• ATALETİMİZİN SEBEPLERİ

      Atalet ile âtıl olmak kelimesi aynı kökten gelmekte ve kısaca çalışmamak, hiçbir şey yapmamak, tatil yapmak anlamını taşımaktadır.Atalet bir manada doğru ve sağlıklı bir dinamizmin zıddıdır. Atalet,kişinin yapması gereken bir işi yapma imkânı...

DUYURULAR

ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 19

omer kucukaga ile 19

Medeniyet: Tahtakale’de esnaflığa başladınız. Nasıl gelişti bu süreç?

Küçükağa: Şöyle gelişti: 1982-83 yıllarında ben dükkânıma bir tezgâhtar almıştım. Ertan Yurdusevdi diye genç dinamik bir arkadaştı. Çok çalışkandı. Bana çok yardımcı oldu. Dükkânı da iyi idare ettiğini düşündüğüm için İstanbul’a taşınmaya karar verdim. Dükkâna o baksın, ben de İstanbul’da başka bir iş yapayım şeklinde düşünmüştüm.

Güzel çalışsın diye de onu dükkâna ortak ettim. Sermayesi yoktu. O aralar kendisinden alışveriş yaptığım Kayserili bir arkadaş vardı. Ona “Ben Tahtakale’de dükkân açmak istiyorum, bana bir yer bulur musun?” dedim. Bir sonraki gelişinde bana bitişik dükkânının devren satılık olduğunu söyledi. “Ama küçük.” dedi. “Olsun, bir gidip bakalım.” dedim. İstanbul’a geldim. Dükkânı beğendim. Dördüncü katta on metrekarelik küçük bir dükkân. Tabi o zamanlar dükkânlar hava parasıyla devrediliyordu. İçinde bir şey yok ama “İşte şu kadar para.” deniyordu. O parayla Anadolu’da bir dükkân kurar, malzemesini bile alırsınız. Dükkânı aldık. 1983 yılında buraya taşınmış oldum.

Medeniyet: Şu ana kadar pek çok dükkân açmış oldunuz.

Küçükağa: Benim ilişkide olduğum dükkân sayısı sanırım beşe çıktı. Isparta’daki dükkân, kırtasiye dükkânı, kardeşimle ortak olduğumuz toptancı dükkânı, Tahtakale’deki bu dükkân ve sonradan Göztepe’de açacağımız dükkân. Ama kendim sadece İstanbul’dakinin başındayım. İstanbul’a taşınmış oldum. Zaten hep İstanbul’du hayalim, böylece İstanbul’a gelmiş oldum.

Medeniyet: İstanbul hayatınız nasıl başladı? Nerede ikamet ettiniz?

Küçükağa: İstanbul’a geldiğim zaman kardeşim Fatih’te oturuyordu. İlle Fatih’te ev tut, dediler. Onları dinledim, gittim Fatih’i gezdim. Fatih hiç romanlarda okuduğum gibi gelmedi. Cami çevresi, bir takım tarihi mekânlar ve çevresi hariç Fatih’ten sıkıldım. Ama yine de kardeşime yakın olayım diye Fatih’te bir ev tuttuk. Evler de o kadar kıymetli ki hiç ev bulunmuyor. Uzun aramalar neticesinde ancak kırık dökük, iç döşemesi ve duvarları yeniden elden geçmesi gereken bir yer bulabildik. Kendi imkânlarımla onu tamir ettim. Adı da “kirli ve kırık ev”di zaten. “Abim, kirli ve kırık bir ev tutmuş, başka bir ev bulamamış.” dedi. Bir ev sahibi evine ancak o kadar masraf eder. Şu anda bir ev tamamen bitse, içi yeniden yapılsa o kadar masraf olur. O evden dükkâna yürüyerek geliyordum Eminönü’ne. Unkapanı’na çıkarken sağda bir bina vardı, TEKEL binası. Onun biraz arka tarafı. Unkapanı’nda Küçükpazar’ın içinden geçerek dükkânıma giriyordum. İstanbul’da dükkâna on beş yirmi dakika yürüyerek gitmek büyük bir avantaj. O evde kaldık, işimize baktık. Allah Teâlâ nasip etti, tıpkı önceki ticaretlerimizde olduğu gibi orada da o dokuz on metrekarelik dükkân bereketlendi. Büyük Tahtakale esnafının yaptığı işlere benzer işler yaptık. Tabi orası yetmedi bize. İlk sene orasıyla yetindik, sonra aynı binanın beşinci katında bir depo tuttuk. O şekilde devam ettik bir müddet.

Medeniyet: Sonra burayı da bıraktınız.

Küçükağa: Ticarî ve benzeri şeylerde sonuna kadar gitmeme huyumuz var. Bu hep böyle oldu. Bir dükkânı kuruyoruz, geliştiriyoruz, sonra hemen başka işe atılıyoruz. Burada da aynısını yaptık. 83-84’te çalıştık, 85’te ya tamamen bırakayım dedim ticareti ya da farklı bir şey yapayım diye düşündüm. Hâlbuki ticarette bir beş on senenin geçmesi lâzım. Tam bırakmak nasip olmadı. Göztepe’de devren bir dükkân varmış, onu duyduk. Gittik orayı satın aldık. Göztepe bizim pek bildiğimiz bir muhit değil. Göztepe’ye gidince orada farklı bir dünya olduğunu anladık. Gümüşleri de farklı. Bazen o dükkâna gidiyordum bazen o dükkâna. Yetişemiyordum ikisine. Sonra kardeşime “Gel, ortak olalım.” dedim. Kardeşimin işleri o ara biraz sıkıntılıydı. Geldi, ortak olduk. Göztepe’de şunu anladım, bizim bilmediğimiz bir dünyaydı. Halkı İzmir’e biraz benziyordu. Bir gün baktım, vapur Üsküdar’a gidiyor. Bindim vapura, geldim Üsküdar’a. O günü hiç unutmuyorum, Üsküdar’ı görünce büyülendim. Kendi kendime karar verdim. Ben bu ilçede yaşayacağım, dedim. Sahili gezdim, meydanlar güzel, her taraf ferah… Ve neredeyse adım başı cami. Öbür tarafa geleli altı yedi ay olmuş. O kadar da masraf etmişiz. Kirada oturuyoruz. Fatih’ten hoşlanamadım. İşlerimiz iyi giderken elimize üç beş kuruş para geçti. Bir ev almak niyetinde bulunduk. Yine annem ve kardeşlerim Fatih’ten almamı istediler, ben Fatih’ten almam, dedim. Üsküdar’dan alacağım.

Medeniyet: Isparta, İstanbul, Fatih, Göztepe, Üsküdar derken şimdi de Çamlıca Tepesi…

Küçükağa: Benim İstanbul’a gelmeme vesile olan Kayserili arkadaş Çamlıca’da oturuyordu. Çamlıca’ya hiç gelmemiştim. Bir gün ona “Üsküdar’a gittim, Üsküdar’a bayıldım, Üsküdar’dan ev alacağım, sizin oralar nasıl?” dedim. “Sen Üsküdar’ı beğendiysen bizim oralara bayılırsın zaten.” dedi. Galiba cumaydı. “Pazar günü bizim oraya gidelim.” dedi. Beraber atladık, geldik. Şu anda benim torunumun okuduğu okulun, Ferah İlkokulunun, tam bitişiğinde evi vardı. Gazi Mustafa Altıntaş İlkokulu’nun yanındaydı. Millet Bahçesi’nin orayı bir geçtik. Bahçeler, ağaçlar... Küçük Çamlıca’nın önünden geçerken dedim ki “Tamam işte, benim memleketim ancak burası olabilir.” Gezdikçe hayranlığım arttı, o zamanlar daha yeşildi. Geldik Ferah’a girdik. Mustafa Altıntaş İlkokulunun bahçesine gittik. Bahçeye bir girdim, okulun bahçesi ormanlık. Bir gün sonra geldik o bahçede piknik yaptık, eşimle çocuklarla.

Medeniyet: Arsayı çok pahalıya aldınız.

Küçükağa: Evet, pahalıya aldım ama pişman olmadım. Sevdim buraları. Cumartesi veya pazardı, karar verdim, buradan bir arsa alacağım. Nasıl heyecanlıyım, anlatamam! Vapur on, on iki dakikada karşıya geçiyor. O arkadaşa “Yer var mı, bana yer bul.” dedim. Gece vakti nereden bulalım, akşam olmuş. “Sen bir bak.” dedim. Baktı. “Filan yerde bir arsa var ama adamı bulacaksın.” dediler. Geceleyin gittik adamı kaldırdık. Arsasına baktık. İki yüz metrekarelik bir arsa. Biraz ilerde, Çamlıca Tepesi’ne daha yakın. “Ben burayı alıyorum, yarın tapuya gidelim.” dedim. Ertesi gün gittik, arsayı aldık. Tabi hisseli; tapu, imar yok. Ama herkes birer kat yapıyor, kimse de bir şey demiyor. Böylece benim İstanbul’daki dükkânıma vesile olan Kayserili Mehmet Öte evime de vesile olmuş oldu. Kendisini çok seviyordum, o da beni çok severdi. Böylece buradan bir arsa almış olduk. Karadenizli bir müteahhite verdik. Sanırım arsayı 550 bine aldım. Ama herkes çok pahalı, dedi. Onlara göre ancak 150 bin lira edermiş. Benim ısrarımı görünce mal sahibi sürekli fiyat yükseltti. Tabi gözüm görmedi hiçbir şeyi. 150 bin lira deseler de muhtemelen 400-450’ye alınabilir bir arsaydı orası. Sanki ertesi gün kaçacakmış duygusuyla hemen o arsayı aldım. Müteahhitle de 2,5 milyona anlaştık. İçine tek katlı bir yer yapacak. Bir buçuk iki ayda bitirdiler evi. Ev tamamlanınca buraya taşındık.

Medeniyet: Halil Kuşçu amcayla tanıştınız…

Küçükağa: Evet, onu tanımayan yoktu zaten. Çok hayırlı biriydi. Kendini hayır hasenat işlerine adamıştı. 83 model bir Renault Steyşın’ım vardı. (Bu Renault Steyşın’ın başka maceraları da geçecek muhtemelen ileride.). Orada Halil amca diye yaşlı bir adam vardı. Dedi ki “Ömer, arabanın olduğunu gördüm, mahallemize bir araba geldi diye çok sevindim.” “Bir ihtiyacımız, bir hastamız olursa kapını çalarız, haberin olsun.” dedi. Halil Kuşçu o bölgelerin sevilen bir adamıydı. Ki sokağı da sonradan Kuşçu Çıkmazı yaptılar. Şu görmüş olduğunuz caminin ilk dernek başkanlığını o yaptı. Şurada, giderken solda Ferah Camisi var, oraya çok emek verdi. Gece gündüz koşturuyordu. Onu unutmuyorum. Çıkmaz bir sokaktı. O eve taşındık. Çocuklarım çok mutlu oldular. Küçüklerdi hepsi de. Orada bahçeli bir evde, küçük de olsa bahçesi olan bir evde büyüdüler. 84’te oraya taşındım, Mustafa 6 yaşındaydı, onun küçüğü 4,5, onun küçüğü de 3 yaşındaydı.

Medeniyet: Kuşçu Çıkmazı Sokağı’nda komşuluklar nasıldı?

Küçükağa: Anlatılamayacak kadar güzeldi. O sokakta, o mahallede görmüş olduğumuz komşuluğu hayatımız boyunca hiçbir yerde görmedik. Bütün komşularımız Giresunluydu. Giresun-Alucralı, bir iki tane de Çamoluklu... O kadar Erzincan halkının ahlâkına benziyorlar ki... Hâlbuki onlar kısmen Karadeniz sayılıyor. Çok iyi bir uyum sağladık. Sadece ben değil eşim de. Eşim benden daha iyi. Çünkü ben işe gidip geliyorum, o komşularla o kadar iyi bir uyum sağladı ki, onlarla haftalık Kur’ân dersleri yapmaya başladı. Orada yabancıyı daha çok seviyorlardı. Birbirlerinin azıcık dedikodularını yapıyorlardı ama bize karşı hepsi çok iyiydi. Çocuklarımız çok mutlu bir şekilde toprağa basarak büyüdüler. Sadece toprak değil, sokağımız çıkmaz olduğu için Araba girmiyordu. Araba girmeyince bütün çocuklar zaten yolda oynuyorlardı. Biz çocuklarımızı bırakıp gezmeye gidebiliyorduk eşimle. Bazen sokakta bazen komşularda zaman geçiriyorlardı. Onların çocukları da bize geliyordu. Köy hali adeta. Metin vardı, Yetiş diye bir kız vardı. Şimdi evlendiler tabii. Gelip “Münevver abla, bizim karnımız acıktı.” derlerdi.

Medeniyet: Çamlıca’da ikamet etme kararınızı yakın çevreniz nasıl değerlendirdi?

Küçükağa: Evet, orası da ayrı bir bahis. Hiç sevmediler oraları. Yanlış buldular kararımı. Kardeşlerim, akrabalarım, annem biraz da küçümseyerek “Ömer, dağın başına gitmiş.” dediler. Hakikaten dağdı orası.

Ben anladım ki benim bakışımla onların bakışı farklı. Yani ben yeşil istiyorum, tabiat istiyorum, onlar bina istiyor. Fakat Allah Teâlâ’nın takdiri, öyle diyenlerin hepsi şu anda burada, bu çevrede oturuyor. Teker teker geldiler hepsi. Ben varım, belki onun etkisi ama çevreyi sevmeselerdi gelmezlerdi herhalde. Şimdi bazen hatırlatıyorum kendilerine, “O zaman çok kötüydü, şimdi güzel.” diyorlar. Aslında o zaman daha güzeldi. Ben iki yüz metre kare arsa aldım, üzerine yüz metre kare ev yaptım, yüz metre de bahçem vardı. Fakat önümüzde birkaç dönümlük bir bahçe daha vardı. Orada da kimse yoktu. Ağaçlar, tavşanlar, kazlar... Bir bahçe daha vardı. Kimse inanmıyor, bülbül vardı bizim bahçemizde. Sabahleyin kalktığımızda bülbüller ötüyordu. Balkondan denizi görüyordum orada. Şimdi görünmüyor artık, binalar yapılmış. Bülbüllerin şakıdığı, tavşanların gezdiği bir ortam mı daha iyi, binalar mı? Sonra biz o bahçede kümes yaptık, tavuk yetiştirdik, kuzu aldık. Bir tane aldık, sonra canı sıkılmasın diye bir tane daha aldık. Gördüm mü kuzu dayanamıyordum, dörde çıktı sonra. Dört tane kuzumuz oldu. Müsaitti yer çünkü. Evin üstüne, arabaya bir otopark yapmıştım, bir köprü ile geçiliyordu. O köprünün altına da ahırımsı bir şey yaptım. Ön taraftaydı. Arka bahçede de ağaçlar vardı beş altı tane. Tavukların civcivleri oldu. Bunlardan bir iki tanesi öldü. Çocuklarım çok etkilendiler. Bahçe duvarının dibine gömdüler, üzerine mezar yaptılar. İsim vermişlerdi onlara. Burası filanın mezarı, burası da filanın mezarı diye.

Medeniyet: Mektep dergisini de bu sıralarda mı çıkardınız?

Küçükağa: Evet, aşağı yukarı bu sıralarda çıkarmaya başlamıştık. Yıl 1985.

Medeniyet: Nasıl doğdu bu fikir?

Küçükağa: Fikir ani doğdu diyebilirim. Bir gün bir sohbette arkadaşlar “Bir dergi çıkaralım.” dediler. Kimler vardı sohbette? Yanlış hatırlamıyorsam Sami Şener vardı, Mehmet Beşir Eryarsoy vardı, Ahmet Ağırakça vardı. Belki bir de İnkılâp Yayınlarının sahibi Hasan Güneş vardı.

Medeniyet: Mehmet Beşir Eryarsoy Hoca’yla ve diğer hocalarla ne zaman tanışmıştınız?

Küçükağa: 1981-1982 yılları diye hatırlıyorum.

Medeniyet: Nasıl tanıştığınızı hatırlıyor musunuz?

Küçükağa: Çok hatırlamıyorum. Sedat Yenigün’ün evi olamaz, çünkü Sedat şehit olmuştu. Sanki bir yerde bir sohbete gidilmişti, onlar da oradaydı. Öyle aklıma geliyor. Kadir diye birisi vardı. İnkılap Yayınlarının sahibi Hasan Güneş vardı. O ortamda tanıştığımızı hatırlıyorum. 81-82, öyle hatırlıyorum. Ama o zamanlar çok sık görüşmedik. Sık görüşmemiz şimdi anlatacağım olaydan sonra. 

Medeniyet: O yıllara kadar yazılarınıza devam ediyor muydunuz?

Küçükağa: Elbette, ben yazılarıma uzun süreli ara vermedim. Yazma serüvenim keskin bir inkıtaa uğramadı yani. Sedat’ın çıkardığı İslâmî Hareket’e yazıyordum. Şura’ya, Tevhid’e yazıyordum. Darbe öncesi yazdığım onlardı. Isparta’da 80 darbesinden sonra 81- 82 yıllarında yazmamış olabilirim bir iki sene. Yeni Devir’de de bazı yazılarım yayınlanmıştır. Millî Gazete’de yayınlanmıştır. Belki Tohum... Tam net hatırlamam mümkün değil. Benim şimdiye kadar yazdığım yayın organı sayısı muhtemelen 60’ı 70’i bulmuştur. Kimisinde bir yazım çıkmıştır, kimisinde beş, kimisinde on, kimisinde sürekli.

Medeniyet: Tekrar Mektep dergisine dönecek olursak…

Küçükağa: “Bir dergi çıkaralım.” dediler. Yayın kurulu olarak dört kişi seçildi. Ben, Sami Şener, Mehmet Beşir Eryarsoy ve Ahmet Ağırakça. Ama derginin mutfağında Hasan Güneş var. Ağırbaşlı ciddi bir mizanpaj yapmıştı. Derginin muhtevasına uygun bir sadelikte çıktı dergi. İlk sayısının sunuş yazısını da bana yazdırdılar. Böylece o hocalarla daha yakından görüşme imkânımız oldu. Bu dergi sanırım iki sene çıktı. Aylık bir dergiydi. Yirmi dört sayı çıkardık. İlk yıl sadeydi, ikinci yıl biraz renklendi ve farklılaştı.

Medeniyet: Mektep dergisi olarak Yusuf İslâm’ı Türkiye’ye davet ettiniz.

Küçükağa: Yusuf İslâm yeni Müslüman olmuştu. Yeni dediysem belki birkaç yıl önceydi. Arkadaşlar “Dergi olarak davet edelim, Türkiye’ye gelsin.” dediler. Davet ettik, geldi. Türkiye’nin bazı yerlerini ona gezdirdik. Gittiğimiz yerlerde konferanslar veriyordu. Tabi İngilizce konuşuyordu. Biraz önce Renault Steyşın’ın hikâyesi gelecek demiştim. O ünlü, bütün dünyanın hayranlığını kazanmış, dünya çapında şöhret olmuş adamı biz o Renault Steyşın ile gezdirdik. Kliması yoktu. İstesek çok daha güzel bir araba bulabilirdik ama Beşir Hoca “Senin araban hepsinden güzel.” dedi. Arabam yeniydi, daha bir senelik olmamıştı. Nerelere götürdük? Ankara’ya götürdük. Bursa’ya götürdük, Konya’ya götürdük, şu anda hatırlamadığım belki başka yerlere de götürmüşüzdür. Buralarda konferans verdi. Bazı yerleri ziyaret ettik. Kendisinin tanışmak istediği yerler olursa oraya da götürüyorduk.

Medeniyet: Nasıl buldunuz Yusuf İslâm’ı?

Küçükağa: Yusuf İslâm sonradan Müslüman olmuştu ama gerçekten İslâm’ı sahih bir şekilde anlamıştı. Şaşılacak kadar doğru kavramıştı. Kültürlüydü. Dünya Müslümanlarıyla ilgileniyordu. Pek çok şeyden ve pek çok coğrafyadan haberi vardı. Dediğim gibi İslâm’ı çok sahih anlamıştı. Nasıl bu kadar iyi anladığını sordum. Verdiği cevap da çok güzeldi: “Ben direkt Kur’ân ile muhatap oldum, Hz. Peygamber’in sünnetini öğrendim, hadis-i şeriflerini okudum. Müslüman oluşum ilk bunlarla.” dedi. Böyle bir insan hakkında daha ne söylenebilir ki? Hem üstelik aynı kaynaklardan beslenip de sapıtan, sahih çizgiden ayrılan kimseler de varken Yusuf İslâm gibi bir kişiyi takdir etmekten başka ne yapabiliriz ki?

Medeniyet: Süleyman Hilmi Tunahan hakkında sorulan soruya cevap verişini anlatır mısınız?

Küçükağa: Yusuf İslâm o zamanlar İngiltere’de kısmen İhvan çizgisine yakın bir kesimle tanışıyordu. Kendi şartlarında okuyup araştıran biriydi. Bazı sorulara verdiği cevaplar vardı ki onları biz veremezdik. Bazı yerlerde herkes kendi şeyhini veya liderini ona tasdik ettirmek için çaba gösterir, olmadık sorular sorardı. Biri bir fotoğraf çıkarır “Bunu tanıyor musunuz?” derdi. O da “Hayır, tanıyamadım.” deyince başlarlardı anlatmaya... Hiç unutmuyorum, Ankara’daydı, galiba Süleyman Hilmi Tunahan’ın resmini çıkardı birisi. Galiba diyorum, emin değilim. Onu biri anlattı, övdü. O da “Allah’a şükürler olsun, İslâm dünyasının her yerinde Allah böyle şerefli müminler yarattı.” dedi. Çok bozuldu adam. O sadece kendi hocasının olduğunu söylemeye çalışıyor, Yusuf İslâm da pek çok yerde böyle değerli Müslümanların olduğunu söylüyor. Gerçekten bu çok hikmetli bir cevaptı Yusuf İslâm’ın verdiği cevap. Ümmetçi bir bakış açısıydı.

Medeniyet: İnsanlar nasıl karşıladı, nasıl buldu Yusuf İslâm’ı?

Küçükağa: Gittiğimiz yerlerde insanlar –yeni Müslüman olmuş ya- ona vaaz u nasihat etmeye çalışıyorlar.

O da edeple dinlerdi onları. Biz yapamazdık o kadarını. İnsanlar kendilerini alim zannediyor ve Yusuf İslâm’a bildiği her şeyi anlatmaya, öğütler vermeye çalışıyorlardı. Hâlbuki Yusuf İslâm onların anlattığı belki de her şeyi biliyordu. Burada da şunu anladım, bir insanda hikmet ve feraset olacak. Evvela karşındaki adamı tanıyacaksın. Tanımadan, yeni Müslüman olmuş, hemen buna nasihat edeyim, akıl vereyim demek doğru olmaz. Nasihat olur da böyle üst perdeden, iptidaî bir tarzda olmaz. Babanın oğluna yahut da hocanın yeni gelmiş bir Kur’ân kursu talebesine yaptığı öğütlere benzer öğütler doğru değildir. Yusuf İslâm hiç kırılmıyordu, dinliyordu, başka bir şey demiyordu. Gerçekten Yusuf İslâm iyi bir Müslüman’dı. O gezi kendisi için de bizim için de çok iyi oldu. İstanbul’da herhalde birkaç farklı yerlerde konferans verdi. Konferansları hep biz organize ediyorduk. Taksim’den aşağıya Unkapanı’na doğru inerken sağ tarafta meşhur bir gazino vardı. Tepebaşı Gazinosu. Çok meşhurdu. Orada da bir konferans verdi. Salon tıklım tıklım dolmuştu.

Medeniyet: Konferansları kamuoyuna nasıl duyuruyordunuz?

Küçükağa: Reklam yahut duyuru için pek emek harcamıyorduk. Basit bir duyuru ile insanları toplaya biliyorduk. Verirsek belki Milli Gazete, Yeni Devir gibi gazetelere küçük bir ilan veriyorduk. O kadar. Gücümüz o kadardı çünkü. Başka ne yapacağız? Gücümüz neydi ki? Dört beş arkadaş bir araya gelmiş, dergi çıkarıyoruz, ötesi yok. Ne bir vakıf var arkamızda, ne bir dernek, ne bir parti, ne bir finans kurumu, ne de bir başka kurum. Ekonomik durumlarımız da ortada. Durumu en iyi olan benim, benim durumum da ortada. Beşir Hocalar o sıralar ya Libya’dan yeni dönmüşlerdi ya da yeni gideceklerdi, hatırlamıyorum. Benim durum onlarınkinden daha iyiydi. Evim var, arabam var, dükkânım var. Çok şükür…

Medeniyet: “Tek kapta yemek sünnettir.” Mevzuu var bir de…

Küçükağa: Konya’ya gittik bir gün. Orada ilginç bir şey oldu. Herhalde varlıklı bir aileye misafir olduk. Birer birer geliyor yemekler sofraya. Bitmek bilmiyor. Tabak tabak yemekler, bir daha, bir daha… Hiç mübalağa etmiyorum, on beş yirmi çeşit yemek vardı. Tatlılar hariç. Onlar da çeşit çeşit… O da “Bunlar niye birer birer geliyor?” diye sordu. Ev sahibi de “Tek kapta yemek sünnettir.” dedi. Çok güldük tabi biz. Hepsini birden getirirse sünnete aykırı olur diye, mütevazılık olsun diye tek tek geliyor yemekler. Ama sonuçta hepsi de geliyor.

Medeniyet: Yusuf İslâm ile ilgili başka bir hatıranız var mı?

Küçükağa: Bir defa daha görüştük Yusuf İslâm’la. Yine bizim arabayla gezdik. Kendisini burada misafir ettik. Dedi ki bir gün -isim vermeyelim- “Beni filan zatın yanına götürün.” Çok meşhur biriydi. “Emin misiniz, oraya gitmek istiyor musunuz gerçekten?” dedim. “Evet, görmek istiyorum.” dedi. Gittik. Tabi öyle bir sohbet gelişti ki çok şaşırdı Yusuf İslâm. Said Havva’dan bahsetti Yusuf İslâm. O meşhur zat da “Kim o?” dedi. Tanımıyordu. Yusuf İslâm şaşırdı tabi. Büyük bir önder gibi görünen kişinin İslâm dünyasında çok iyi tanınan en azından ilim ehli insanların çok iyi tanıdığı birini tanımaması onu çok şaşırtmıştı.

Medeniyet: Tekrar dükkâna dönecek olursak… Ortaklık bitince düzeniniz de bozuldu.

Küçükağa: Biz Mektep dergisini çıkarmaya devam ederken ben aynı zamanda ticaretime de devam ediyordum. Dükkânıma ortak ettiğim genç o sırada ayrılmak istediğini söyledi. Ortaklığımızın üzerinden iki sene filan geçmişti. Yıl 1985’in sonlarıydı. Ben otuz beş yaşındayım, o yirmi üç, yirmi beş yaşlarında. Hâlbuki dükkâna baksın diye ortak etmiştim onu. Malı saydık, hesabını kitabını yapıp hissesine düşen neyse onu verdim. Öyle büyük bir kâr elde etmişti ki o ortaklığımızda, iki, iki buçuk sene içerisinde dükkânın üçte biriyle kendisine bir dükkânın mülkünü aldı. Tabi bana haksızlık yaptı aslında ama helal olsun, ortaktık sonuçta, ayrılmak istedi ve ayrıldık. İyi bir arkadaştı, mütedeyyin biriydi. Zaten sonradan genç yaşta vefat etti. Böyle olunca ben dükkâna geri dönmek zorunda kaldım. Burayı kapattım. Tekrar öteki dükkânımın başına gittim. Evi de taşıdım. Burada oturuyoruz, evimizi yeni almışız, daha bir sene oturmuşuz, oturmamışız. Oradaki dükkânı kimseye teslim edemezdim. Burada hiç olmazsa kardeşim vardı. Kardeşime “Bu dükkânı kapat artık.” dedim. Bunu da tasfiye et. Ben oraya gittim, 86 ve 87 yıllarında. Çocukların nakillerini aldım. Benim oğlum ilkokulu üç dört okulda okumuştur. Fatih’te başlamıştır, buraya gelmiştir, tekrar Isparta’ya gitmiştir, Isparta’dan buraya gelmiştir, dört öğretmen değiştirmiştir. Kızlarım o kadar değil ama yine onlar da iki üç okul ve öğretmen değiştirmişlerdir. Mecburen oraya gittik.

Medeniyet: Ve Vahdet gazetesi… İsminizi yayın kurulunda sonradan gördünüz…

Küçükağa: Bir gün İzmir’e gittim. Ders kitabı alacağım. Okul mevsimiydi. Bayide Mektep dergisini gördüm. Bayilere veriliyordu Mektep. Birinci dönemde değil de ikinci dönemde verildi. İkinci yılında biraz daha renkli, biraz daha aktüaliteye yer ver veren dergi olmuştu. Dergiyi gördüm, aldım, açtım baktım ki başında “Vahdet çıkacak!” diyordu. Vahdet’in reklamı vardı. Benim de haberim yok. Neyse aldım dergiyi, içini okudum. Vahdet diye haftalık gazete çıkacak, duyuru yapıyor. Yazar kadrosunu yazıyor, ben de varım içinde. Hiç kimse bana bir şey söylemiş değil. Neyse araştırdık, soruşturduk. Beşir Hocalara sorduk, “Biz yapmadık, senin kardeşin yaptı.” dediler. Mektep’in son sayılarına doğru kardeşim ilgilenmeye başlamıştı. O da orada haftalığa geçiş yapmak için kendince bir şeyler kuruyor. O böyle girişimcidir, milleti biraz peşinden sürüklemeyi sever. Haber vermeden bir yazar ilan edilir mi? Normal bir şey değil, ama kardeşim böyle yapmıştı.

 

Hocamız Ömer Küçükağa ile (XIX)

Medeniyet: Tahtakale’de esnaflığa başladınız. Nasıl gelişti bu süreç?

Küçükağa: Şöyle gelişti: 1982-83 yıllarında ben dükkânıma bir tezgâhtar almıştım. Ertan Yurdusevdi diye genç dinamik bir arkadaştı. Çok çalışkandı. Bana çok yardımcı oldu. Dükkânı da iyi idare ettiğini düşündüğüm için İstanbul’a taşınmaya karar verdim. Dükkâna o baksın, ben de İstanbul’da başka bir iş yapayım şeklinde düşünmüştüm. Güzel çalışsın diye de onu dükkâna ortak ettim. Sermayesi yoktu. O aralar kendisinden alışveriş yaptığım Kayserili bir arkadaş vardı. Ona “Ben Tahtakale’de dükkân açmak istiyorum, bana bir yer bulur musun?” dedim. Bir sonraki gelişinde bana bitişik dükkânının devren satılık olduğunu söyledi. “Ama küçük.” dedi. “Olsun, bir gidip bakalım.” dedim. İstanbul’a geldim. Dükkânı beğendim. Dördüncü katta on metrekarelik küçük bir dükkân. Tabi o zamanlar dükkânlar hava parasıyla devrediliyordu. İçinde bir şey yok ama “İşte şu kadar para.” deniyordu. O parayla Anadolu’da bir dükkân kurar, malzemesini bile alırsınız. Dükkânı aldık. 1983 yılında buraya taşınmış oldum.

 

Medeniyet: Şu ana kadar pek çok dükkân açmış oldunuz.

 

Küçükağa: Benim ilişkide olduğum dükkân sayısı sanırım beşe çıktı. Isparta’daki dükkân, kırtasiye dükkânı, kardeşimle ortak olduğumuz toptancı dükkânı, Tahtakale’deki bu dükkân ve sonradan Göztepe’de açacağımız dükkân. Ama kendim sadece İstanbul’dakinin başındayım. İstanbul’a taşınmış oldum. Zaten hep İstanbul’du hayalim, böylece İstanbul’a gelmiş oldum.

 

Medeniyet: İstanbul hayatınız nasıl başladı? Nerede ikamet ettiniz?

 

Küçükağa: İstanbul’a geldiğim zaman kardeşim Fatih’te oturuyordu. İlle Fatih’te ev tut, dediler. Onları dinledim, gittim Fatih’i gezdim. Fatih hiç romanlarda okuduğum gibi gelmedi. Cami çevresi, bir takım tarihi mekânlar ve çevresi hariç Fatih’ten sıkıldım. Ama yine de kardeşime yakın olayım diye Fatih’te bir ev tuttuk. Evler de o kadar kıymetli ki hiç ev bulunmuyor. Uzun aramalar neticesinde ancak kırık dökük, iç döşemesi ve duvarları yeniden elden geçmesi gereken bir yer bulabildik. Kendi imkânlarımla onu tamir ettim. Adı da “kirli ve kırık ev”di zaten. “Abim, kirli ve kırık bir ev tutmuş, başka bir ev bulamamış.” dedi. Bir ev sahibi evine ancak o kadar masraf eder. Şu anda bir ev tamamen bitse, içi yeniden yapılsa o kadar masraf olur. O evden dükkâna yürüyerek geliyordum Eminönü’ne. Unkapanı’na çıkarken sağda bir bina vardı, TEKEL binası. Onun biraz arka tarafı. Unkapanı’nda Küçükpazar’ın içinden geçerek dükkânıma giriyordum. İstanbul’da dükkâna on beş yirmi dakika yürüyerek gitmek büyük bir avantaj. O evde kaldık, işimize baktık. Allah Teâlâ nasip etti, tıpkı önceki ticaretlerimizde olduğu gibi orada da o dokuz on metrekarelik dükkân bereketlendi. Büyük Tahtakale esnafının yaptığı işlere benzer işler yaptık. Tabi orası yetmedi bize. İlk sene orasıyla yetindik, sonra aynı binanın beşinci katında bir depo tuttuk. O şekilde devam ettik bir müddet.

 

Medeniyet: Sonra burayı da bıraktınız.

 

Küçükağa: Ticarî ve benzeri şeylerde sonuna kadar gitmeme huyumuz var. Bu hep böyle oldu. Bir dükkânı kuruyoruz, geliştiriyoruz, sonra hemen başka işe atılıyoruz. Burada da aynısını yaptık. 83-84’te çalıştık, 85’te ya tamamen bırakayım dedim ticareti ya da farklı bir şey yapayım diye düşündüm. Hâlbuki ticarette bir beş on senenin geçmesi lâzım. Tam bırakmak nasip olmadı. Göztepe’de devren bir dükkân varmış, onu duyduk. Gittik orayı satın aldık. Göztepe bizim pek bildiğimiz bir muhit değil. Göztepe’ye gidince orada farklı bir dünya olduğunu anladık. Gümüşleri de farklı. Bazen o dükkâna gidiyordum bazen o dükkâna. Yetişemiyordum ikisine. Sonra kardeşime “Gel, ortak olalım.” dedim. Kardeşimin işleri o ara biraz sıkıntılıydı. Geldi, ortak olduk. Göztepe’de şunu anladım, bizim bilmediğimiz bir dünyaydı. Halkı İzmir’e biraz benziyordu. Bir gün baktım, vapur Üsküdar’a gidiyor. Bindim vapura, geldim Üsküdar’a. O günü hiç unutmuyorum, Üsküdar’ı görünce büyülendim. Kendi kendime karar verdim. Ben bu ilçede yaşayacağım, dedim. Sahili gezdim, meydanlar güzel, her taraf ferah… Ve neredeyse adım başı cami. Öbür tarafa geleli altı yedi ay olmuş. O kadar da masraf etmişiz. Kirada oturuyoruz. Fatih’ten hoşlanamadım. İşlerimiz iyi giderken elimize üç beş kuruş para geçti. Bir ev almak niyetinde bulunduk. Yine annem ve kardeşlerim Fatih’ten almamı istediler, ben Fatih’ten almam, dedim. Üsküdar’dan alacağım.

 

Medeniyet: Isparta, İstanbul, Fatih, Göztepe, Üsküdar derken şimdi de Çamlıca Tepesi…

 

Küçükağa: Benim İstanbul’a gelmeme vesile olan Kayserili arkadaş Çamlıca’da oturuyordu. Çamlıca’ya hiç gelmemiştim. Bir gün ona “Üsküdar’a gittim, Üsküdar’a bayıldım, Üsküdar’dan ev alacağım, sizin oralar nasıl?” dedim. “Sen Üsküdar’ı beğendiysen bizim oralara bayılırsın zaten.” dedi. Galiba cumaydı. “Pazar günü bizim oraya gidelim.” dedi. Beraber atladık, geldik. Şu anda benim torunumun okuduğu okulun, Ferah İlkokulunun, tam bitişiğinde evi vardı. Gazi Mustafa Altıntaş İlkokulu’nun yanındaydı. Millet Bahçesi’nin orayı bir geçtik. Bahçeler, ağaçlar... Küçük Çamlıca’nın önünden geçerken dedim ki “Tamam işte, benim memleketim ancak burası olabilir.” Gezdikçe hayranlığım arttı, o zamanlar daha yeşildi. Geldik Ferah’a girdik. Mustafa Altıntaş İlkokulunun bahçesine gittik. Bahçeye bir girdim, okulun bahçesi ormanlık. Bir gün sonra geldik o bahçede piknik yaptık, eşimle çocuklarla.

 

Medeniyet: Arsayı çok pahalıya aldınız.

 

Küçükağa: Evet, pahalıya aldım ama pişman olmadım. Sevdim buraları. Cumartesi veya pazardı, karar verdim, buradan bir arsa alacağım. Nasıl heyecanlıyım, anlatamam! Vapur on, on iki dakikada karşıya geçiyor. O arkadaşa “Yer var mı, bana yer bul.” dedim. Gece vakti nereden bulalım, akşam olmuş. “Sen bir bak.” dedim. Baktı. “Filan yerde bir arsa var ama adamı bulacaksın.” dediler. Geceleyin gittik adamı kaldırdık. Arsasına baktık. İki yüz metrekarelik bir arsa. Biraz ilerde, Çamlıca Tepesi’ne daha yakın. “Ben burayı alıyorum, yarın tapuya gidelim.” dedim. Ertesi gün gittik, arsayı aldık. Tabi hisseli; tapu, imar yok. Ama herkes birer kat yapıyor, kimse de bir şey demiyor. Böylece benim İstanbul’daki dükkânıma vesile olan Kayserili Mehmet Öte evime de vesile olmuş oldu. Kendisini çok seviyordum, o da beni çok severdi. Böylece buradan bir arsa almış olduk. Karadenizli bir müteahhite verdik. Sanırım arsayı 550 bine aldım. Ama herkes çok pahalı, dedi. Onlara göre ancak 150 bin lira edermiş. Benim ısrarımı görünce mal sahibi sürekli fiyat yükseltti. Tabi gözüm görmedi hiçbir şeyi. 150 bin lira deseler de muhtemelen 400-450’ye alınabilir bir arsaydı orası. Sanki ertesi gün kaçacakmış duygusuyla hemen o arsayı aldım. Müteahhitle de 2,5 milyona anlaştık. İçine tek katlı bir yer yapacak. Bir buçuk iki ayda bitirdiler evi. Ev tamamlanınca buraya taşındık.

 

Medeniyet: Halil Kuşçu amcayla tanıştınız…

 

Küçükağa: Evet, onu tanımayan yoktu zaten. Çok hayırlı biriydi. Kendini hayır hasenat işlerine adamıştı. 83 model bir Renault Steyşın’ım vardı. (Bu Renault Steyşın’ın başka maceraları da geçecek muhtemelen ileride.). Orada Halil amca diye yaşlı bir adam vardı. Dedi ki “Ömer, arabanın olduğunu gördüm, mahallemize bir araba geldi diye çok sevindim.” “Bir ihtiyacımız, bir hastamız olursa kapını çalarız, haberin olsun.” dedi. Halil Kuşçu o bölgelerin sevilen bir adamıydı. Ki sokağı da sonradan Kuşçu Çıkmazı yaptılar. Şu görmüş olduğunuz caminin ilk dernek başkanlığını o yaptı. Şurada, giderken solda Ferah Camisi var, oraya çok emek verdi. Gece gündüz koşturuyordu. Onu unutmuyorum. Çıkmaz bir sokaktı. O eve taşındık. Çocuklarım çok mutlu oldular. Küçüklerdi hepsi de. Orada bahçeli bir evde, küçük de olsa bahçesi olan bir evde büyüdüler. 84’te oraya taşındım, Mustafa 6 yaşındaydı, onun küçüğü 4,5, onun küçüğü de 3 yaşındaydı.

 

Medeniyet: Kuşçu Çıkmazı Sokağı’nda komşuluklar nasıldı?

 

Küçükağa: Anlatılamayacak kadar güzeldi. O sokakta, o mahallede görmüş olduğumuz komşuluğu hayatımız boyunca hiçbir yerde görmedik. Bütün komşularımız Giresunluydu. Giresun-Alucralı, bir iki tane de Çamoluklu... O kadar Erzincan halkının ahlâkına benziyorlar ki... Hâlbuki onlar kısmen Karadeniz sayılıyor. Çok iyi bir uyum sağladık. Sadece ben değil eşim de. Eşim benden daha iyi. Çünkü ben işe gidip geliyorum, o komşularla o kadar iyi bir uyum sağladı ki, onlarla haftalık Kur’ân dersleri yapmaya başladı. Orada yabancıyı daha çok seviyorlardı. Birbirlerinin azıcık dedikodularını yapıyorlardı ama bize karşı hepsi çok iyiydi. Çocuklarımız çok mutlu bir şekilde toprağa basarak büyüdüler. Sadece toprak değil, sokağımız çıkmaz olduğu için Araba girmiyordu. Araba girmeyince bütün çocuklar zaten yolda oynuyorlardı. Biz çocuklarımızı bırakıp gezmeye gidebiliyorduk eşimle. Bazen sokakta bazen komşularda zaman geçiriyorlardı. Onların çocukları da bize geliyordu. Köy hali adeta. Metin vardı, Yetiş diye bir kız vardı. Şimdi evlendiler tabii. Gelip “Münevver abla, bizim karnımız acıktı.” derlerdi.

 

Medeniyet: Çamlıca’da ikamet etme kararınızı yakın çevreniz nasıl değerlendirdi?

 

Küçükağa: Evet, orası da ayrı bir bahis. Hiç sevmediler oraları. Yanlış buldular kararımı. Kardeşlerim, akrabalarım, annem biraz da küçümseyerek “Ömer, dağın başına gitmiş.” dediler. Hakikaten dağdı orası.

Ben anladım ki benim bakışımla onların bakışı farklı. Yani ben yeşil istiyorum, tabiat istiyorum, onlar bina istiyor. Fakat Allah Teâlâ’nın takdiri, öyle diyenlerin hepsi şu anda burada, bu çevrede oturuyor. Teker teker geldiler hepsi. Ben varım, belki onun etkisi ama çevreyi sevmeselerdi gelmezlerdi herhalde. Şimdi bazen hatırlatıyorum kendilerine, “O zaman çok kötüydü, şimdi güzel.” diyorlar. Aslında o zaman daha güzeldi. Ben iki yüz metre kare arsa aldım, üzerine yüz metre kare ev yaptım, yüz metre de bahçem vardı. Fakat önümüzde birkaç dönümlük bir bahçe daha vardı. Orada da kimse yoktu. Ağaçlar, tavşanlar, kazlar... Bir bahçe daha vardı. Kimse inanmıyor, bülbül vardı bizim bahçemizde. Sabahleyin kalktığımızda bülbüller ötüyordu. Balkondan denizi görüyordum orada. Şimdi görünmüyor artık, binalar yapılmış. Bülbüllerin şakıdığı, tavşanların gezdiği bir ortam mı daha iyi, binalar mı? Sonra biz o bahçede kümes yaptık, tavuk yetiştirdik, kuzu aldık. Bir tane aldık, sonra canı sıkılmasın diye bir tane daha aldık. Gördüm mü kuzu dayanamıyordum, dörde çıktı sonra. Dört tane kuzumuz oldu. Müsaitti yer çünkü. Evin üstüne, arabaya bir otopark yapmıştım, bir köprü ile geçiliyordu. O köprünün altına da ahırımsı bir şey yaptım. Ön taraftaydı. Arka bahçede de ağaçlar vardı beş altı tane. Tavukların civcivleri oldu. Bunlardan bir iki tanesi öldü. Çocuklarım çok etkilendiler. Bahçe duvarının dibine gömdüler, üzerine mezar yaptılar. İsim vermişlerdi onlara. Burası filanın mezarı, burası da filanın mezarı diye.

 

Medeniyet: Mektep dergisini de bu sıralarda mı çıkardınız?

 

Küçükağa: Evet, aşağı yukarı bu sıralarda çıkarmaya başlamıştık. Yıl 1985.

 

Medeniyet: Nasıl doğdu bu fikir?

 

Küçükağa: Fikir ani doğdu diyebilirim. Bir gün bir sohbette arkadaşlar “Bir dergi çıkaralım.” dediler.

Kimler vardı sohbette? Yanlış hatırlamıyorsam Sami

Şener vardı, Mehmet Beşir Eryarsoy vardı, Ahmet Ağırakça

vardı. Belki bir de İnkılâp Yayınlarının sahibi Hasan

Güneş vardı.

 

Medeniyet: Mehmet Beşir Eryarsoy Hoca’yla ve diğer hocalarla ne zaman tanışmıştınız?

 

Küçükağa: 1981-1982 yılları diye hatırlıyorum.

 

Medeniyet: Nasıl tanıştığınızı hatırlıyor musunuz?

 

Küçükağa: Çok hatırlamıyorum. Sedat Yenigün’ün evi olamaz, çünkü Sedat şehit olmuştu. Sanki bir yerde bir sohbete gidilmişti, onlar da oradaydı. Öyle aklıma geliyor. Kadir diye birisi vardı. İnkılap Yayınlarının sahibi Hasan Güneş vardı. O ortamda tanıştığımızı hatırlıyorum. 81-82, öyle hatırlıyorum. Ama o zamanlar çok sık görüşmedik. Sık görüşmemiz şimdi anlatacağım olaydan sonra.

Medeniyet: O yıllara kadar yazılarınıza devam ediyor muydunuz?

 

Küçükağa: Elbette, ben yazılarıma uzun süreli ara vermedim. Yazma serüvenim keskin bir inkıtaa uğramadı yani. Sedat’ın çıkardığı İslâmî Hareket’e yazıyordum. Şura’ya, Tevhid’e yazıyordum. Darbe öncesi yazdığım onlardı. Isparta’da 80 darbesinden sonra 81- 82 yıllarında yazmamış olabilirim bir iki sene. Yeni Devir’de de bazı yazılarım yayınlanmıştır. Millî Gazete’de yayınlanmıştır. Belki Tohum... Tam net hatırlamam mümkün değil. Benim şimdiye kadar yazdığım yayın organı sayısı muhtemelen 60’ı 70’i bulmuştur. Kimisinde bir yazım çıkmıştır, kimisinde beş, kimisinde on, kimisinde sürekli.

 

Medeniyet: Tekrar Mektep dergisine dönecek olursak…

 

Küçükağa: “Bir dergi çıkaralım.” dediler. Yayın kurulu olarak dört kişi seçildi. Ben, Sami Şener, Mehmet Beşir Eryarsoy ve Ahmet Ağırakça. Ama derginin mutfağında Hasan Güneş var. Ağırbaşlı ciddi bir mizanpaj yapmıştı. Derginin muhtevasına uygun bir sadelikte çıktı dergi. İlk sayısının sunuş yazısını da bana yazdırdılar. Böylece o hocalarla daha yakından görüşme imkânımız oldu. Bu dergi sanırım iki sene çıktı. Aylık bir dergiydi. Yirmi dört sayı çıkardık. İlk yıl sadeydi, ikinci yıl biraz renklendi ve farklılaştı.

Medeniyet: Mektep dergisi olarak Yusuf İslâm’ı Türkiye’ye davet ettiniz.

 

Küçükağa: Yusuf İslâm yeni Müslüman olmuştu. Yeni dediysem belki birkaç yıl önceydi. Arkadaşlar “Dergi olarak davet edelim, Türkiye’ye gelsin.” dediler. Davet ettik, geldi. Türkiye’nin bazı yerlerini ona gezdirdik. Gittiğimiz yerlerde konferanslar veriyordu. Tabi İngilizce konuşuyordu. Biraz önce Renault Steyşın’ın hikâyesi gelecek demiştim. O ünlü, bütün dünyanın hayranlığını kazanmış, dünya çapında şöhret olmuş adamı biz o Renault Steyşın ile gezdirdik. Kliması yoktu. İstesek çok daha güzel bir araba bulabilirdik ama Beşir Hoca “Senin araban hepsinden güzel.” dedi. Arabam yeniydi, daha bir senelik olmamıştı. Nerelere götürdük? Ankara’ya götürdük. Bursa’ya götürdük, Konya’ya götürdük, şu anda hatırlamadığım belki başka yerlere de götürmüşüzdür. Buralarda konferans verdi. Bazı yerleri ziyaret ettik. Kendisinin tanışmak istediği yerler olursa oraya da götürüyorduk.

 

Medeniyet: Nasıl buldunuz Yusuf İslâm’ı?

 

Küçükağa: Yusuf İslâm sonradan Müslüman olmuştu ama gerçekten İslâm’ı sahih bir şekilde anlamıştı. Şaşılacak kadar doğru kavramıştı. Kültürlüydü. Dünya Müslümanlarıyla ilgileniyordu. Pek çok şeyden ve pek çok coğrafyadan haberi vardı. Dediğim gibi İslâm’ı çok sahih anlamıştı. Nasıl bu kadar iyi anladığını sordum. Verdiği cevap da çok güzeldi: “Ben direkt Kur’ân ile muhatap oldum, Hz. Peygamber’in sünnetini öğrendim, hadis-i şeriflerini okudum. Müslüman oluşum ilk bunlarla.” dedi. Böyle bir insan hakkında daha ne söylenebilir ki? Hem üstelik aynı kaynaklardan beslenip de sapıtan, sahih çizgiden ayrılan kimseler de varken Yusuf İslâm gibi bir kişiyi takdir etmekten başka ne yapabiliriz ki?

 

Medeniyet: Süleyman Hilmi Tunahan hakkında sorulan soruya cevap verişini anlatır mısınız?

 

Küçükağa: Yusuf İslâm o zamanlar İngiltere’de kısmen İhvan çizgisine yakın bir kesimle tanışıyordu. Kendi şartlarında okuyup araştıran biriydi. Bazı sorulara verdiği cevaplar vardı ki onları biz veremezdik. Bazı yerlerde herkes kendi şeyhini veya liderini ona tasdik ettirmek için çaba gösterir, olmadık sorular sorardı. Biri bir fotoğraf çıkarır “Bunu tanıyor musunuz?” derdi. O da “Hayır, tanıyamadım.” deyince başlarlardı anlatmaya... Hiç unutmuyorum, Ankara’daydı, galiba Süleyman Hilmi Tunahan’ın resmini çıkardı birisi. Galiba diyorum, emin değilim. Onu biri anlattı, övdü. O da “Allah’a şükürler olsun, İslâm dünyasının her yerinde Allah böyle şerefli müminler yarattı.” dedi. Çok bozuldu adam. O sadece kendi hocasının olduğunu söylemeye çalışıyor, Yusuf İslâm da pek çok yerde böyle değerli Müslümanların olduğunu söylüyor. Gerçekten bu çok hikmetli bir cevaptı Yusuf İslâm’ın verdiği cevap. Ümmetçi bir bakış açısıydı.

 

Medeniyet: İnsanlar nasıl karşıladı, nasıl buldu Yusuf İslâm’ı?

 

Küçükağa: Gittiğimiz yerlerde insanlar –yeni Müslüman olmuş ya- ona vaaz u nasihat etmeye çalışıyorlar.

O da edeple dinlerdi onları. Biz yapamazdık o kadarını. İnsanlar kendilerini alim zannediyor ve Yusuf İslâm’a bildiği her şeyi anlatmaya, öğütler vermeye çalışıyorlardı. Hâlbuki Yusuf İslâm onların anlattığı belki de her şeyi biliyordu. Burada da şunu anladım, bir insanda hikmet ve feraset olacak. Evvela karşındaki adamı tanıyacaksın. Tanımadan, yeni Müslüman olmuş, hemen buna nasihat edeyim, akıl vereyim demek doğru olmaz. Nasihat olur da böyle üst perdeden, iptidaî bir tarzda olmaz. Babanın oğluna yahut da hocanın yeni gelmiş bir Kur’ân kursu talebesine yaptığı öğütlere benzer öğütler doğru değildir. Yusuf İslâm hiç kırılmıyordu, dinliyordu, başka bir şey demiyordu. Gerçekten Yusuf İslâm iyi bir Müslüman’dı. O gezi kendisi için de bizim için de çok iyi oldu. İstanbul’da herhalde birkaç farklı yerlerde konferans verdi. Konferansları hep biz organize ediyorduk. Taksim’den aşağıya Unkapanı’na doğru inerken sağ tarafta meşhur bir gazino vardı. Tepebaşı Gazinosu. Çok meşhurdu. Orada da bir konferans verdi. Salon tıklım tıklım dolmuştu.

 

Medeniyet: Konferansları kamuoyuna nasıl duyuruyordunuz?

 

Küçükağa: Reklam yahut duyuru için pek emek harcamıyorduk. Basit bir duyuru ile insanları toplaya biliyorduk. Verirsek belki Milli Gazete, Yeni Devir gibi gazetelere küçük bir ilan veriyorduk. O kadar. Gücümüz o kadardı çünkü. Başka ne yapacağız? Gücümüz neydi ki? Dört beş arkadaş bir araya gelmiş, dergi çıkarıyoruz, ötesi yok. Ne bir vakıf var arkamızda, ne bir dernek, ne bir parti, ne bir finans kurumu, ne de bir başka kurum. Ekonomik durumlarımız da ortada. Durumu en iyi olan benim, benim durumum da ortada. Beşir Hocalar o sıralar ya Libya’dan yeni dönmüşlerdi ya da yeni gideceklerdi, hatırlamıyorum. Benim durum onlarınkinden daha iyiydi. Evim var, arabam var, dükkânım var. Çok şükür…

 

Medeniyet: “Tek kapta yemek sünnettir.” Mevzuu var bir de…

 

Küçükağa: Konya’ya gittik bir gün. Orada ilginç bir şey oldu. Herhalde varlıklı bir aileye misafir olduk. Birer birer geliyor yemekler sofraya. Bitmek bilmiyor. Tabak tabak yemekler, bir daha, bir daha… Hiç mübalağa etmiyorum, on beş yirmi çeşit yemek vardı. Tatlılar hariç. Onlar da çeşit çeşit… O da “Bunlar niye birer birer geliyor?” diye sordu. Ev sahibi de “Tek kapta yemek sünnettir.” dedi. Çok güldük tabi biz. Hepsini birden getirirse sünnete aykırı olur diye, mütevazılık olsun diye tek tek geliyor yemekler. Ama sonuçta hepsi de geliyor.

 

Medeniyet: Yusuf İslâm ile ilgili başka bir hatıranız var mı?

 

Küçükağa: Bir defa daha görüştük Yusuf İslâm’la. Yine bizim arabayla gezdik. Kendisini burada misafir ettik. Dedi ki bir gün -isim vermeyelim- “Beni filan zatın yanına götürün.” Çok meşhur biriydi. “Emin misiniz, oraya gitmek istiyor musunuz gerçekten?” dedim. “Evet, görmek istiyorum.” dedi. Gittik. Tabi öyle bir sohbet gelişti ki çok şaşırdı Yusuf İslâm. Said Havva’dan bahsetti Yusuf İslâm. O meşhur zat da “Kim o?” dedi. Tanımıyordu. Yusuf İslâm şaşırdı tabi. Büyük bir önder gibi görünen kişinin İslâm dünyasında çok iyi tanınan en azından ilim ehli insanların çok iyi tanıdığı birini tanımaması onu çok şaşırtmıştı.

 

Medeniyet: Tekrar dükkâna dönecek olursak… Ortaklık bitince düzeniniz de bozuldu.

 

Küçükağa: Biz Mektep dergisini çıkarmaya devam ederken ben aynı zamanda ticaretime de devam ediyordum. Dükkânıma ortak ettiğim genç o sırada ayrılmak istediğini söyledi. Ortaklığımızın üzerinden iki sene filan geçmişti. Yıl 1985’in sonlarıydı. Ben otuz beş yaşındayım, o yirmi üç, yirmi beş yaşlarında. Hâlbuki dükkâna baksın diye ortak etmiştim onu. Malı saydık, hesabını kitabını yapıp hissesine düşen neyse onu verdim. Öyle büyük bir kâr elde etmişti ki o ortaklığımızda, iki, iki buçuk sene içerisinde dükkânın üçte biriyle kendisine bir dükkânın mülkünü aldı. Tabi bana haksızlık yaptı aslında ama helal olsun, ortaktık sonuçta, ayrılmak istedi ve ayrıldık. İyi bir arkadaştı, mütedeyyin biriydi. Zaten sonradan genç yaşta vefat etti. Böyle olunca ben dükkâna geri dönmek zorunda kaldım. Burayı kapattım. Tekrar öteki dükkânımın başına gittim. Evi de taşıdım. Burada oturuyoruz, evimizi yeni almışız, daha bir sene oturmuşuz, oturmamışız. Oradaki dükkânı kimseye teslim edemezdim. Burada hiç olmazsa kardeşim vardı. Kardeşime “Bu dükkânı kapat artık.” dedim. Bunu da tasfiye et. Ben oraya gittim, 86 ve 87 yıllarında. Çocukların nakillerini aldım. Benim oğlum ilkokulu üç dört okulda okumuştur. Fatih’te başlamıştır, buraya gelmiştir, tekrar Isparta’ya gitmiştir, Isparta’dan buraya gelmiştir, dört öğretmen değiştirmiştir. Kızlarım o kadar değil ama yine onlar da iki üç okul ve öğretmen değiştirmişlerdir. Mecburen oraya gittik.

 

Medeniyet: Ve Vahdet gazetesi… İsminizi yayın kurulunda sonradan gördünüz…

 

Küçükağa: Bir gün İzmir’e gittim. Ders kitabı alacağım. Okul mevsimiydi. Bayide Mektep dergisini gördüm. Bayilere veriliyordu Mektep. Birinci dönemde değil de ikinci dönemde verildi. İkinci yılında biraz daha renkli, biraz daha aktüaliteye yer ver veren dergi olmuştu. Dergiyi gördüm, aldım, açtım baktım ki başında “Vahdet çıkacak!” diyordu. Vahdet’in reklamı vardı. Benim de haberim yok. Neyse aldım dergiyi, içini okudum. Vahdet diye haftalık gazete çıkacak, duyuru yapıyor. Yazar kadrosunu yazıyor, ben de varım içinde. Hiç kimse bana bir şey söylemiş değil. Neyse araştırdık, soruşturduk. Beşir Hocalara sorduk, “Biz yapmadık, senin kardeşin yaptı.” dediler. Mektep’in son sayılarına doğru kardeşim ilgilenmeye başlamıştı. O da orada haftalığa geçiş yapmak için kendince bir şeyler kuruyor. O böyle girişimcidir, milleti biraz peşinden sürüklemeyi sever. Haber vermeden bir yazar ilan edilir mi? Normal bir şey değil, ama kardeşim böyle yapmıştı.

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar