edilmiş olmasından da etkilendiğini söyleyebiliriz. Yani, aç birisi nasıl rejimi sorgularsa, aç olmadığı halde servet dağılımın aşırı adaletsiz olduğunu düşünen bireyler de rejimi sorgulayacaktır.

Bu tür bir sorgulamaya günümüz hâkim iktisadi rejiminin en güzel cevabı “çalışırsan, çabalarsan biraz da şans ile sen de sahip olabilirsin” argümanıdır. Buna “sosyal mobilite” diyoruz. Alt bir sosyal tabakadan üst bir sosyal tabakaya geçmeyi ifade eder sosyal mobilite. Günümüz bireyleri için ilk bakışta bu bir problemmiş gibi görünmemektedir. Çünkü Kenyalı zenci bir mültecinin oğlu ABD’yi ve dünyayı yönetirken, Kasımpaşalı bir diğer dar gelirli ailenin oğlu ise Türkiye’nin başındadır. Sosyal statülerini çok yükseklere taşıyabilmiş kişilerin örnekleri insanlara ümit ve mevcut sisteme de inancı beraberinde getirir. Instagram’ı, Facebook’u, PayPal’ı, Google’ı, Amazon’u kuran, sıfırdan gelen, neredeyse dünyanın en zenginleri listesinin çoğunluğunu oluşturanlar; Rockefeller, Rothschild “komplo teoricileri”nin karşısındaki önemli barikatlardır. İnsanlara ümit verir, sistemin insanlara sosyal mobilite ve sınıflar arası geçiş şansı veren bir sistem olduğu hissini uyandırır.

Kimse bu “sıfırdan” gelen statü atlayanların çoğunun; Google’ı kuran Sergei Brin ve Larry Page’in de; PayPal’ı kuran ve ardından Tesla’yı üreten, uzaya mini uydu gönderen, uzay turizmin öncüsü Elon Musk’un da; Facebook’u kuran Mark Zuckerberg’in de, WhatsApp’ı kuran Jan Koum’un da Yahudi, ciddi iş bağlantı ağlarına sahip, dünyanın en iyi üniversitelerinden mezun (ya da üniversiteyi terk ettilerse de en iyi üniversiteleri terk etmiş), çok iyi eğitimli ailelerden geldiklerini düşünmez.

Zaten diğer başarılı olanlar takdir-i ilahi dâhilinde ekseriya ya spor, ya popülist siyaset gibi sebeplerle başarıya ulaşmışlardır. Sosyal mobilite günümüzde dünya tarihinin en düşük seviyelerinde seyretmektedir. Vakıa şudur: “Sınıflar arası geçiş minimaldir.”

Ancak insanlar ümitle beslenirler. Anne ve babalarının eğitim seviyesinin eğitimlerini, anne ve babanın gelir düzeyinin de gelir düzeylerini, anne babalarının sigara içip içmemelerinin de sigara içip içmeyeceklerini neredeyse hatasız bir şekilde tahmin etmekte kullanılabileceği bilinmektedir. Üstüne üstlük, tüm bunlara bağlı olarak yaşam sürenizin ve oluşacak kronik hastalıkların yine aynı şekilde neredeyse hatasız bir şekilde tahmin edilebileceğini bilmenin de insanları rahatlatmayacağı muhakkaktır.

Hele hele bireylere bu kadar deterministik bir tahmin sürecine dair gelir ve servet dağılımlarında dünya ile ilgili şu bilgiyi versek “Dünya gelir dağılımı şunun gibidir: 100 TL’lik servet 100 kişiye dağıtılıyor. 1 kişi 34 TL, 19 kişi üçer TL, 80 kişi ise kalan 15 TL’yi eşit paylaşıyorlar.” ne düşünürler?

Sonra da üstüne üstlük, devletin en fazla vergiyi ortadaki 19 kişiden, sonra kalan 80 kişiden, sonra da kalan 1 kişiden topladığı bilgisini versek?

Mutlaka bireyler tabakalar arasındaki sosyal adaletin de, tabakalar arasındaki geçişin de mümkün olmadığı bu rejime karşı bir refleks oluşturmaya başlayacaklardır. Bizim de, bir taraftan sosyal mobilitenin olmadığı, diğer taraftan da sosyal tabakalar arasında da adaletin gözetilmediği bir toplumda yaşadığımızı bilmemiz, bir mümin olarak nasıl bir tavır takınmamız gerektiğine dair bize ipuçları verecektir.

İslâm’ın cahiliye döneminin kölelik sistemindeki köle edinme mekanizmalarını birer birer kaldırması ve köle azad etmeyi birçok yerde teşvik etmesi, salık vermesi, hatta kefaret olarak kabul etmesi, sosyal tabakalar arası geçişe nasıl yaklaştığına ve sosyal mobiliteyi nasıl tesis etmeyi amaçladığına bir göstergedir. Zekât sisteminin varlığı da sosyal tabakalar arasında adaletin nasıl tesis edilmesi gerektiğine dair ipuçları vermektedir.

Sosyal adaleti de, sosyal mobiliteyi de tesisin yolu, diğer çoğu makro problemde olduğu gibi yeni nesilleri İslâmi bilinçle yoğurmaktan geçer.

“Güçlü gençlerin yetiştirilmesi problemli yetişkinlerin tamir edilmesinden daha kolaydır.” (Frederick Douglass)

Doç. Dr. Enes Eryarsoy 

tefsir dersi 2020

whatsapp takip edin

Yazanlarımız