• YENİ MODERNLİĞE KARŞI YENİ NESİL İSLAMLAŞMAYI SAĞLAYACAK

      Kendi çağını anlayan, onunla aynı dili konuşan, çağın imkânlarından istifade ederek İslam’ı çağın insanının anladığı şekilde sunabilen bir gençlik. Hem bu çağla iletişim kuracak, onu anlayacak hem de onun azgınlıklarıyla hesaplaşacak bir gençlik. İşte...

DUYURULAR

ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 20

omer kucukaga ile 20

Medeniyet: Vahdet gazetesi yazı kadrosunda sizden başka kimler vardı?

Küçükağa: Pek çok kişi vardı. Önce şunu söyleyeyim. Bir gün dükkâna biri girdi. O güne kadar görmediğim biri. Güzel koku sürünmüş. O girince dükkân gül koktu.

Sakalları uzundu. “Selâmun aleykum!” dedi, sarıldık. Tanıştırdılar, dediler ki “Recep Özkan!”. Recep Özkan bizimle tanışmaya gelmiş. Herkes neler yapacaklarına dair fikirler serdediyor ama bende bir burukluk var. Ben biraz daha farklı bakıyorum meseleye. Bir şey yapılacaksa birlikte karar verilir. O zaman “Ben yazmıyorum.” desem kimse bana bir şey diyemezdi. Hakkım da vardı. Hiçbir toplantıya katılmamışım, hiçbir şeyden haberim dahi yok. Ama mademki bir grup Müslüman oturup karar vermiş, bir dergi çıkaracaklar; öyle ise onu engellememeliyim düşüncesiyle yutkuna yutkuna sustum. Ondan sonra Abdullah Büyük geldi. Haftalık gazete ‘Vahdet’ çıkacak. On, on beş kişilik güçlü bir kadrosu var. Ahmet Küçükağa, Ömer Küçükağa, Hüsnü Aktaş, Abdullah Büyük, Emine Şenlikoğlu, Sami Şener... Ondan sonra şimdi ismini hatırlayamadığım başka isimler de var. Beşir Eryarsoy ismi o ilk kurucu listesinde var mıydı bilmiyorum.

Medeniyet: Siz uzaktasınız. Gazete ile nasıl ilgileniyorsunuz?

Küçükağa: Ben Isparta’da ticaretime devam ediyorum. Ama söz aldılar benden. “Her sayı yazacaksın.” dediler. Ben de “Tamam!” dedim. Her hafta yazı yazarak gazeteye destek olmaya çalıştım. O zaman faks vardı, postaneye gidip yazımı faksla gönderiyordum. Ayda bir de toplantı yapılıyor, toplantıya beni de çağırıyorlardı; iştirak ediyordum. Toplantının birinde sıkı bir tartışma başladı. “Gazete yürümüyor!” dediler. Suçlu da Ömer Küçükağa! Böyle bir hava esti. Benim yüzümden yürümüyormuş. Niye? Biz orada keyfimize bakıyormuşuz, o gazeteyi düşünmüyormuşuz, sadece yazı gönderiyormuşuz. Çok ilginç bunlar. Bekir Sağlam’a gitmişler, demişler ki: “Sen de geleceksin İstanbul’a! Biz karar aldık, sen de geleceksin çünkü bu bir ümmet meselesi!” Belli ki gazete tıkanmış, götüremiyorlar artık. Bekir Sağlam geldi: “Ben gidiyorum!” dedi. İmamlıktan istifa edip gidecek. “İyi düşündün mü sen bunu?” dedim. “Ömer ağabey, kocaman hocalar karar vermiş, ben arkama bakar mıyım?” dedi. “Peki, git bakalım!” dedim.

Medeniyet: Siz ne zaman geldiniz gazeteye?

Küçükağa: Ben Bekir Sağlam’dan bir süre sonra geldim. Onu yazı işleri müdürü yaptılar. Sonra her toplantıda ben suçlanıyorum. Dediler ki “Sen de geleceksin.” Ben: “Hemen gelemem! İşlerimi tasfiye ederim, ondan sonra gelirim.” dedim. İşlerimi tasfiye ettim, dükkânı sattım. Sonra buraya geldik. Bu sefer Vahdet’in tam içindeyim. Her şeyimle gazeteye yardım ediyorum, yazı yazıyorum, idari işlerini yapıyorum. Yıl 1988.

