• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

PEYGAMBER İKLİMİ

peygamber iklimi 1

Gönül sevgi otağıydı. Bitimsiz sevgi isterdi, sevgiye doymazdı. Her dem sevgi terennüm etmek isterdi. Akıl ilim isterdi. İlimle dolanmak, ilimle kuşanmak isterdi. Bu iki dünya, dengeli bir kıvamda olursa ortaya asil bir insan çıkardı. Tabii, makul ve güzel bir insan çıkardı.

Önce sevmek gerekiyordu. Derinlikli bir sevgi gerekiyordu. Ama insan niçin sevecekti? Niçin sevsindi? Ne diye sevsindi? Bunun belirgin bir cevabı vardı; gönül ancak güzel olanı severdi. Güzel olmayanı sevmezdi. Güzellik arttıkça sevgi artardı. Güzellik büyüdükçe sevgi sevdaya dönüşürdü. Güzellik düştükçe sevgide düşerdi. 

Varlıklar âlemi güzellikler âlemi idi. İslâm bilgeleri varlıkları Esma i Hüsna'ya aynalık eden konumda görürlerdi. Varlıklar Esma i Hüsna'ya makes olurlardı. En güzel isimler varlıklar aynasında temaşa edilirdi. 

Gökyüzü ne kadar güzeldi, yeryüzü ne kadar güzeldi! Dağlar, ovalar ne kadar güzeldi! Denizler, okyanuslar ne kadar güzeldi! Yağmurun yağışı en güzel ve en kudretli şiirden daha güzeldi. Karın yağışı akıllara durgunluk veren güzellikteydi. Kuşlar, kuzular insanı hayrete düşürüyordu. 

İnsansa güzelliğin zirvesindeydi. Bütün bu varlıklardaki güzelliklerin sahibi Esma-i Hüsna'nın sahibiydi. Kâinat denilen bu güzellikler âlemini derinden kavrayanlarsa peygamberlerdi, Peygamber Efendimizdi. Varlıklara tecelli eden Esma-i Hüsna'yı en içten ve en sağlıklı okuyanlar peygamberlerdi, Peygamber Efendimizdi. İnsanı, kâinatı ve Rahman-ı Rahim'i en ileri boyutta bilen peygamberlerdi, Peygamber Efendimizdi. Esma-i Hüsna'nın en belirgin olarak tecelli ettiği insan Allah'ın Rasülü'ydü. Peygamber Efendimiz bir gülü seyrederken önce gülü var edene hamd ederdi. Sonra gülde yansıyan Esma i Hüsna'yı temaşa eder ve binlerce hamd ederdi.

İlk nazil olan ayet-i kerimede “Seni yaratan Rabbinin adıyla oku!” buyruluyordu. O her varlığı onun adıyla okurdu. Suya bakarken “Ne kadar güzel yaratıyorsun Rabbim!” derdi. Akabinden sudaki esmayı temaşa ederdi. Bütün varlıkları, tüm kâinatı onun adıyla okurdu. Varlıkları yaratan oydu, yaşatan oydu. Sonsuz güzellikler onun isminin yansımalarıydı.

Bir ilke olarak söylememiz gerekense bütün peygamberlerin ve Peygamber Efendimizin ana konusu Rahman-ı Rahim'di. Rabb-i Rahim'i sahih bir şekilde anlatmaktı. Sonrada Rabb-i Rahim'le sağlıklı bir bağ kurabilmekti. Güzel bir mümin olabilmekti. Peygamberlerin en büyük işlevi öncelikli olarak bu konuydu. Şanlı kitabımız Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda, Kitab-ı Kerim'in merkezinde Allah vardı. Ayetler hep onu anlatırdı. Rabb-i Rahim kendisi konusunda kulları yanılmasın ve yanıltılmasın diye kendini anlatıyordu. 

Peygamber ikliminde ana konu Rahman-ı Rahim'di. Bir bilgemiz öyle diyordu: “Kulun işi Rabbiyledir.” Bu ana konuda Efendimiz Aleyhisselatü vesselâma yöneliyorduk. 

Rab kul ilişkisinde nasıl bir hal içindeydi. Halleri nasıldı. Bu en büyük konuda Efendimiz (a.s.) biricik modeldi. Ahzab Suresi'nin 21. ayetinde: “Kesin olan şu ki sizin için, Allah'ın huzuruna çıkmayı umanlar, ahiret gününe inananlar ve Allah'ı çok zikredenler için Allah'ın Rasulü güzel bir örnektir.” buyruluyor. 

Peygamber Efendimizin örnekliği, model oluşu hayatımızın bütün ana çizgilerindeydi. Rabbimizle ilişkimizde, nefsimizle ilişkimizde, anne baba ilişkimizde, eşimizle, evlâtlarımızla, akrabalarımızla, komşularımızla, bütün mümin kardeşlerimizle ve cümle insanlarla ilişkimizde örneğimiz, modelimiz Rasul-i Ekrem Efendimizdi. Hep onun adımlarını izlemeye gayret edecektik. Onun asil sünnetini hayat haline getirmeye çaba sarf edecektik. Bu yolda gidebildiğimiz kadar gidecektik. Ama bu asla kolay değildi. Bilmek ve olmak arasında devasa mesafeler vardı. Bizim ki karıncanın Kâbe yolunda yürüyüşü misali olurdu. Gündeme aldığımız çizgi Efendimizin (a.s.) Rahman ı Rahim'le ilişkisiydi. Deryadan bir damla sunabilmekti. 

Peygamber Efendimizin beş vaktini şerefli arkadaşları ve Hz. Aişe annemiz (r. anha) anlatıyorlardı. Ezan vakti girdiğinde Peygamber Efendimiz her şeyden kesilirdi. Gül yüzlerinde solgunluk oluşurdu. Huzura çıkmanın derin heyecan ve telaşı belirgin bir şekilde kendini gösterirdi. Namaza durduğunda ise o derin huşunun dışa yansıması olarak göğüs canibinden tencerede suyun kaynama sesi gibi ses gelirdi. Bütün varlığıyla Rabbani iklime girerdi. Ayetleri okurken harfleri saymak dahi mümkün olabilirdi. Peygamber Efendimiz ne zaman yorgun düşse hemen namaza dururdu. Ayetlerin ikliminde ezel ve ebed sultanı ile bir söyleşi olurdu. Rab kul ilişkisinin en yoğun ve en derin iklimiydi. Bir hadis-i şeriflerinde: “Şu iki rekât namazın verdiği lezzeti dünyanın tüm lezzetleri veremez.” buyuruyordu. Dünyanın bütün zorlukları, tüm yorgunlukları namazla izale oluyordu. Gönül namazla kendi yörüngesine oturuyordu. 

Hz. Aişe annemiz (r. anha) anlatıyor: “Rasulullah yatsı namazından sonra sohbeti kısa tutardı, erken yatardı, ama kısa bir süre sonra kalkardı. Dışarıya çıkar uzun uzun gökyüzünü seyrederdi. Gökyüzünü seyrederken de gökyüzüyle ilgili ayetleri tane tane okurdu. “Kuşkusuz gökyüzünün ve yeryüzünün yaratılışında, gece ile gündüzün ardı ardına gelişinde akıl sahipleri için nice mesajlar, nice manalar vardır… “Onlar gökyüzünün ve yeryüzünün yaratılışını tefekkür ederler ve ‘Ey Rabbimiz! Sen hiçbir şeyi anlamsız olarak yaratmadın. Sen sübhansın, sen eşsizsin, senin eşin ve benzerin yoktur.” derler.” Bu ve benzeri ayetleri okurdu sonra içeri girer, abdestini alır ve namaza dururdu. Kıyamı çok uzun olurdu. Rükusu ve secdesi de çok uzun olurdu. Namazdan sonra tekrar istirahata çekilir ama yine boylu uyumazdı. Tekrar kalkar, dışarıya çıkar ve gökyüzünü temaşa ederdi, sonra abdestini alır ve namaza dururdu. Yine kıyamı, kıraatı, rükusu ve secdesi çok uzun olurdu.” diyordu. 

Peygamber Efendimizin geceleri muhteşemdi. Gecelerini sevgiliyle söyleşi halinde değerlendirirdi. Rahman-ı Rahim'in rahmetinin kuşatmasında olurdu. Onun şerefli arkadaşlarının hallerini, hayatlarını okuyorduk. Medine-i Münevvere'de geceleyin evlerden sesler gelirdi. Bu sesler Kur’ân-ı Kerim okuyanların sesiydi. Onun şerefli arkadaşları onun ikliminden aldığı ruhla geceleri ayetlerin iklimine girerlerdi.

Kulun derdi varoluş sırrıydı. Rabb-i Rahim'ine yönelmesiydi. Esmasıyla onu tanımasıydı. Ayetlerle yükselmesiydi. Onun zikriyle hemhal olmasıydı. Ona kulluk etmenin kıvamına varmasıydı. En büyük huzurun onun rahmet iklimine vasıl olmasıydı. Kalbindeki en tatlı duyuş Rahman-ı Rahim'di. En derin ürperti Zat-ı Kerim'di. En derin sevgi ezel ve ebed sultanınaydı.

Enfal Suresi'nin ikinci, üçüncü ve dördüncü ayetlerinde: “Onlar öyle müminlerdir ki, Allah zikredildiği zaman kalpleri ürperir, titrer. Allahın ayetleri okunduğunda imanları dalga dalga büyür. Onlar yalnızca Allah'a dayanırlar, tevekkül ederler. Onlar namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden infak ederler. Onlar gerçek müminlerdir. Onlar için Rableri indinde nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.” buyruluyor. 

Ümmet Allah Rasulü'nün yolunda yürüyordu. Kimileri salih müminlerdi. İmanları gürül gürüldü. Kimileri zaman zaman savruluyordu ama onun açtığı ana yolda yürüyorlardı. Tökezleseler de düşseler de o yolun yolcularıydılar. Kimileri dünya vurgunu yemişlerdi. Derin yaralar almışlardı. Peygamber varisleri olan âlimlerden uzaklarda kalmışlardı. Bilgilenme imkânından mahrum düşmüşlerdi. Ama bütün zafiyetlere rağmen onun açtığı yoldan yürüyorlardı. Bin bir yara bere içinde savrula savrula da olsa onun peşindeydiler. Ümmet onun arkasından yürüyordu... Ta kıyamet sabahına kadar…

Bekir Sağlam

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız