• TOPLUMSAL VE KÜRESEL KARGAŞA VE ÇÖZÜM YOLLARI

      I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

DUYURULAR

ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 9

omer kucukaga ile 9

(Ömer Küçükağa Hocamız ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.)

Medeniyet: Adana İmam-Hatip Lisesi’ni bitirince İzmir’e gittiniz.

Küçükağa: İzmir’e gittim. Yalnız İzmir’e geçmeden önce Adana’da iken başıma gelen bir olaydan bahsetmek istiyorum müsaadenizle.

Bir gün Ceyhan’a gitmek üzere iki-üç arkadaşla yola çıkmıştık. Ceyhan’da Müslümanlar bir gece düzenlemişler ve beni de programda sunuculuk yapmak üzere davet etmişlerdi. Davetin sahibi İsparta İmam-Hatip Lisesi’nden öğretmenliğimi yapmış olan Şerafettin Kocaman’dı. Şerafettin Kocaman Hoca sanırım şu anda Nil Yayınları’nda yetkili birisi. Hoca, İsparta’da iken bir iki defa sunuculuk yaptığımı yakînen biliyor. Bu sebeple beni teklif etmiş programı birlikte hazırladıkları arkadaşlarına. Teklif kabul görünce davet ediliyorum. Davete icabet etmek üzere bir-iki arkadaşla yola çıktık. Programa giderken bilmediğimiz bir sebeple otobüsümüz durduruldu. Hemen içeriye polisler girdi. Yolcuları dikkatli gözlerle süzdükten sonra -sanki özellikle beni arıyorlarmış gibi- doğrudan beni işaret ettiler ve aşağı inmemi söylediler. Çaresiz indim aşağı. Ne var dedim, ne oldu? Sen bize nasıl soru sorarsın diyerek yüzüme kuvvetli bir tokat indirdi polis. Neye uğradığımı şaşırdım. Korkmadığımı belli edercesine daha bir sağlam ve metin durmaya çalıştım. Bunun üstüne var gücüyle bir tokat daha attı. Sendeledim. Yıkılmamaya, sağlam ve dik durmaya çalışıyorum. Üçüncü tokat gecikmedi. Biraz daha sendeledim. Amir olduğu belli olan polis, yanındakilere bunu yere düşürünceye kadar vuracaksınız, diye emir verdi. Emir yerine getirildi, birkaç tane de onlar vurdu, ama düşmedim. Sonra hiçbir şey olmamış gibi def ol git, dediler.

Medeniyet: Suçunuz neydi? Herhangi bir sebep söylenmedi mi sizlere?

Küçükağa: Suçum ne olabilir ki Müslüman olmaktan başka! Ne tür bir sebep söyleyebilirler ki akıllara ziyan sudan bahanelerden başka! Sadece ‘Sen niye öyle dik dik bakıyorsun?’ dediler. Hâlbuki dik bakmıyordum. Onlar otobüsü durdurunca diğer yolcular önlerine baktı, bense onlara baktım. O kadar. O gün veya bir iki gün öncesinden darbe olmuş. 1972 darbesi. Zor zamanlardı. İnsanca yaşamanın, Müslüman’ca davranmanın, adaletin, hak ve hukukun, emniyet ve asayişin, huzur ve barışın olmadığı darbeli yıllar. Nice ailelere ateş düşmüştü darbe yıllarında. Karı ile koca, anne ile evlat, kardeş ile kardeş ayrılmışlardı birbirlerinden, belki de hiç görüşmemecesine. Darbeler böyledir. Darbelerin olduğu bir yerde hak ve adalet olmaz. İnsaf ve vicdan ve merhametten asla söz edilmez. Güçlü güçsüzü daima ezer, sömürür. İnsanî ve İslâmî değerler postallar altına alınır, ezilir, çiğnenir. Kim göze kestirilmişse sorgusuz sualsiz yakalanır, hesaba çekilir, dövülür, asılır, kesilir, hapishanelere tıkılır, en ahlâksız ve en saygısız muamelelere tabi tutulur...

Medeniyet: Siz bütün darbelere tanıklık ettiniz. Biraz anlatır mısınız o zor yılları?

Küçükağa: Anlaşılan bugünkü sohbetimizin ağırlıklı konusu darbeler olacak, bir iki hususu daha dile getirelim öyleyse. Benim yaşım şu an 62. Dediğiniz gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin dört darbesini de gördüm: 1960, 1972, 1980 ve 1997. Daha öncekilere pek darbe denmiyor. Aslına bakarsanız Cumhuriyet’in kuruluşu da bir darbedir. Ama prosedür gereği bunlar dışında kalanlar darbe olarak adlandırılmıyor. 1960 darbesinde 10 yaşındaydım. Bir sabah uyandık ki darbe olmuş. Annem, babam, büyüklerimiz sakın sokağa çıkmayın, sonra sizi askerler götürür, dediler. Niye çıkmayalım, niye yasak, niye askerler bizi götürecek? Çocuğum ve ne olup bittiğinden haberim yok, olanları da anlamıyorum zaten. Şöyle sakına sakına çıktım sokağa. Evimizin önündeki caddede cemseler gidip geliyor. Bende şöyle bir duygu uyandı o cemseleri görünce: “Bunlar düşman askeri, bunlardan korunmamız lazım.” Askerler, kapıları, sokakları, caddeleri gözetliyor. Dışarı çıkan birisi varsa erkek-kadın, genç-ihtiyar-çoluk çocuk demeden yakalayıp cemseye atıyorlar. Dolayısıyla bendeki ilk izlenim, o üniformalı askerlerin, o cemselerin şehri işgal ettiğine ilişkin bir izlenimdi. Şimdi bu yaşıma gelmişim, düşünüyorum da o izlenimler yanlış bir izlenim değilmiş. Darbe dönemlerinde darbeyi yapan kadrolar gerçekten işgal ediyorlardı ülkeyi, toplumu, fertleri, zihinleri. Tıpkı düşman askerlerinin işgal etmesi gibi işgal ediyorlardı. Düşman askerlerinin vereceği zarardan daha fazlasını veriyorlardı insanlara. Daha büyük korkular salıyorlardı, daha büyük mutsuzluk ve umutsuzluklar aşılıyorlardı yüreklere. Herkes korku ve ümitsizlik içindeydi. Yüzler gülmüyordu. Tedirginlik, korku ve ümitsizlik sadece yüzlere, sözlere, gözlere değil adeta duvarlara da sinmişti. Dedemi hiç unutamıyorum. Yüzü çok solmuştu. Baktığımda hayatımda hiç görmediğim bir tedirginlik ve endişe görüyordum o güzel yüzünde. Aradan birkaç gün geçti, biz ufak ufak caddeye çıkmaya başladık. Ama yine de büyüklerimiz bizi uyarıyordu dikkatli olmamız için.

Medeniyet: Babanıza gazete alıyordunuz. Korkmuyor muydunuz?

Küçükağa: Gazete alıyordum babama. Korkmaz olur muydum? Ama hem çocukluk merakı, hem babamın isteği korkularımızın önüne geçiyordu. Babam takva üzere bir hayat yaşıyordu, ama hayattan da kopuk değildi. Miskin miski oturmayı sevmezdi. Bir şeyler yapmanın kaygısı içindeydi hep. Zor zamanda yaşamanın bedelini inancı için, davası için ödemekten çekinmezdi. İnsana, ülkeye, siyasete dair ne varsa ilgilenir, kendince yorumlar yapar, etrafını bilgilendirmeye gayret gösterirdi. Her gün radyoda ajansları dinliyordu. Kimsede radyo yoktu o zamanlar, televizyon hemen hiç yoktu. Komşular birbirilerine gidip yurtta neler olup bittiğini öğrenirlerdi bin bir merak ve kaygı içinde. Bir gün babam beni kitapçı dükkânına gönderdi. Kimseye görünmeden filanca dükkâna git ve bana bir gazete al da gel, dedi.

Medeniyet: Ayrıntılar çok önemli bizim için. Babanıza hangi gazeteyi alıyordunuz?

Küçükağa: Bir gazete ismi söylemişti, tam hatırlayamamakla birlikte sanırım Hâkimiyet veya Medeniyet’ti. Adnan Menderes’i savunan sağcı bir gazeteydi aldığım gazete. Annem çok ağlıyordu ben dışarıya gidiyorum diye. Babama rica ediyordu her dışarı çıkışımda, çocuğu gönderme, başına bir iş gelir, ne yaparız sonra diye.

Medeniyet: Nasıl bir yerdi bu gazete aldığınız yer, kimdi bu kişi? Alan için olduğu kadar satan için de zor olmalı.

Küçükağa: Kitapçı dükkânıydı. Mehmet Kıyak isimli yaşlı bir amca çalıştırıyordu bu kitapçı dükkânını. Mehmet Kıyak, bizim çocukluk dönemlerimizin kitapçı amcasıydı. Hem kitapçıydı, hem de gazete satıcısı. Sağcıydı. Sağcı olmak suçtu o zamanlar, büyük bir riskti, karşıt darbe olmuştu çünkü. Bu kitapçı dükkânı ilginç bir yerdi. Bütün kitaplar harman gibi üst üste yığılmıştı. Zannedersiniz ki kitaplar dışarıdan kamyonla getirilmiş de rastgele dükkâna fırlatılmış. Kitapçı değil âdeta çöp evi. Babamın istediği gazeteyi söyledim. Bir kitabı okurcasına şöyle bir baktı bana, kimin oğlusun, dedi. Hafız Mehmet’in, dedim. Babamı tanıyordu. Rahatlamışa benziyordu. Kenara çekilmemi istedi. Dışarıya çıktı, sağı solu kolaçan ettikten sonra zula yerlerden gazeteyi buldu, gömleğimin düğmesini çözüp koynuma soktu. Sokarken de sıkı sıkı tembihliyordu beni, kimseye gösterme diye. Ne kadar acınacak bir hal değil mi? Bir o kadar da komik. Darbe dönemleri o kadar hukuksuzdu akıl mantık almıyordu olup bitenleri. Zulmün mantığı olmazdı zaten. Hak ve hukukunun olmadığı gibi.

Medeniyet: Bir gece evinizi darbeciler basıyor ve hayatınız allak bullak oluyor.

Küçükağa: 1960 darbesinin üzerinden birkaç ay geçti geçmedi, bir gece vakti evimizin kapısı çalındı acı acı. Zilimiz yoktu, içe ürperti salan bir sesle dövülüyordu kapı. Korkuyla açtık kapıyı: jandarmalar! Baskına gelmişler gecenin bu vaktinde, içeri daldılar kirli postallarıyla, izin bile istemediler. Bir taraftan da kaba saba tavırlarla bağırıyorlardı ev halkına kimse kıpırdamasın diye. Mesele nedir diye soran babam, sert bir karşılık aldı hane halkına baskına gelenlerden. Hakaretler yağıyor babama, bize. Babam cesur birisiydi. Kriz yönetebiliyordu. En az zararla kurtulmanın yollarını iyi biliyordu. Hemen bizleri başka bir odaya yolladı etkilenmeyelim diye. Kulağımız kapıda, bağırtılar çığırtılar duyuyoruz. Evin altını üstünü getirdiler, arama yapıyorlar. Ne arıyorlar? Risale! Babam Risaleleri saklardı. Nereye saklardı? Evin beton döşemesinin üzerine tahtadan bir döşeme daha yaptırmıştı. Tahta döşeme ile beton döşeme arasına gizli kapaklar koymuştu. Risaleleri oraya saklıyordu. Jandarmalar uzun bir arayıştan sonra buldular gizli yerleri. Risaleleri çıkardılar, babamı götürdüler. On yaşındaydım, daha öncesini hatırlamıyorum, ama sanki babamın ilk cezaevine girişi böyle başlamıştı. Tutuklamalar çok acımasızcaydı.

Mahkeme olur mu olmaz mı belirsiz. Bazen üç bazen beş yıl hüküm giyersiniz, bazen de müebbet. Suç isnat edip de ispatlayamadıklarında ise salıverirlerdi. Risale-i Nur talebeleriyle ilgili bütün yasal işlemler bundan ibaretti. Yakalayıp içeri atarlar, sonra da akıllarına eserse bırakırlar. Bir gece baskını ile derdest edilen babam cezaevine girdi. Ben de babama sefertasıyla yemekler götürüyorum. Hem bir çocuk için, hem bir anne için, hem de her şeyini dışarıda bırakmış ve güneş aydınlığı kadar masum bir baba için takdir edersiniz ki çok zor bir durumdu. Cezaevinde şartlar çok kötüydü. Yemekler ya çıkmıyor ya da yenilmeyecek durumdaydı. Gide gele gardiyanlarda tanıdı beni. İlk cezaevi tecrübem bu vesileyle oldu.

Medeniyet: Babanız Hafız Mehmet amca ne kadar yattı cezaevinde?

Küçükağa: Bir iki ay kadar yattı. Sonra mahkeme oldu. Bütün Risale-i Nur talebelerinin olduğu gibi bizim de avukatımız Bekir Berk idi. Berk, savunmasını yaptı, babam Allah’ın izniyle serbest bırakıldı. Erzincan’dan Risale-i Nur talebelerinin otuz-kırk kişilik bir grup halinde mahkemeden çıktıklarını hatırlıyorum. Babam önde, hemen arkasında Bekir Berk yürüyor. Çok onurlu ve vakur bir yürüyüştü bu. Çektikleri çilelere aldırış etmiyormuşçasına, imanlarının gereğini yapmış olmanın manevî hazzını tadıyormuşçasına, büyük bir fetih elde etmiş muzaffer bir komutan edasıyla, ama tevazu ve vakar makamında yürüyüş. Bir tür meydan okuma, imanın küfre, Tevhid’in şirke meydan okuması. Ama taşkınlık yapmadan, ama kibre düşmeden izzetli bir meydan okuma. Çok dikkat çekiciydi o halleri. Hiç hafızamdan çıkmıyor. Yüzlerindeki ışıltı, gözlerindeki pırıltı, dillerindeki dua ve tahmidler görülmeye değerdi doğrusu. Kardeşlik şuuru içinde birbirlerine sarılıyorlar, sıkıca kucaklıyorlardı birbirlerini. Bunlar on yaşlarındaki bir çocuğun 60 darbesine dair hafızasında kalan hatıralar.

Medeniyet: Semboller üzerinden başka ne tür suçlar ihdas edilmişti?

Küçükağa: 60-70 darbeleriyle müsemma olmuş bir suç daha vardı: Takke! Şu tirajikomik duruma bakın bir. Kitap yasak, takke yasak, şu yasak, bu yasak... Bırakınız başınızda olanı, cebinizde bile bir takke ile yakalansanız soluğu karakolda veya cezaevinde alırsınız. Onun için büyüklerimiz bize sıkı sıkıya tembihlerdi, üzerinizde takke, sarık, tespih gibi herhangi bir dinî sembol taşımayınız diye. Fakat Risale-i Nur talebeleri ısrarla takarlardı takkelerini. 60’lı yıllarda camide beyaz takke takan bir insan gördüğünüzde bilirsiniz ki o Risale-i Nur talebesidir. Sonraki dönemler ise suç unsuru kabul edilen sembol, başörtüsü oldu. 28 Şubat 1997 darbesinin en büyük suç aleti. İnsan ister istemez düşünüyor, sembollerine bu kadar yasak getiren bir zihniyet dinin aslına kim bilir ne gibi yasak getirir.

Medeniyet: İzmir’e gittiniz ve hemen tutuklandınız. Nasıl oldu bu?

Küçükağa: 1980 darbesinde Ağrı’nın Tutak ilçesinde öğretmendim. Yaz tatiliydi, eğitim-öğretim yılı başlamadığı için Isparta’ya gitmiştim. Hem darbe hem de başka sebeplerden öğretmenlikten istifa etmiştim. Milli Eğitim Bakanlığımdan ders kitapları almak üzere İzmir’e gittim. Geziyoruz, Alsancak vs... Sonra siren sesleri başladı. Askerî arabalar geldi. Sokakta kim varsa yakaladılar, Alsancak tren istasyonuna götürdüler bizi. Küçücük bir salondu. Muhtemelen yüzün üzeredeydik. Bizi oraya tıktılar. Karnımız aç, yemek yok, su yok. Sabaha kadar orada tuttular bizi. Genç gördüklerini canları sıkıldıkça dövüyorlardı. Bir yüzbaşı vardı, çok kötüydü, merhametten nasibini almamıştı. Geldi, bir tokat attı yüzüme. Hiçbir suçumuz yoktu. Ne adam öldürmüştük, ne hırsızlık yapmıştık, ne yalan söylemiştik, hiçbir şey... Kitap almaya gelmiştim, ama alamadan dönmek zorunda kaldım. Ertesi gün salıverdiler bizleri. İzmir’de kalmak bile yasak bize. O şehri terk edeceksin. Doğru terminale getirdiler. Yanımızda ikişer-üçer asker var. Otobüslere bindirdiler. Zorla İsparta’ya gönderiyorlar.

Medeniyet: Meşhur Konya Mitingi’nin 12 Eylül 1980 darbesine zemin hazırladığı tespitlerine katılıyor musunuz?

Küçükağa: Evet, kesinlikle doğru bir tespit bu. 80 darbesine dayanak olarak gösterilen gerekçelerin belki de en önemlisi Konya Mitingi idi. Konya’da meşhur bir miting yapılmıştı. Darbeci kafa, kimler o mitinge katılmış diye bütün Türkiye’de cadı avına başladı. O mitinge katılmak büyük bir suç kabul ediliyordu. Kim katılmışsa onu tutup içeri atıyorlardı. Hâlbuki mitinge katılanların hepsi destek için katılmaz. Bazıları meraktan katılır, bazıları eleştirmek için katılır vs... Herkesi nasıl tutup da içeriye atabilirsin? Isparta’dan da sanırım üç otobüs katılmıştı. Ben katılamamıştım. Kardeşim Ahmet katılmıştı. Neticede, partiler kapatıldı, gençlik kolları kapatıldı, MTTB kapatıldı, Akıncılar kapatıldı. Askerler, kardeşimle birlikte işlettiğimiz dükkâna gelip Ahmet’i soruyorlar. Ahmet Küçükağa sen misin, dediler. Hayır, ben değilim, dedim. Ona rastladıklarında ise o da hayır ben değilim, diyordu. Öyle bir anlaşma yapmıştık aramızda. Enteresandır, hiç kimlik de sormadılar. Bir yoklama çekip gidiyorlardı. Fakat sonradan beni de aramaya başladılar. Ben niçin aranıyorum, bilmiyorum. Ömer Küçükağa sen misin dediklerinde ise hayır, ben Ahmet Küçükağa’yım diyorum. Bir zaman sonra peşimizi bıraktılar. Böylesine komik ve acınacak haller yaşadık anlayacağınız.

Medeniyet: 1972 darbesini hiç anlatmadınız.

Küçükağa: 72 darbesinde henüz liseyi bitirmek üzere olan bir öğrenci olduğum için birebir yaşadığım bir hatıram olmadı. Üzüldüğümüz bazı olaylar oluyordu tabii. Deniz Gezmiş ve benzerlerinin yaşadığı dönemlerdi. Onları matbuattan takip ediyorduk. Onun dışında 72 darbesine dair anlatacağım çarpıcı bir hatıram yok.

Medeniyet: 70-80 darbelerinde İslâmî şuurunuz vardı.

Küçükağa: 60’ta bile vardı. Eski sohbetlerimizi hatırlayacak olursanız Îslâmî bilinçlenmem çok erken yaşlarda başlamıştı. Bunun için Rabbime ne kadar şükretsem azdır.

Medeniyet: Seyyid Kutup, Mevdudi, Haşan el- Benna, Sezai Karakoç gibi çağın önemli simalarını, dava ve kanaat önderlerini tanıyor ve biliyordunuz.

Küçükağa: Evet, dediğiniz gibi biliyor ve tanıyordum. Onları okuyordum, kritik ediyor ve çevremle tartışıyordum. Daha önceki sohbetlerimizde de uzun uzun anlatmıştık, bizim gençliğin beslenme kaynakları isimlerini zikrettiğiniz bu muhterem şahsiyetlerdi. Tabi bir de Üstad Said Nursî. Risale-i Nurla münasebetlerimiz zaten belli.

Medeniyet: Milli Görüşle temasınız da var.

Küçükağa: 69’dan itibaren Milli Nizam Partisi’yle ve Milli Görüş hareketiyle de yakın bir temasımız var. Siyaset sahnesinde İslâm, Müslümanlar, Müslümanların hakları ilk kez söz konusu ediliyordu. Belki 72 darbesinin sebeplerinden birisi de o harekettir. Çünkü gelişmeye müsaitti. O hareket ilk kurulduğunda ben Erzurum’daydım. Ve doğrusu sevinçle karşılamıştım. Ama benim saygı duyduğum kimi ağabeylerim pek sevinçle karşılamamışlardı bunu. Erbakan ve Milli Nizam hareketi aleyhine bazı propagandalar da yapıyorlardı. Fakat ben onlara katılmadım, çünkü islâmi bir ton taşıması hasebiyle bunun da hayırlı işler yapabileceğine inanıyordum. O yılların derinlemesine bir değerlendirmesi yapılacak olsa 72 ve 80 darbelerinin Milli Görüş’e karşı yapıldığı görülür. Çok dinamik, hareketli ve başarıya susamış bir ekol. Seçimlerde (73 ya da 74 seçimleri) 48 milletvekili çıkarmıştı. Bu, o zamanlar için müthiş bir başarıydı. Rahmetli Erbakan siyasî olarak çok esnek bir insandı. Kendisine cephe almış insanlarla da oturup konuşabiliyordu. Koalisyon da bu esnek ve geniş duruşun bir neticesiydi. Hem Ecevit’le yapmıştı koalisyonu, hem Demirel’le. Amaç bütünüyle taviz vermek değildi elbette, ortaklıktan millet adına bir şeyler kopartabilmekti.

Medeniyet: 70'li yılları anlatıyorsunuz. İran Devrimi’nden, Humeyni’den hiç bahsetmeyecek misiniz?

Küçükağa: Eğer müsaade ederseniz ben bu sohbeti darbelerle bitirmek istiyorum. Sorunuz çok önemli, zamanı geldiğinde ona ayrı bir fasıl açarız inşaallah. İleride hatırlatmanızı rica edeceğim bu sorunuzu.

Medeniyet: Bizim de tanıklık ettiğimiz ve postmodern diye tabir edilen 28 Şubat darbesi hakkında neler söylemek istersiniz?

Küçükağa: 28 Şubat 1997 darbesiyle ilgili üç suçtan söz edebiliriz. Birincisi başörtüsü, İkincisi kurban derisi, üçüncüsü İmam-Hatipler. 28 Şubat’ın en büyük etkisi Müslüman kızlar üzerinde oldu. En büyük bedeli onlar ödediler. En büyük direnişi de onlar gösterdiler. Çok küçük bir kesim hariç, Müslüman erkekler onlara maalesef destek olmadılar. Kızlarımız okullarından atıldı, toplumdan dışlandı, ailelerinden dışlandı. Yakînen tanıdığım tesettürlü genç kızlar var. Aileleri Müslüman, dindar bir aile olmasına rağmen çok sıkıntı yaşadılar. Bazı ebeveynler “Ya okul, ya biz” dediler çocuklarına. Okulu bıraktığı için babası tarafından reddedilmiş genç kızlar oldu ne yazık ki. Üstelik baba beş vakit namazında, kendisine göre bir cemaatin içinde ve hacı hoca diye bilinen birisi. Kızların yaşadığı travmaları Müslüman genç erkekler yaşamadı. Onları birçok şey yaraladı, ama ille de bazı hoca efendilerin çıkıp ‘Başörtüsü teferruattır.’ demesi yaraladı. Çünkü başlarını açmamak için bütün güçleriyle direniş gösterirken, bin bir zahmetle, çileyle çalışıp kazandıkları okullarından bile atılmayı göze alırken, davaları uğruna yapmadıkları fedakârlıklar kalmazken bazı îslâmi çevrelerin veya onların önderlerinin ‘Başörtüsü teferruattır.’ fetvası onları adeta kahretti. Günlerce, haftalarca gözyaşı döken genç kızlarımız oldu. Ama ben bu dönemde bu fedakârlığı yapan genç kızların büyük bir bölümünün sonradan kazançlı çıktıklarına inanıyorum, iki açıdan: Bir, Allah katında kazanmışlardır onlar. Çünkü Allah Teâlâ hazretleri hiçbir fedakarlığı mükâfatsız bırakmaz. Malûm olduğu üzere Kur’ân-ı Kerim'de bir ayet-i kerime var: “Kim zerre kadar bir hayır işlerse onun karşılığını mutlaka görecektir, kim de zerre kadar bir şer işlerse onun da karşılığını görecektir.” (Zilzâl Sûresi,7-8) 28 Şubat döneminde Müslüman genç kızlar öyle zerre kadar da değil, gerçekten kapasitelerini aşan bedeller ödediler. Kimisi Tıp Fakültesi’nin 5. sınıfını bıraktı, kimisi Edebiyat Fakültesi’nin 3. sınıfını, kimisi de mezuniyetine bir ay, yirmi gün kadar kala bölümünü bıraktı. Kimisi de öğretmenlikten, memuriyetten atıldı. Bu zulümler ailelerde büyük bir travmaya sebep oldu.

Medeniyet: Sizin kızınız da bu zulümleri gördü ve tesettüründen taviz vermedi. Bu durumda sizlerin tavrı nasıl oldu?

Küçükağa: Evet, benim kızım da Bolu izzet Baysal Üniversitesi’nin 3. sınıfında okuyordu. Sınıfını bitirmeye yarım dönemi kalmıştı. Bir sene sonra mezun olacaktı. Tabi o dönemde başını açmadığı için arkadaşları ile birlikte o da okuldan atıldı. 28 Şubat’ın ailelerde ne kadar derin travmanın yaşattığını gayet iyi biliyoruz. Biz kendi çocuğumuza sahip çıktık. Onunla gurur duyduk. Rabbi için, davası için direndi. Tesettürü tercih edip dünyevî geleceğini reddeden şuurlu bir evlatla gurur duymak gerekir. Başka babaların yaptığı gibi yapmadık. Ne yapıyorsan, nasıl yapıyorsan senin arkandayız dedik. Allah'ın emrini yerine getirip tevekkül ettik. Sonradan Allah onlara çeşitli kapılar açtı. Fizikçi olmadı ama Arapça öğrendi. Yurtdışına gitti. Orada okudu. Onunla birlikte başka genç kızlarımız da o projeden yararlandı. Yaklaşık sekiz-on genç kızımız yurt dışına gitti. Mısır’da çok zor şartlar altında eğitimlerini tamamladılar. Onların hepsi şu anda gayet şuurlu bir şekilde hizmet ediyorlar davalarına. Ya bir yerde öğretmenlik yapıyorlar ya da Kur’ân kursu hocalığı. Başka dala geçmiş olsalar da Arapçayla bağlarını koparmadılar. Dolayısıyla o bedeli ödeyen genç kızların hem dünyada hem de Allah katında kazandıklarına inanıyorum. Ama onlara destek vermeyen erkeklerse imtihanı kaybettiler.

Medeniyet: Belki bütün darbeler için böyledir, ama özellikle de 28 Şubat postmodern darbesinde medyanın, gazete manşetlerinin, televizyon ekranlarında boy gösteren tartışmacıların ve çeşitli senaryoların rolünü unutmamak gerekir.

Küçükağa: Onlar darbelerin başaktörleridirler. Zulmün mantığı olmaz dedik sohbetimizin bir yerinde. Başörtüsü suç, lâkin “kamusal” denilen yalan bir alanda suç. Ne demekse bu “kamusal alan”. Bunu da demin sözünü ettiğiniz darbelere alkış tutan çevreler uydurmuştu. Kamusal alan! Kurum ve kuruluşlarda, belediyelerde, okullarda, hastanelerde, devlet kurulularında vs. yasak, çarşıda, sokakta serbest. Ama kamusal alan ilan edilirse oralarda da yasaklanabilir. Evinde takarsa suç değil. Yaşlı bir kadınsan sana da suç sayılmaz. Genç bir kızsan yasak, işsiz güçsüzsen dışarıda tak, çalışıyorsan, memursan takma, çünkü yasak. Kızlarımız, tesettür farzı tahkir edildi, alaya alındı, horlandı... Hatırlayacak olursanız bütün gazeteler onların aleyhinde yayınlar yapmaya başladı. Tesettürle, bazı magazinel olayları da İslâmî çevrelerle ilişkilendirerek zulme katık yaptılar. Ülkeyi “Tunuslaştırma” politikasını güttüler. Kızlarımız, hanımlarımız neredeyse dışarıya çıkamaz olmuştu. Bütün tesettürlü Müslüman hanımlar ekranlardan düşmeyen figüran tiplerle özdeşleştirilmiş, çeşitli senaryo ve mizansenlerle tahkir ve tezyif edilmişlerdi. Başörtüsü özelinde hem İslâm, hem Kur’ân, hem Rasul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) hem bütün kutsal değerlerimiz aşağılandı, alaya alındı. Çeşitli yaftalarla Müslümanlar ötekileştirildi. Sakallı erkeklerimiz kendisine yan gözle, kötü gözle bakılan kişiler durumuna düşürüldü. Öyle ki, arabada, otobüste yanlarına oturulmaktan bile imtina edilir hale gelmişlerdi.

Medeniyet: Darbeciler, meşruiyetlerini halktan aldıklarını söylüyorlar. Ama halkın kurban derilerine el koydular. Bu nasıl meşruiyet, bu nasıl halkçılık?

Küçükağa: Darbeciler, meşruiyetlerini halktan almazlar. Onlar sadece gasp ederler, yalan söylerler, sûret-i haktan görünmeye çalışırlar. Darbeciler, konjonktüre göre bir dil ve siyaset geliştirirler. 28 Şubat'ta kurban derisi de bir tür suç aleti olarak kabul edildi. Kurban derisini insanlar herhangi bir cami derneğine veya İlim Yayma Cemiyeti’ne veya sevdikleri bir vakıf ya da derneğe asla hibe edemezlerdi. Bu bir suç olarak kabul edildi. Yakalandıkları yerlerde böyle insanlar içeri alındılar. Bugünden baktığımızda trajikomik gibi geliyor, ama bu çok önemli bir şey. 28 Şubat döneminde ben bu evde oturuyordum. Şu sokaktan sürekli askerî ve sivil güvenlik araçları geçerdi. Buralarda bahçe olduğu için evlerde çok kurban kesilirdi. Herhangi bir yerde kurban kesiliyorsa hemen arabadan inip koşuyorlardı. Hemen derisine el konuluyordu. 28 Şubat'ta bunlar yaşandı. Derneklerin ve vakıfların büyük bir çoğunluğu bu baskıdan korktukları için derilerine sahip çıkamadılar. Ama bazı dernek ve vakıflar ısrarla ve inatla deri topladılar. Bazıları kapalı kamyonet usûlünü buldular. Kapalı kamyonetlerde derileri saklıyorlardı ki kimse yakalayıp almasın. Düşünebiliyor musunuz arkadaşlar, bir insan kestiği hayvanın derisini alamıyor. Bugünlerde Türkiye’nin bütün kalemleri özgürlük, hak, hukuktan dem vuruyor, darbeler aleyhine konuşuyor, ama bu konuşanların büyük çoğunluğu o dönemlerde darbecileri alkışlıyorlardı. İkiyüzlü basın, ikiyüzlü kalem erbapları. Eksenleri, ilkeleri, istikametleri konjonktüre göre değişen, rüzgârgülü gibi esen rüzgâra karşı yön değiştiren köşe yazarları, insanların derisini zorla gasp ederek onlara sahip olmanın bir hukuksuzluk olduğu o günkü büyük medyanın hiç aklına gelmiyordu nedense. Derilerini vermeyen insanlara terörist muamelesi yapılıyordu. Medya bu gözle bakıyordu. Kapalı kamyonetlerden birisi köprüde yakalanmadan geldiği için dernek mensupları, tanıdığım arkadaşlar bayram ediyorlardı. ‘Yakalatmadık derileri, kaptırmadık.' diyorlardı.

Üsküdar İmam-Hatip Lisesi’nde bir olay oldu. Veliler, İslâmî çevreler Üsküdar İmam-Hatip Lisesi’nin ihtiyacı var diye biraz deri vermişler. Darbeci mantık, geceleyin bir baskın yapmış oraya. Okul idaresi veya aile birliği velilere haber vermiş. Biz de gittik. Millet ağlıyor. 'Biz deriyi buraya verdik, asker gelmiş, deriyi gasp etmek istiyor.’ Ama buna rağmen bugün hala 60 darbesi şöyle iyiydi, öteki darbe böyle faydalıydı diye söyleyen koca koca profesörler, koca koca kendini mütefekkir diye adlandıran insanlar var. Darbe dönemleri hukuk, adalet, İnsanî duyguların, eşitlik haklarının tamamen ayaklar altına alınıp çiğnendiği dönemlerdir.

Medeniyet: İslâm dünyası son yüzyılda darbe ve darbecilerden, diktatoryal yönetimlerden çok çekti.

Küçükağa: İslâm dünyası, 1900-2000 arası darbelerden çok çekmiştir. Hâlâ da çekiyorlar. Allah hepsini kurtarsın. İslâm nizamının hâkim olması elbette en güzelidir. Nurun ala nurdur. Ama biz Müslüman olarak bir yerde İslâm nizamı yoksa şartlara bakarız. Birçok zalim ülkeler vardır, bir de halkına biraz daha mutedil davranan ülkeler vardır. Elbette bir insan olarak bir Müslüman olarak bu ikinci şıkkı tercih ederiz. Nitekim Rasulullah Efendimiz de böyle davranmıştır. Buraya bir şey daha eklemem gerekiyor. Bir yerde, bir ülkede zulümle birlikte İslâm da uygulanabilir. Tabi bu ne kadar İslâm olur o ayrı bir tartışma konusu, ama günümüzde öyle örnekler var. Yani orada kısmen veya tamamen İslâm’ı uyguladıklarını söyleyen rejimler vardır. Fakat orada yoğun bir baskı, haksızlık ve zulüm var. Buna karşılık İslâm’ın uygulanmadığı, ancak insanlara kısmen adalet üzere davranıldığı bir düzen var. Acaba hangisini tercih etmeliyiz? Ben kendi adıma konuşayım. Ben ikinciyi tercih ederim. ‘Biz şeriat uyguluyoruz.’ diyerek zulüm yapan bir ülkedense zulüm yapmayan veya çok az yapan ancak İslâm’la da bir bağı olmayan bir ülkeyi tercih ederim. Zulüm eşittir şirk. Bunu hiç unutmayalım. Kur’ân-ı Kerim’de bir ayet-i kerime vardır. ‘Şirk kesinlikle büyük bir zülümdür.’ (Lokman Sûresi,13)

Kur’ân-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede “Allah zalimleri sevmez.” buyrulmuştur. Bazı ayetlerde “Allah hainleri sevmez.”, “Allah müşrikleri sevmez.”buyrulur. Allah nasıl müşrikleri sevmiyorsa zalimleri de sevmez. Hatta zalimleri hiç sevmez. Kur’ân-ı Kerim’de çok geçiyor bu tür ayet-i kerimeler.

Müslüman prensip olarak zulme ve zalime karşı çıkacaktır. Bu kim tarafından yapılırsa yapılsın fark etmez. Çünkü İlahî dinler önce zulmü kaldırmak için gelmişlerdir. Şirki ve zulmü kaldırmak için gelmişlerdir. Bu nedenle İlahî dinlerin başlangıcında kendisine en çok sempati duyan, o dine giren insanlar, genelde gariban ve mazlum kesim olmuştur. Nitekim Rasulullah Efendimiz’e de inananların çoğu toplumun hor hakir görülen, zulme uğrayan kesimleridir. Bunu hiç unutmayalım: Dinler adaleti sağlamak üzere gelmişlerdir. Tevhidi sadece teklif ederler, zorlamazlar. Fakat adaleti zorlarlar. İlahî bir din zulmü mutlak kaldırır, ama şirki mutlak kaldıramaz. Daha doğrusu küfrü mutlak kaldıramaz. Şirki kaldırır. Açık tapınmayı kaldırır, ama insanları mutlak Tevhid inancına, Kur’ân’ın bize önerdiği Tevhid inancına sahip olmaları için onları zorlamaz.

Şubat 1997 darbesiyle ilgili üç suçtan ikisini anlatmaya çalıştık. Üçüncüsü ise İmam-Hatiplerdi. Onu da bir sonraki sohbetimizde anlatalım dilerseniz.

(Devamı gelecek sayıda...)

tefsir dersi 2020

whatsapp takip edin

Yazanlarımız