Personel olarak çalışan ben, kardeşim Ahmet Küçükağa ve bir de Bekir Sağlam. Fiilen en fazla çalışan üçümüzüz, dizgiciler hariç. Yük bizde, diğerleri yazı gönderiyor sadece. Hüsnü Aktaş yazı gönderiyor, Abdullah Büyük yazı gönderiyor. Daha önceden ben de yazı gönderiyordum; ama nedense ben suçlandım. Onlara kimse bir şey demiyor. Gazete belli bir seviyeye geldi. Benim düzenleme yeteneğim fena değildir. Gelir-gider dengesi noktalarında çok temkinli bir insanımdır. Gelir gideri ayarlamayı başardım. Gazetenin neyi oldum ben de bilmiyorum. Yazı işleri müdürü Bekir oldu, sahibi kardeşim. Ben neyi oldum, inanın hatırlamıyorum.

Medeniyet: Sorumluluk ağırlıklı olarak haliyle yazı işleri müdüründe.

Küçükağa: Sorumluluk ağırlıklı olarak Bekir’de. Ki o zaman da sorumluluk az bir şey değil. Bir yazı yazıyorsun, hemen mahkeme… 163 var.

Medeniyet: Gazete nasıl yankı buldu? Gazetenin yayın çizgisi nasıldı?

Küçükağa: Gazete, klasik gazetelerden ebat olarak biraz daha küçüktü, yarım gazete boyu denebilir. Herhalde 24 sayfa, haftalık, bayilerde satılıyor. İslâmî, ilmi, fikri içtimai ve biraz da siyasi yönleri ağır basan bir gazete. Etkisi tirajından fazla oldu. Okunuyor, gündem oluşturuyor. Pek siyasî değil. Milli Görüş’e çok fazla destek vermiyor. Çok karşı da durmuyor. Ama Millî Gazete gibi de değil. Müslümanların meselelerini gündeme getiriyor. Ağırlıklı gündeme getirdiğimiz konular bir dönem ‘Afganistan cihadı’ oldu. Bir dönem ‘HAMAS’ oldu. Daha yeni kurulmuştu. HAMAS’ın ilk bildirilerini dünyaya Vahdet yaymıştır, diyebilirim. Arap âlemi bile korkuyordu, kimse onları basamıyordu. HAMAS’ın bildirilerini biz basıyorduk. Gazete tutuluyor, seviliyordu.

Medeniyet: Tepki veya tenkit aldınız mı hiç?

Küçükağa: İlla ki almışızdır. Seven kadar sevmeyenimiz de olmuştur. Ama İslâmî camialarda çok sevilip sayıldığımızı, çokça itibar gördüğümüzü söyleyebilirim elhamdülillah. Tepki ile ilgili şöyle bir şey hatırlıyorum. Bir haber çalındı kulağımıza. Oğuzhan Asiltürk bir yerde Vahdet’i yırtmış. “İşte yırtıyorum, kimse bunu almayacak!” demiş. Tabi doğru muydu, değil miydi bilmiyoruz. Yani böyle haberler geliyordu kulağımıza. O zaman partinin adı REFAH’tı. Bugünkü Ak Parti’nin baktığı gibi bakmıyorlardı o günkü Refah yönetimi. Şu gözle bakıyorlardı: Ya tam itaatkârsın ya tam karşıdasın. Öyle ortada bir şey kabul etmiyorlardı. Bu yanlış bir politikaydı. Aleyhlerinde ciddi bir şey yapmamışız; ama bize cephe alıyorlardı. Çünkü biz o zamanlar Millî Gazete’den daha etkiliyiz ve daha çok okunuyoruz.

Medeniyet: “Uhuvvet” ve “ümmet” eksenli bir yayın politikası takip ediyordunuz…

Küçükağa: Evet, genel olarak gündeme getirdiğimiz konular bu minvaldeydi. Herkese açık olmaya çalışıyorduk. Katı bir grup psikolojisiyle hareket etmiyorduk. Vahdeti vurguluyorduk. Bunun için de geniş yelpazede Müslüman kesimin ileri gelenleriyle hep iletişim halinde oluyorduk. Mesela Bekir Sağlam çok güzel röportajlar yapmaya başladı. Hayrettin Karaman’dan Esad Coşan’a, Sadreddin Yüksel’den Halil Gönenç Hoca’ya kadar... Her sayı biriyle röportaj yaptı. Yurt dışı bağımız da çok güçlüydü. Aşağı yukarı İslâmî hareketlerin hepsi bizi tanıdı. Gazete dünyadaki bütün İslâmî hareketlerin sevgisini kazandı. Her taraftan bize haberler geliyordu. Sanki dünyadaki bütün Müslümanlar bizim gönüllü muhabirlerimizdi. Belki de böyle bir şey ilk defa oluyordu. Daha önce benzer gazeteler çıkmıştı. Fakat İslâm dünyasıyla bu kadar yakın bağ kurabilen bir tek Vahdet olmuştu. Hem Cemaat-i İslâmî’den, hem İhvan’dan, hem Malezya’dan, hem Endonezya’dan, hem Cezayir’den bize faksla haber akıyordu. Herkes şaşırıyordu bu kadar haberi nasıl alıyorlar diye. Sonra bir kısım bizim muhabirimiz olmayı teklif etti, biz de kabul ettik.

Medeniyet: Vahdet gazetesindeki “Şehit Abdullah Azzam’ın Vasiyeti” başlıklı yazı daha o zamanlarda hafızalara kazınmıştı.

Küçükağa: O vasiyet, çok önemliydi. Ondan ilk biz haberdar edilmiştik. Bu da bizim gazetenin İslâm dünyasındaki etkisini gösteriyordu. Abdullah Azzam şehit olduğu zaman vasiyetini bize akşam faks çektiler. Ertesi gün gazete basılacak, haberi alınca çok üzüldük. Bir şekilde yarınki baskıya bunu koymamız lazım. Fakat kolay değil. Faks çok uzun ve tercüme edilmesi gerekir. Vakit de hiç yok gibi. Belki uğraşsam ben de tercüme ederim; ama çok hızlı yapamam. Bunu hızlı tercüme etmemiz lazım ki sabahleyin baskıya girip gazeteyi basalım. Yoksa öbür haftaya kalacak. Hemen Beşir Eryarsoy’u aradık. “Çok acele bir tercüme lazım.” dedik. Beşir Eryarsoy, sağ olsun, onu tercüme etti. Sonra o gece onu yetiştirdik. Ertesi gün gazetede iki sayfa olarak vasiyeti verdik. Bu çok olağanüstü bir şeydi. Bir gün önce şehit olmuş, Türkiye’de iki gün sonraki gazetede tercümesi çıkıyor. O günkü iletişim hızıyla çok akıl alacak bir şey değil. Tabi bunda Beşir Eryarsoy’un çok büyük katkısı var. Vasiyet Türkiye’de çok yayıldı. Bazı İslâmî gruplar onu broşür haline getirdiler. Şunu söylemek gerekir ki Abdullah Azzam’ın vasiyeti ümmete çok önemli şeyler katmıştır.

Medeniyet: “Vahdet Gecesi” tertip ettiniz ve Fethi Yeken de davetliler arasında bulunuyordu.

Küçükağa: Dediğiniz gibi İstanbul’da, bir “Vahdet Gecesi” tertip etik. Çemberlitaş’ta bir sinema salonu vardı. “Vahdet Gecesi” programını o salonda gerçekleştirdik. “Vahdet Gecesi” çok kalabalık oldu. Programa rahmetli “Fethi Yeken” de davetliydi. Konuşup söz almıştık. Fakat resmi işlemler dolayısıyla gelemedi. Bilerek izin vermediler. O zaman iktidarda kim vardı bilmiyorum, 1987-1988 yıllarıydı. O da mesajını gönderdi sadece. Kalabalık çok coşkuluydu. Gece muhteşem oldu.

Gecenin sunuculuğunu kardeşim Ahmet Küçükağa ile Bekir Sağlam birlikte yapmışlardı. İlginçtir, Adnan Oktar da konuşma yapmıştı o gece. Nasıl oldu, kim karar verdi bilmiyorum. O zamanlar yeniydi henüz. Ama bir çevresi oluşmuştu yine de.

Medeniyet: “Biat alma” meselesini anlatabilir misiniz?

Küçükağa: Bir gün Bekir Sağlam İzmir’e gitti. Niye gittiler, bilmiyorum. Orada rahmetli Bahattin Yıldız ile görüşmüşler. Bahattin ona demiş ki “Bakıyorum da biat toplamaya başladınız.” Geldi. “Bahattin böyle böyle söylüyor.” dedi. “Kim topluyormuş biati?” dedim. İsimlerini vererek bazı hocaların çeşitli yerleri dolaşıp sağdan soldan biat aldığını/ topladığını söylemiş/ler. Araştırdım, haberin doğruluğu anlaşılınca moralim çok bozuldu.

Biz gazete çıkarıyoruz. Gazetede toplanmış insanlarız. Herhangi bir yere mensubiyetimiz yok. Öyle kimsenin biat miat konuştuğu da yok. Toplantıda konuyu açtım. “Böyle bir şey var mı?” dedim. “Tabi ki olacak!” dediler. “Müslümanlar başsız mı kalacak?” Ben o zaman kendi kendime karar verdim ve kararımı onlara da söyledim. “Ben bu işin içinde yokum!” dedim. Eğer konuşsaydık, istişare etseydik, karar verip yapsaydık olurdu. Ama önden bir şey yapıyorsunuz, sonra tabi olacaksınız diyorsunuz. Bu olmaz, dedim.

Medeniyet: Yayın Kurulu olarak ihtilaf noktalarınız gittikçe artıyor. Cuma namazını camide kılıp kılmama bunlardan birisi.

Küçükağa: Gazetede cuma namazı kılınmaya başlandı. Vahdet gazetesinin son bir katını mescit yapmıştık. Toplantı salonu; ama mescit olmaya da uygundu. Bir minber koyduk. İnsanlar dışarıdan gelip orada namaz kılıyorlardı. Gerekçe de şu: Öbür cuma namazları kabul olmuyor! İnsanların bir kısmı Sultanbeyli’den, Alibeyköy’den, şuradan buradan geliyor.
Bir cuma günü merdivenlerden iniyorum. “Nereye gidiyorsun Ömer Hoca?” dediler. “Cumaya!” dedim. “Burada kılmıyor musun?” “Yok, ben dışarıda kılacağım!” Tabi ki bu bir mesajdı. Sonra bunun tartışmasını bazı arkadaşlarla da yaptım.

“Burada nasıl caiz oluyor da dışarıda olmuyor? Şu söylendi:

“Cuma namazı imamın izni ile olur, imamın izni olmazsa caiz olmaz!” Fıkıh kitaplarından deliller getiriyorlar...

Dışarıdakilere imamın izni yokmuş. Onlar rejimin camileriymiş. “Rejimin iznini biz kabul etmeyiz.” “Burada nasıl oluyor?” dedim. “Burada imamın izni var.” dediler. “İmam kim?” dedim. Dediler ki: “Filankes! İmam oymuş.” Ben de “Abdülmetin Hoca’ya izin veriyorum. Onun camisinde de artık cuma namazı kılınabilir.” dedim. Onun camisi Çarşamba semtinde küçük bir mescit idi. Bir de Dülgerzâde Camii’ne izin vermiştim. Benim iznimle bu iki cami birden statü değiştiriyordu! Ben kim isem? Beni kim imam seçmiş ise? Birkaç Müslüman bir araya geliyor, kimi imam seçiyor, kimi emir, hızını alamayanlar işi halifeye kadar götürüyor. o kadar çok halife var ki! Almanya’da Urfa’da, bir sürü yerde… Bir tanesi “hilafet mührü” bile basmıştı. Kıyafetiyle, özel bastonuyla hilafete çok da yakışıyordu. Gerçekten fıkıh o zamanlar çok hor kullanılıyordu. Fıkıhta derinleşmemiş, Arapça lisanının inceliklerini bilmeyen insanlar çok büyük fetvalar verdiler. Bunlar şimdi geçti. Allah onlarla bizleri imtihan etti. Kimimiz onlara takıldık, kimimiz takılmadık.

Medeniyet: İhtilaflar ayrılığa nasıl dönüştü?

Küçükağa: İhtilaflar ayrılığa bir anda dönüşmedi. Bu belli süreç dâhilinde oldu. Benim tepkim “Ömer Hoca camiye gidiyormuş!” şeklinde duyuldu. Bekir Sağlam da benimle birlikte bazı şeylere karşı tavır almaya başladı. Şimdi gazetedeki insanlar gelene gidene başka şeyler söylüyorlar, ben başka bir şey söylüyorum. Bu çok açıktı. Böyle olunca toplantının birisinde dediler ki: “Ömer Küçükağa’nın gelen giden misafirlerle konuşması yasak!” Bu yasağı galiba Bekir hâlâ saklıyor. (Konuşmamızın yasaklanması yazılı metin şeklinde tebliğ edilmiş idi.) Ben tabi ki bunu unuttum. Birisi gazetenin yazı işleri müdürü. Çünkü o arada sadece ikimiz gazetede varız, başka kimse yok. Gazete ile ilgili değil de İslâmî konularda konuşmamız yasak. Çok değişik şeyler oldu. Ben Bekir’e: “Ben gazeteden ayrılacağım, bu şekilde yapamam! Ben dürüstüm, inandığım gibi davranmak zorundayım!” dedim. Hâlbuki istesek gazeteyi sahipleniriz. Çünkü gazetenin başındayız. “Siz karışamazsınız!” diyebiliriz. Hak var, hukuk var. Bekir yazı işleri müdürüydü. Birkaç ay önce de kardeşim gazeteyi bıraktı. Gazetede ikimiz varız. Personel var tabi ki. Haftalık gazeteyi ikimiz çıkarıyoruz. Böyle kolay değil. Tabi yaşlarımız genç, çok koşturuyoruz. Diyebilirim ki bazı günler üç saat uyku uyuyoruz. Orada yatıyoruz. Evlerimize bile gidemiyoruz… Gidebildiğimiz zaman gidiyor, gidemediğimiz zaman gazetede kalıyorduk. Bırakmaya karar verdik. İşin içinde başka olaylarda da var; ama anlatmak istemem. Ama temel mesele “biat toplama” meselesidir. Ve “bütün Müslümanların bize bağlanmaları vacipmiş gibi tavır takınma” meselesi… Zaten biat toplamaya başlandı mı iş oraya gidiyor. Yani temel mesele budur. Buna bazı arkadaşlarımız inanmışlardı. Bununla ilgili bir şey anlatayım size. Buraları isimsiz geçeceğim.

Salı sohbetleri yapıyorduk. Salı sohbetlerine dışarıdan insanlar geliyorlardı. Oraya konuşmacı olarak davet edeceğimiz insanların kimler olacağını tartışıyorduk. Bazen şöyle bir cümle kurulabiliyordu: “O da kimmiş? Ne diye çağıracağız ki? Önce gelip bir diz çöksün bakalım!” Çok saygın bir bilim adamı olması yetmiyordu. Diz çökmek daha önemliydi. Bu mantık sadece bizde olan bir hastalık değildi, başkalarında da vardı. Her grup kendi yanındakiyle mutluydu. Diğerlerini, ne desem acaba, yok sayıyordu mu desem, küçümsüyordu mu desem?

Bu bir Müslüman grubun içine düşeceği en tehlikeli haldir. İnsanlar kendi kendilerini büyütürler, büyütürler sonra da buna inanmaya başlarlar. Cemaatler her zaman Emine Şenlikoğlu için bu tehlikeyle karşı karşıyadırlar. Şu anda eskisi kadar yok; ama 5-10 sene öncesine kadar belli vakıflarda bu tehlikeler vardı. Böyle kendilerini/vakıflarını Türkiye’nin en büyük kişisi/kurumu zannediyorlardı. Ben bunu hiçbir zaman kabul etmedim. Ümmet sana bu yetkiyi verirse sen alırsın. Kendi kendine: “Ben dünyanın en sağlıklı cemaatiyim, herkes bana gelecek, gelmeyen de batılda gidiyor.” diyor. Hiç kimsenin bunu demeye hakkı yok. O sohbetler devam ederken dünyanın farklı yerlerinden Müslümanlar gelmeye başladılar. Yurt dışından geliyorlar, seviniyorlar, tebrik ediyorlar. Bunca insanlar umut bağlamış. Gazete Türkiye’de de iyi satıyor, beğeniliyor. Bazı siyasi çevreler tepki koysalar da onların tabanının okuduklarını biliyorum. Milli Görüş tabanı bayılıyor bizim gazeteye. Diğer radikal denilen kesimler de bayılıyor. Bunların hepsi çok beğeniyor, kızan da alıyor. Çünkü bir cazibesi, bir cesareti var. Ötekilerin yapmadığı işleri yapıyor. Fakat cemaatleşmek, farklı bir cemaat gibi ortaya çıkma belirince ben karar verdim. Ben karar verince sonradan Bekir de karar verdi. “Bu benim için son sayı, bir yazı yazacağım ve ayrılacağım!” dedim.

Medeniyet: “Plastik Halifeler” yazınızı bu hadiselerden sonra mı yazmıştınız?

Küçükağa: Evet. Önce “Plastik Halifeler” diye bir yazı yazdım. (Bundan daha önce söz ettiğimiz için kısa geçeceğim buraları.) O yazıda belli İslâmî hareketlerin önderlerinden nakiller yapıp kendi kanaatimi de yazdım. Yani herhangi birisi çıkıp da ben halifeyim diyebilir mi? Çünkü “Biat toplanmaya başlandı.” dedik ya. Onlara hitaben yazıyorum bunu. Herkesin kendi yolunun doğru olduğunu söylemeye hakkı var; ancak sadece bir tek kendi yolunun doğru olduğunu söylemeye hakkı yok. Gerek Risale-i Nur’dan, gerek Hasan el Benna’dan… Mevdudi’den üç nakil yaptım o yazıda. Kendi kanaatlerimi de kattım. Bu, gazete okurlarının bir kısmı tarafından çok beğenildi, bir kısmı tarafından ise beğenilmedi. İki kutup oldu. Tabi bize farklı bir fonksiyon yüklüyor, diğeri ise ‘yıkılıyor!’ diye korkuyor. Bir kısmı da ‘Gerçek budur, gerçekleri yazıyor!’ diyor. Hiç unutmuyorum: Bir hanım yazar beni telefonla arayarak “Başlığı dâhil yazınızı çok beğendim!” dedi. Ercüment Özkan telefon açtı, o yazıdan dolayı beni tebrik etti. “Allah için, çok önemli bir yazı yazdın!” dedi. Hem tebrik edenler çoktu, hem sinirlenenler.

Ben o yazıdan sonra bir iki yazı daha yazıp veda yazısı ile bırakmaya karar verdim. Bir veda yazısı yazdım. Bekir Sağlam da yazdı. Biz gazeteyi bırakmış olduk. Onlar kendi aralarında gazeteye yeni birilerini buldular. Böylece bizim gazetede çalışma süremiz bir buçuk seneden fazla olmuştur. Muhtemelen 70-80 sayı çıkarmışızdır. Tabii benim veda yazım da biraz ağırdı. Kişisel bazı şeylere de dokunmuşum yazıda. O yazı şimdi kayıp, bende yok.

Bu veda yazısında bazı kişisel özelliklere gönderme yapmam yanlış idi. Yapmamalıydım, ama çok kırılmıştı. Öyle bir travma yaşıyordum ki sabır ve metanetimi tamamen kaybetmiştim. Asıl mağduriyeti, daha ağır imtihanı Bekir Sağlam yaşadı. Benimki sadece manevi burukluk, ruhi kırıklıktı; onunki ise hem maddi hem manevi. Çünkü Isparta’daki görevinden istifa ettirilerek İstanbul’a çağrılmıştı. Bağcılar’da kirası hayli ucuz bir evde oturuyordu. Bir gün bana “Ömer abi, kirayı ve yol masrafını ancak karşılayabiliyorum. Geriye pek bir şey kalmıyor.” dedi. Ne kadar aldığını sordum, söyledi. İnanılır gibi değildi. Vahdet gazetesinin yazı işleri müdürü Bekir Sağlam, asgari ücret civarında bir maaşla çalışıyor. Evi kira, küçük çocukları var, günde dört kez minibüse biniyor. Bir kez söylemiş, bir sonuç çıkmamış. Ben bunu yeni öğrenmiş oluyorum. Çünkü Bekir Sağlam, benden birkaç ay önce İstanbul’a gelmişti.

Bir gün yayın kurulu olarak toplantıdayız. Ben bunu gündem yaptım, bu maaşla İstanbul’da geçinmenin imkânsız olduğunu söyledim. Hayatım boyunca unutamayacağım şu cevabı aldım: “Sahabe-i Kiram Efendilerimiz, açlıktan karınlarına taş bağlamışlardı. Bunu unutmayalım!” Kalbim taş kesilmişti, duygularım donmuştu. Hiçbir şey söylemedim. Benim için bu cevap İslâmi bir anekdotun İslâm dışı bir bağlamda kullanımının zirvesiydi. Ne söyleyenin ağzına yakışıyordu, ne de fiziki yapısına. Karnı hiç taş bağlamış bir karın gibi durmuyordu. Haftada bir iki yazı yazan bir yazarın aldığı telif ücreti ile, sürekli gazete bulunan, yoğun tempoyla çalışan yazı işleri müdürünün aldığı maaş birbirine yakındı.

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar