• ATALETİMİZİN SEBEPLERİ

      Atalet ile âtıl olmak kelimesi aynı kökten gelmekte ve kısaca çalışmamak, hiçbir şey yapmamak, tatil yapmak anlamını taşımaktadır.Atalet bir manada doğru ve sağlıklı bir dinamizmin zıddıdır. Atalet,kişinin yapması gereken bir işi yapma imkânı...

DUYURULAR

ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 18

omer kucukaga ile 18

Medeniyet: Peynirci Nazmi Bey’le aranızda geçen Fethullah Gülen konuşmalarınızdan bahseder misiniz?

Küçükağa: Benim kitapçılık yaptığım dükkânın hemen ilerisinde küçücük bir dükkân vardı. Sahibi orta yaşlarda biriydi. Peynir sattığı için kendisine peynirci Nazmi diyorduk. Isparta’nın tulum peynirini sadece o yapar, o satardı. İşinde ustaydı. Çok samimi bir insandı. Davasına, İslâm’a, can verecek kadar samimiydi.

İki çocuğu vardı. İkisini de imam hatipte okutmuştu. 1981 yılıydı. Bir gün bana dedi ki sana bir şey anlatacağım. Buyurun anlatın, dedim. Fethullah Gülen’i nasıl biliyorsun, dedi. Onunla ilgilenmediğimi söyledim. Niçin, dedi. Diğer Müslümanlarla iyi ilişkiler içinde değil, dedim. Erbakan Hoca’yı eleştirebilirsiniz, eksikleri var, artıları var ama Erbakan Hoca’nın İslâmî iddiası yok muydu da Fethullah Gülen onunla hiç iyi ilişkiler içine girmedi? Bırakın iyi ilişkiler kurmayı, hep aleyhine çalıştı. Peki, Demirel daha mı İslâmî bir şahsiyetti veya Ecevit daha mı dindardı da onlarla iyi ilişkiler kuruyordu? Çok iyi biliyorum ki İzmir’deki öğrencileri rahmetli Erbakan’ı Demirel’den de Ecevit’ten de aşağı görüp onunla alay ederlerdi. Bir defa bu İslâmî bir tavır değil. MTTB’den de birçok arkadaşım Erbakan’ı eleştirirdi ama hiçbirisi onu düşman görmezdi ki... Hiçbiri Fethullah Gülen gibi yapmadı ki… Bu fark önemlidir, eleştirirlerdi fakat düşman görmezlerdi, husumet beslemezlerdi. Tarafları belliydi, kâfire karşı merhamet, Müslüman’a karşı husumet, şiddet beslemezlerdi. Hep Müslüman duyarlılığı içinde hareket etmeye çalıştılar. Yanılmış olabilirler ama asla İslâm düşmanlarına, kâfir ve münafıklara muhabbet duymadılar. Ne var ki Fethullah Gülen ve arkadaşları gerçekten haksızlık yaptılar, yanlış yaptılar Müslümanlara. Ben bunları söyleyince Peynirci Nazmi, doğru söylüyorsun, dedi ve şu çarpıcı tespiti yaptı: “Sıkıyönetim beni tutuklayıp Eskişehir’de cezaevine koymuştu. Orada Fethullah Gülen’le birlikte cezaevinde yatmıştık. Farklı girdi, farklı çıktı. İçerde ne olduysa çıkarkenki Fethullah Gülen, girerkenki Fethullah Gülen değildi.”

Bu tespitler bugün için normal karşılanabilir ama o günler için bu hiç normal değildi. Bunları söyleyebilmek kolay değildi. Peynirci Nazmi, daha o zamanlarda bunları söyleyebiliyor, düşünebiliyordu. Bu da onun dikkatini ve ileri görüşlülüğü gösteriyor.

Medeniyet: Bildiğimiz kadarıyla Bekir Sağlam Hoca’yla özel dostluklarınız var.

Küçükağa: Isparta deyince Bekir Sağlam’dan bahsetmemek olmaz tabii. Evet, dediğiniz gibi Bekir Hoca’yla dostluğumuz var. Eskiye dayanan bir dostluk… Dostluğumuz öğrencilik hayatımızda başlamıştı. Hem Isparta İmam Hatip’te hem de İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü’nde beraberdik. Yıllar geçtikçe bu dostluk ve muhabbet arttı. Zannederim o benden iki veya üç sene sonraydı. Kendisi Afyonlu ama Ispartalı sayılır. Ben 1979’un yarısından 1983’ün başına kadar Isparta’daydım. Üç üç buçuk senelik bir kitapçılık hayatım olmuştu. Oradayken Bekir Sağlam da Isparta’ya imam olarak geldi. Bekir Sağlam’ın hutbe ve vaazları sevilmeye başlandı. Kendine ait bir cemaati oldu ve gittikçe de arttı. Sık sık dükkânımıza geliyordu. Zaten eskiden de muhabbetimiz vardı, bunun üzerine bazı programlar yapmaya karar verdik.

Hem halka hem imam hatip öğrencilerine hitap eden programlar tertip ettik. Bekir Sağlam, on on beş kişilik imam hatip öğrencisi ile sohbetler yapıyordu. Arada beni çağırıyordu. Ben de gidip orada öğrencilere konuşmalar yapıyordum. Isparta’da Sidre diye bir yer var. Şehirden uzak bitr tepede, o zamanlar bana çok uzak geliyordu, bu son gittiğimizde arabayla çıktığımız için mi bilemiyorum, beş dakikalık bir yolmuş. O zaman dağa tırmanıyorduk. Araba yolu yoktu. Öğrencilerle oraya çıktık. Sidre’de türbe-camii karışımı bir yer vardı, bir gece öğrencilerle birlikte orada sabahladık.

Sabaha kadar sohbet ettik. Konuşup ibadet ettik. Bekir Sağlam’ın o çocuklarla ilişkisi devam etti. Bir kısmıyla hâlâ devam ediyor. Bunlardan bir tanesiyle geçen gün bir yerde karşılaştım. Erzincan’da öğretmenlik yapıyormuş. Bunun gibi o gruptaki öğrencilerin hemen hepsi eğitimli, tahsilli insanlar olmuşlar.

Buradan şuna geçmek istiyorum, bir insanla ilgilenir, yakın bir bağ kurarsanız bu emek zayi olmuyor. İslâmî kimliği oturmuş bir insan yetişmiş oluyor. Bu manada İslâmî davetlerde kitlelere hitap etmek ne kadar etkiliyse fertleri ele alıp onlarla tek tek ilgilenmek, onları bir Kur’an eğitiminden geçirmek, birlikte Kur’an okumak, birlikte ibadet etmek, birlikte İslâmî düşünceyi konuşmak, birlikte tartışmak da en az o kitlelere hitap etmek kadar önemli bir hizmettir. Müslüman cemaatlerin her ikisini de yapması gerekiyor.

Bizim davetimiz hem kitlelere özel olacak hem de fertlere özel olacak. Sadece fertlerle ilgilenip kitlelerle ilgilenmemek yanlış bir metottur. Kitlelere hitap edip özel olarak fertlerle ilgilenmemek de yanlış bir metottur. Bekir Sağlam o günden bugüne hala Isparta’da yaşıyor. Hayatına imam olarak devam ediyor.
Tabi Isparta’da bir hayli hizmeti oldu ve olmaya da devam ediyor. Bizim ki gibi geçici, kısa dönemli bir hizmet değil onunkisi.

Medeniyet: Merhum Bahattin Yıldız’la Isparta’da da görüşmüşsünüz.

Küçükağa: İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü’nde okurken tanıdığım, çok takdir ettiğim birisiydi Bahattin Yıldız. Isparta’da kitapçılık yaparken bir baktım içeri girdi. Sarıldık, konuştuk. Herhalde iki ya da üç gün misafirim oldu. Ali isimli bir gencin mahkemesi varmış. O zamanlarda irtica deyip önüne geleni içeri atıyorlardı. Bu genç Ali de böyle bir mağduriyete uğramıştı. Bahattin, bu gence yardımcı olabilir miyiz, deyip yardım istedi benden. Benim de çevrem vardı, Mehmet Ertan isimli yardımsever bir ağabey vardı. Kur’an kurslarıyla ilgileniyor, vakıf-dernek başkanlığı yapıyordu. Onunla ve nüfuz sahibi birkaç kişiyle daha görüşüp Allah’ın izniyle gencin beraat etmesini sağlamıştık.

Medeniyet: Enstitü yıllarınızda silahlı çatışmalara girdiniz mi hiç?

Küçükağa: Hayır, hiç silahlı çatışmaya girmedim. Yalnız şu kadarını söylemeliyim. 1974-75 senelerinde hayat daha zor olmaya başlamıştı. İzmir’de enstitüde okurken hayatî risk ve tehlikelerle karşılaştık. İnsanlar, öğrenciler sokak ortasında açıkça öldürülüyordu. Bir arkadaşımızı komalık edercesine dövmüşlerdi. Hasımlarımız, okula artık silahla gelmeye başlamıştı. Biz de açıktan açığa ölümle tehdit edilir olduk. Bunun üzerine birkaç arkadaşla silah almaya karar verdik. Takriben bir buçuk sene kadar silahla gezmek zorunda kaldık. Yalnız Rabbime çok dua ediyordum silahı kullanmak zorunda kalmayayım diye. Allah’a şükürler olsun ki duam kabul olmuş ve silahı hiç kullanmak zorunda kalmamıştım. 12 Eylül havasının yavaş yavaş esmeye başladığı o yıllar maalesef bizi böyle tedbirler almaya sevk etmişti. Ben o yıllar MTTB başkanıyım. Sonra tayinim Tutak’a çıkınca silahımı da götürdüm. Bir gün okulda müdür muavinlerinden birisi silahtan söz açtı. Silahımız olsaydı da bir iki atış yapsaydık, dedi. Orada oturanların birçoğunda silah varmış meğer. Anlaştık ve şehrin çok uzağına gidip Murat Nehri kenarında atış talimi yaptık kendi kendimize. Ufak taşlardan oluşan hedefi sadece ben vurmuştum. Benim antrenmanlı olduğumu sanıyorlardı, oysa ben o güne kadar hiç tetik çekmemiştim.

Madem bunu anlattım, şu hatıra mı da anlatayım öyleyse. 1990’da Afganistan’a gittim. Keskin nişancıyım ya, çok güveniyorum kendime. Eğitim alanındayız. Roketatar getirdiler. Buyur, atış serbest dediler. Hedef karşı dağlardaki oyuklar. Dağla aramızdaki mesafe yaklaşık iki yüz elli üç yüz metre.

Nişan alıp ateş ettim. Oyukları vurmak bir yana koca dağı bile vuramadım. Keskin nişancıyım diye geçinenin haline bakar mısınız? Arkadaşlar, inşallah ters taraftaki köylere gitmemiştir, dediler. Korkuyla koşup bakmaya gittiler. Şükür, köylülere bir şey olmamıştı. Yakınlara bir yerlere düşmüş. Sonra ben kendi kendime dedim ki, Ömer o kadar güvenme kendine, hedefi vururken nefsine pay biçmiştin, bak işte nefsine güvenince durumun böyle olur.

Biliyorsunuz, bir ayet-i kerime var: “(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Müminleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

Gençlik işte, o zamanlar bu kadar olgun düşünemiyor insan.

Afganistan bahsini daha sonraları anlatacağımız için şimdilik burada kalalım ve yeniden Isparta’ya dönelim. Isparta’ya döndüğümde silahı da yanımda götürüp gömdüm. Bir daha da hiç elime almamıştım. İnşallah hiçbir zaman da almak nasip olmaz.

1980 yılında ikinci çocuğum oldu. İlki Tutak’ta olmuştu, ikincisi de Isparta’da. Bu sohbet vesilesiyle ben geçmişi bir daha yaşıyor gibi oluyorum. Ne de olsa artık ihtiyarlık sınırlarına girmiş bulunuyoruz. Hatıralara sığınınca insan biraz huzur buluyor sanki. Biliyorsunuz, gençler hayalleriyle yaşlılar hatıralarıyla yaşarlarmış.

Şimdi gençken benimde çok hayallerim vardı. Ama şimdi bakıyorum, geçmişteki kadar yok. Demek ki yaşlandık. Gençken en büyük hayalim İslâm’ın hâkim olmasıydı ve onu hayata hâkim kılmak elimizden ne geliyorsa yapmaya çalışıyorduk. Şimdi ise biraz daha farklı bakıyoruz hayata. Evet, yine İslâm devleti için hayaller kurup çalışmalar yapıyoruz ama nitelik olarak biraz daha farklı düşünüyoruz. İslâm devleti ama nasıl bir İslâm devleti? Muhtevası nasıl, insanları nasıl, ilkeleri nasıl? Bugün adı İslâm devleti olup da İslâm’ın izin vermediği düşünce ve eylem içinde olan birçok sözüm ona İslâm devleti var. İran mı İslâm devleti, Suudi Arabistan mı, bu örgütler mi? Hayır, Allah’ın dini, bu devletlerin yaptıklarından beridir. Bir Müslüman olarak ben böyle bir devlet hayal etmiyorum hiçbir zaman.

En büyük Müslüman, ihlâsla yaşayan, adaleti kaim kılan, kendine sadece ve sadece Kur’ân’ı ve Allah’ın Rasulü’nü örnek alan, İslâm’ı hem biçim hem içerik açısından özümsemiş, ruhuna sindirmiş kişidir. Bu vasıfları taşıyan bir devlet ancak benim devletim olabilir. Bunun için diyorum ki İslâm devleti elbette önemli ama ondan da önemlisi niteliğinin ne olduğudur.

Adalet olmazsa İslâm devleti olmuş olmaz. Allah Rasulü’nün o eşsiz adalet nizamı, ilim, irfan boyutu hayata hâkim kılınmazsa o devlet asla İslâm devleti olmaz. Sadece şekilsel benzerlik yetmez. Mana, mahiyet, içerik, öz, ruh, derinlik de benzemek zorundadır. Hulefa-i Raşidin, Allah
Rasulü’nün tesis ettiği nizamı böyle anladı, böyle yaşadı. Sadece biçimsel bir benzerliği esas almadı onlar. Önlerine gelen her kâfiri öldürmediler. Önlerine gelen her insanı hemen tekfir etmediler. Bir iki grup oldu, Hariciler çıktı ama İslâm toplum ve medeniyeti onları asla kabul etmedi.

Haricilerin en büyük özelliği çok şekilci olmalarıydı. Kur’ân veya hadisin sadece bir yönüne takılıp sadece onunla hüküm vermeleriydi. Bütüne bakmadan, küçük küçük konularla genel geçer hükümler vermeye çalıştılar. Neticede bir ayet bir hadisle kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi olmayan her Müslüman’ı tekfir ettiler. Bu, derinlikten yoksunluktur. Bu, feraset ve basiret eksikliği, İslâm’ı tek yönlü anlama noksanlığıdır. Bunun için İslâm devleti, medeniyeti, toplumu, onları hiçbir zaman kabul etmemiş, dışına itmiş, adalet ve hikmet yolunu benimsemiştir. Sadece şekilcilik, kabuk nasıl tehlikeliyse İslâm’ı anlamak için kabuğu ve şekli hiç dikkate almamak da ve sadece bâtınî düşünceyi oluşturmaya çalışmak da o kadar tehlikelidir. Sadece mana ve ruh önemlidir, deyip şeklî olanı reddeden çeşitli düşünce ve anlayışlar İslâm dünyasında bugün bile mevcuttur. Türkiye ve Hindistan bunun açık örneğidir. Önemli olan şekil ile mananın uyumunu yakalamak, madde ile ruhun ritmine ulaşmak, İslâmî naslardaki hikmete yabancı kalmamaktır. Bu yaklaşımlar çok tehlikelidir. İnanç için, ibadet için, ahlâk için, din için tehlikelidir. Başta ibadetleri bozmuşlardır bu insanlar. Hatta öyle bir duruma gelmişlerdir ki kendi başlarındaki liderlerini peygamber olarak görmeye başlamışlardır. Şekli o kadar çiğnedikten sonra da orada İslâm kalmaz zaten.

Onun için bir daha söylüyorum: Sadece şekille veya kabukta gezinmekle nasıl Allah’ın muazzez dini anlaşılmazsa bunları yok sayıp sadece derinlik, sadece irfan, sadece hikmet, sadece batinilik üzerinden İslâm’ı savunmakla Allah’ın muazzez dini anlaşılmaz. Bu yol çıkmaz bir yoldur; çıkmaz, yanlış ve tehlikeli bir yol…

İslâm buna bir denge getirmiştir. Şekilsiz olmaz, çünkü ibadetlerin bir formu vardır. Siz bunu bozarsanız netice hiç de hayırlı olmaz. İslâm’ın her esasına hassasiyet göstermek zorundayız. Kendi kafamızdan kurallar ihdas etme salahiyetine sahip değiliz. Çünkü biz dinde şeriat koyan bir şâri değiliz. Böyle yapan toplumlar perişan olmuşlardır. Önce yeni yeni kutsallar çıkardılar, sonra da onlara tazimde bulundular. Hristiyanların yaptığı gibi bir insanı, Allah’ın kendilerine peygamber olarak gönderdiği bir insanı, ilah diye kabul ettiler. Düşünce ve inançta başlayan bu bozulma amele yansıdı. İnanç ve amel bozulunca da din bozuldu, ahlâk bozuldu, sistem bozuldu. Amerika’daki Müslümanlar, Elijah Muhammed’i bu şekilde peygamber ilan ettiler. Sonra da Müslüman olma özelliklerini kaybettiler.

Hindistan’daki gruplar da böyle yaptılar. Şekil ve formu dikkate almayan ekoller kendi liderlerine peygamber demeye başladılar. Hatta biraz daha ileriye gidip Allah diyenler oldu. Dürziler de Hz. Ali’yi ilah edindiler. Bunların örnekleri pek çoktur ama uzatmaya değmez. Duamız odur ki Rabbim bizleri aşırılıktan ve sapkınlıktan korusun. Ümmet-i Muhammedi, her hal ve şartta dinini itidal üzere yaşayan kullarından eylesin.

Medeniyet: Bu konuya özellikle dikkat çekmenizin bir sebebi var mı?

Küçükağa: Elbette ki var. Hiç kimse bizim ideallerimizi kirletemez, değiştiremez. Hiç kimse din adına ortaya çıkıp da binlerce yıllık İslâm geleneğini yerle bir edemez. Bu din korunmuş ve tamamlanmış bir dindir. Eksiltmelere ve ilavelere ihtiyaç duymaz. Kim bunu yaparsa Hak’tan uzaklaşır. Şirke, zulme, küfre yaklaşmış olur. Zulüm ile adalet, küfür ile iman, şirk ile tevhit bir arada bulunmaz. Bir Müslüman’ın, bir İslâm devletinin en bariz vasfı iman, adalet ve tevhit olmalıdır. Şirk, zulüm asla hoş görülemez. Zira Kur’ân’da şirk, “büyük bir zulüm” olarak tavsif edilmektedir.

Şirk zulümse iman da adalettir. En büyük adalet imandır. Şirk devleti zulüm üzere olur, iman devleti de adalet üzere. Hem iman devleti kurdum diyeceksiniz hem zulmedeceksiniz. Hem iman temelli bir yapım var diyeceksiniz hem haksızlık yapacaksınız. Sonra da bu yaptıklarınızı bin dereden su getirip savunacaksınız. Bu olacak gibi değildir. Zulüm üzere iman devleti olmaz. Zulüm üzere iman cemaati olmaz. Zülüm üzere vahiy savunuculuğu olmaz. Zülüm üzere Kur’ân daveti olmaz. Bu temel kaideyi ferde, topluma, cemaat ve cemiyete de uygulamak gerekir. Hiçbir cemaat, hiçbir Müslüman fert, kendi cemaatinden olmayan bir insana hakaret edemez, iftira atamaz, zulmedemez. Hiçbir Müslüman, gayrimüslime de zulmedemez, iftira atamaz. Bugün biz görüyoruz ki Müslüman cemaatiz diyen bazı çevreler çoğunluğu ele geçirince insanlara iftira atıyorlar, tuzak kuruyorlar, zulmediyorlar. Böyle olmaz. Zulmeden bir İslâm cemaati olabilir mi? Zulmeden bir Müslüman olabilir mi? Bizler kolay zamanda da zor zamanda da, iyi günde de kötü günde de hep iman, adalet ve tevhit üzere olmakla emrolunmadık mı? Kumpaslar çevirmenin, yalanlar söylemenin, iftiralar atmanın imanla, ahlâkla, adaletle, tevhitle bir ilgisi olabilir mi? Bir toprak parçasında gücü ele geçirdikten sonra, ben burada İslâm devleti kurdum diyerek canını istediği kimseleri öldüren, kendi mezhebinden ya da dininden olmadığı için kadın, çocuk, erkek masum insanları katleden ya da vahşi bir zevkle yakan bir topluluğun İslâm’la, İslâm devleti ile İslâm devletinin olmazsa olmazı olan adaletle uzaktan yakından bir ilgisi olabilir mi?

Hiçbir zalim, başka zalimlerle mücadele ediyor diye adil olamaz. Adalet, bütün insanlığı kuşatan bir rahmettir. Zalimleri bile.

(Devamı gelecek sayıda…)

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar