• KUDÜS'TEN 15 TEMMUZA ÜMMETİN SERENCAMI VE ÇIKIŞ YOLU

      Şahıs ve mekânların kıymet ve kutsiyeti Kudüs'e yakınlığıyla ölçülür. Vahiyle şereflenmiş eksen ve kurucu şehirlerden biri olan Kudüs, Müslümanların, binlerce yıl öncesinde kendisiyle istikamet buldukları, kendisiyle Rabbe yöneldikleri müstesna ve...

DUYURULAR

MEHMET AKİF YAHUT İSLAMCILARIN BUGÜNKÜ MESELELERİ

mehmet akif islamci

Erol Güngör, 1970'lerden itibaren sosyoloji, kültür, milliyetçilik, İslâm, sosyalizm, tasavvuf ve siyasi hayatın değişik yönlerini ele alan kitaplar yayımladı, yazılar kaleme aldı. Öteden beri süreli yayınlarda yazılarıyla yer alan Güngör'ün başka bir özelliği de Batılı düşünürlerden yaptığı çevirilerin Sezai Karakoç'un Diriliş dergisinde giderek derinleşen krizlere sahne olan 27 Mayıs 1960 darbesinden önce ve sonra mütemadiyen yayımlanmasıdır. Şaşırtıcı olan nokta geçmişten günümüze onun entelektüel ufkunun süreli yayınlara neler kattığına dair kayda değer bir çalışmanın yapılmayışıdır.

Çözümleyici eleştirel bir yaklaşım tarzına sahip olan Güngör, edebiyatçılar ve düşünürler üzerine yazdıklarıyla da kendisinden söz ettirmeyi başardı. Ayrıca klasik kültürümüz, Batılılaşma döneminden sonra ortaya çıkan fikri cereyanlara temas ederek birbirinden son derece farklı isimler üzerinde alışılmışın dışında tahliller yaptı. Milliyetçilik ve kültürün müphem bölgelerine girerek kudretli muhakemesiyle Ziya Gökalp'i cesaretle eleştirdi. Bu yüzden ırkçılık yönü de bulunan, hissiyatı yüksek milliyetçilerin husumetini üzerine çekti. Tek kelimeyle tehlikeli sularda yüzdü. Ağırlıklı olarak düşünürlerin geçmişten bugüne taşıdıklarına dikkat kesilerek onları metinlerin nesnesi kılmanın mümkün yolunu gösterdi. Esasen hangi düşünür olursa olsun düşünürlerin mirasının dönem dönem yeniden ele alınmasında ve onlarla ne yapılabileceğine bakmak için yeniden yorumlanmasında şaşılacak bir taraf yoktur. Bunlar gayet tabii değerlendirme süreçleridir ve öyle olmaları gerekir.

Düşünürleri Konumlandırmak

Mehmet Akif, Erol Güngör'ün, hakkında müstakil yazılar kaleme aldığı isimlerden biridir. Elbette onun Akif'i gündemine dâhil edişi İslâmcılığından değil, farklı milliyetçiliğin inşasına matuftur. Yoksa onun, İslâmcıların meselelerini tahlil edişinin altında İslâmcılığa katkı yapmak gibi bir niyetinin mevcudiyetinden söz edemeyiz. Her ne kadar hakkında yapılan dönemsel değerlendirmelerden bir kısmı, hünerlerine değer biçilemeyen Güngör'ü kültürel İslâmcılık çerçevesine yerleştirmiş olsa da bu doğru bir muhakemeye dayanmaz. Hele hele İslâmcılığın siyasi boyutu dikkate alındığında onun bu fikri cereyana dâhil edilemeyeceği kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Nitekim Güngör'ün yeni olan karşısında “şimdiki zamanın taleplerine” ya da İslâm algısının bugünkü sorunlarını dünyadaki gelişmeler zaviyesinden yeniden düşünmeyi vaz eden İslâm'ın Bugünkü Meseleleri kitabı başta olmak üzere çok çeşitli kanıtları bulunabilir bunun. Öte yandan 1960'lardan 1980'lere kadarki serüvenine bakıldığında milliyetçilikten İslâm'a doğru bir yolculuğunun var olduğu da yadsınamaz. Şüphesiz, Türkiye'deki genel dönüşüm süreciyle de bağlantılıdır bu durum. Nitekim hem hemşerisi hem de Kırşehir Lisesinden arkadaşı Ercümend Özkan, Selâm İle 1 adlı eserinde onun fikri serencamını şöyle özetleyecektir:

“Özellikle 70'li yıllardan sonra hızla gelişen İslâmî cereyanlar onun da ilgisini çekti, üzerine eğildi. Olayları yakından takip ediyor ve görüşlerini yazıyordu. Bunları son olarak yayınladığı iki eserinde açıkladı. İsabetli tespitleri vardı. İnanıyoruz ki yaşasa idi, daha çok bu meselelere eğilecek ve meselelerin anlaşılmasına yardımcı olacak, tespitleriyle katkıda bulunacaktı.”

Geçmişe beyhude dönüşü ustaca bir belagatle bertaraf eden Erol Güngör, şahidi olduğumuz atılımların farkında olarak bir şeyler söylenmesi gereken isimleri yeni bir bakışa tabi tuttu. Bu çerçevede Sabri F. Ülgener, Hilmi Ziya Ülken, Cemil Meriç, Dündar Taşer, Yahya Kemal, Yaşar Kemal ve Kemalettin Tuğcu hakkındaki değerlendirmeleri anılabilir. Şüphesiz onun bunları yazıp söylemesinin üzerinden geçen yılların ardından pek bir manasının kalmadığını ifade edenler olabilir. Zira günümüzde film, roman ve müzik tüketir gibi eleştirel yorum tüketiyor okurlar. Temcit pilavı gibi sürekli önümüze konan tabletler var artık. Bu yüzden, kültürel topluluk nezdinde okur kitlesi ne sahip olan geleneksel eleştiriden farklı bir iklimde yaşadığımızı göz ardı edemeyiz. Bu yüzden, “saçma”, “tuhaf”, “çılgınca”, “ürkütücü” gibi nitelemelerin çoğalması sebepsiz değil.

Esas meselemize gelirsek: Mehmet Akif hakkındaki tartışma yüzyılı aşkındır devam ediyor; birçok değerlendirme söz konusu: milliyetçi, dindar, İslâmcı, dil uzatmaya matuf modernist ithamı, geriye çekilmenin yolu olarak sürgün vb; bir de onun sığ mı sığ envanterini çıkarmaya dayanan “eğitsel” bir tür algı da bulunuyor.

Peki, bu noktada Güngör'ün üzerinde durduğu Akif hangisidir? Bildiğimiz klasik Akif değerlendirme külliyatına ne eklemektedir? Genel anlamıyla alındığında hem aşırı hem de anlamsız bir itibar atfedilen aşikâr bakışlardan ve önemsiz yahut konuyla tümüyle ilgisiz olanlardan farklıdır. Çağrışımlardan azade biçimde okunduğunda Güngör, Akif'in fikir, eleştiri ve tekliflerini içeren bir sempozyum metni hazırlamış ayrıca onun Cumhuriyet Türkiye'sinde bilhassa 1950-1980 arasındaki fikri yönelişler arasındaki yerini sorgulayan “Akif'in Yeri Neresidir?” başlıklı bir makale yayımlamıştır. Dikkat edilirse her iki metinde de Akif'in edebiyatçı yönü değil düşünür yönü bilhassa fikri cereyanlar karşısındaki konumu irdelenmiştir.

Güngör'e göre Mehmet Akif, her şeyden önce tarihi derinliği içinde millet varlığını iyi bilen bir aydındır. Ölümünün üzerinden uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Akif'in gerek millet gerekse aydınlar arasındaki etkisinin halen devam ediyor oluşunun sebebi, Güngör'e göre onun üzerinde durduğu meselelerin öneminden hiçbir şey kaybetmeyişidir. Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün düzenlediği “Mehmet Akif, Fikirleri ve Tesirleri” adlı sempozyumda sunduğu tebliğin başlığı “Dindar Aydının Dünkü Meseleleri”dir. Okuru daima fikirlere odaklayan tebliğin başlığında İslâmcılar yerine dindar kelimesinin kullanılması hemen dikkat çekmektedir. Muhtemelen bu, dönemin şartlarıyla bağlantılı bir kullanımdır. Çünkü genel manada İslâmcılığın muhafazakârlıktan farklı olduğunu belirten Güngör, “İslâmcılık dindar aydının işidir.” der. Temeli belli bir dini itikada dayanan bir fikri cereyanın ancak o itikada inananlarca yürütülebileceğini belirttikten sonra “Her dindar aydının İslâmcı olması gerekmez, fakat İslâmcılık muhakkak ki ancak dindar insanların eseri olabilir.” diye devam eder. Enver Paşa, Hüseyin Cahit gibi hayatlarının belli bir döneminde İslâmcı siyasete yanaşan bazı istisnalar dışında İslâmcılık cereyanının her zaman dindarlarca sürdürüldüğünü ifade eder. Bir bakıma İslâmcılığı kavramlar çerçevesinde netleştirir. Oldukça önemli olan bu kısa tebliğ şu pasajla başlar:

“Mehmet Akif'i bugün de canlı tutan şey, onun uğraştığı bazı problemlerin günün konusu olmaya devam etmesidir. Türk aydınlarının pek çoğu bugün de Türkiye'nin meselelerine bakarken İslâmiyet'e nasıl bir yer vereceklerini ciddi bir şekilde sürdürmektedirler. Yerli kültür içinde İslâmiyet'e nasıl bir yer vereceklerini ciddi bir şekilde düşünmektedirler. Yerli kültür içinde İslâm'ın yeri ve Batı medeniyeti karşısında İslâm'ın tavrı henüz zihinlerde de tam bir aydınlığa kavuşmuş değildir. Bu ve benzeri sorulara cevap aranırken Akif'in görüşleri özellikle iki bakımdan ilgi çekmektedir. Birincisi, Türkiye'de bugünkü düşünce yapısını anlamak isteyenler, bu yapıda önemli bir yeri bulunan Akif'i incelemeden geçemezler. İkinci olarak, Türkiye'nin meselelerine bakarken dine ağırlık veren bir tavır takınanlar Akif'i kendi görüşlerinin belli başlı liderlerinden biri saymakta ve o kaynaktan büyük ölçüde faydalanmaktadırlar.”

Onun zihin haritasını oluşturan yerli kültür meselesinin nice zamandır gündemde olmasına karşın bu konuda mesafe alınamayışının altında, konunun aktüel gelişmelerle sınırlandırılması yatmaktadır. Bu yüzden İslâmî hassasiyeti bulunanlar her nedense milliyetçiliğin sol kültürel zaviyeden irdelendiği çalışmalara haddinden fazla önem atfetmektedirler. Oysa Türkiye'deki tartışma Osmanlı'nın son zamanlarından bu yana daima İslâmiyet etrafındadır. Zaten Güngör, Akif'in görüşlerini değerlendirirken aynı zamanda İslâmcılık cereyanının dünkü meselelerini irdelediği için buna tekrar döner.

Osmanlı Devleti'nin dağılma döneminde tüm fikri cereyanların aydınları devletin varlığının nasıl korunacağına dair birtakım tezler ileri sürerler. Said Halim Paşa'dan Mehmet Akif'e İslâmcılar da aynı endişe içerisinde çözülmeyi engellemeye matuf kanaatlerini belirtirler. Dönemin Batılı akımlarının güçlü olmasından dolayı da öncelikle İslâm ve Müslümanların mevcut durumu arasındaki farka dikkat çekerek bir ayrım yapmak zorunda kaldılar. Osmanlı Devleti özelinde İslâm âleminin Batılı sömürgeciler karşısında yaşadığı mağlubiyetin durdurulamayışı bu tartışmanın esas sebebiydi.

Bu dönemden itibaren İslâmcılar, hakikatte mağlup olanın İslâm değil Müslümanlar olduğunu söylerler ki bu sadece Osmanlı İslâmcılığına mahsus bir savunma mekanizması da değildir. Sözgelimi Muhammed İkbal'in şiirlerinde de “Kaç bu Müslümanlardan, sığın Müslümanlığa” şeklindeki vurgu da bununla bağlantılıdır. Bu durum, İslâmcı aydınların Müslümanlara ilmin farz oluşunun unutulmasının meydana getirdiği çöküntü durumu karşısında hem dinin hakikatinin hem de modern ilim ve fennin Müslümanlarca öğrenilmesi zaruretini her zaman gündemlerinde tutmalarına sebep olacaktır. Bununla beraber Güngör, meseleye sosyolojik açıdan ele alarak şu soruların nedense hiç sorulmadığını ifade eder: İslâm'ın emirleri Müslümanların çoğunluğu tarafından yahut en azından idareci aydınlarca hep bilinegeldiği halde neden Müslümanlar bu emirleri bir devirde yerine getirmişlerdir de bir başka devirde getirmemişlerdir? Ne var ki İslâmcılar, böylesi bir soruyla hiç ilgilenmemişlerdir. Güngör'e göre bunun sebebi, onların tarihe bakışlarının analitik olmaktan ziyade tasvirci bir yaklaşımın ötesine geçemeyişidir. Oysa İslâmcılar da dâhil herkes şunun farkında olmalıdır: Mesele, sadece batıl itikatlar ve hurafeler çerçevesinde ele alınarak kavranamaz. Unutmayalım ki Akif'i irdeleyen bu metinler, ufkumuzun daraldığı bizim çağımızı da anlatıyor.

Çapraşık Manzaranın İçinde

Güngör, Akif'i bu arayışlar çerçevesinde anlamaya çalışır. Ona göre Akif, dini ve siyasi erkin birliğine dayanan bir İslâm anlayışına dolayısıyla da devlet telakkisine sahiptir. Bu da tabii bir şekilde onun hilafet ve saltanattan yana oluşunu beraberinde getirecektir.

Şüphesiz Akif'in hilafet telakkisi araçsal yahut siyasi fayda mülahazasıyla değil, aynı zamanda İslâm kardeşliği ve dayanışmasını da içerir. Bundan dolayı kavmiyetçiliğe şiddetle karşı çıkmıştır. Nitekim dostu Babanzade Ahmed Naim'in bu konuya hususen temas eden müstakil bir risale bile kaleme aldığını hatırladığımızda meselenin ehemmiyeti tasavvur olunabilir zannederim. Gelgelelim, Osmanlı'dan Cumhuriyet Türkiye'sine geçilirken değişen şartların icbarıyla İslâmcılar milliyetçiliği eskiden olduğu ölçüde sert bir şekilde eleştirmez olmuşlardır. Hatta ona göre bir düşünürün “Olgular değişince, ben de fikir değiştiririm. Ya siz ne yaparsınız?” sözünü doğrularcasına milliyetçi olmuşlardır. Güngör, Akif'in değişik kavimlerin idare edildiği bir imparatorluk içerisinde Birinci Dünya Savaşı'na kadar milliyetçi cereyana muhalif olmasının tabii olduğu kanaatindedir.

İttihatçıların memlekete verdiği zararın esas sebebinin kavmiyetçilik olmasına karşın kendisini ister istemez adı konulmamış milli bir hareketin içinde bulduğunu da ekler. O, Akif'in Milli Mücadele'de halkı mücadeleye katılmak üzere ikna etmeye çalışırken kullandığı temaların her zaman İslâmî olduğunun da farkındadır. Gelgelelim buna karşın onda katıksız bir milliyetçilik olayı gördüğünü de söylemeden geçemez ve şöyle der: “Bizim milliyetimizde İslâm'ın işgal ettiği yeri bilenler benim bu olay için kullandığım milliyetçilik tabirini hiç yadırgamayacaklardır.” Türk Edebiyatı dergisinde, 1981'de yayımlanan bu yazının önemli bir kısmının milliyetçilik cereyanıyla Akif ilişkisine ayrılmış olması da dikkate şayandır.

Güngör, Akif'in milliyetçiler için, her zaman ilham kaynağı olmaya devam edeceğini belirtirken onun konumunun Türk milliyetçiliğinin çeşitli çizgileri içindeki yerinin hatta milliyetçiliğin esasını kavmiyete dayandıran çevrelerde bile müstesna olduğunun farkındadır.

Olgular değişip olaylar yaşandıkça gidişat karşısında Erol Güngör, gitgide İslâmî olana vurgu yapar hale gelmiş, akıl gücünün yardımıyla fikirler gemisini azıcık da olsa farklı bir yöne çekmek için çabalarken bulmuştu kendini. Şu satırları onun 1970'lerin ortalarından itibaren daha belirgin hale gelecek olan yaklaşımının özetidir adeta:

“Türk milliyetçileri bir yandan kendi kültür ve medeniyetlerinin şuuruna daha çok vardıkça bir yandan İslâm dünyasının meselelerini geniş çapta kavradıkça Akif'e kendi aralarında daha büyük bir yer vereceklerdir. Milliyetçilerin din anlayışı gibi modernleşme konusundaki fikirleri de diğer İslâmcılara nispetle Akif'e daha yakındır.”

Sanırım, her iki yazıda hem olgulara, olaylara, kişilere, verilere inanan sıkı bir gerçekçi hem de sadece Türk milleti için değil, İslâm âlemi için de iyi yaşanan bir hayattan daha azını hedeflemeyen bir perspektifin varlığı hemen dikkat çekecektir. Kanaatimce onun metinlerinin anlamı entelektüel yönlendirmeden bağımsız değildir. Temiz, açık, dürüst bir dil kullanmasına rağmen bu böyledir. Bu noktada fikri cereyanlar içinde Akif'in yeri meselesini de ele almak kaçınılmazdır. Güngör, Osmanlı'nın son döneminden itibaren karşımıza çıkan cereyanlar zaviyesinden Akif'e bakarken onu mutlaka bunlardan herhangi biri çerçevesinden ele almanın yanıltıcı olabileceğini hatırlatır. Ayrıca bizdeki fikri cereyanların kesin hatlarla birbirinden ayrılmış bir karaktere sahip olmadığını vurgulama gereği duyar. Bununla beraber milliyetçi bir yaklaşımla İslâmcıların Akif'le ilişkisini sorgular. Cumhuriyet devrindeki İslâmcılığın Akif'in savunduğu İslâmcılıktan hayli farklı bir cereyan hüviyetine büründüğünü iddia eder. Güngör, milliyetçilere İstiklâl Marşı ve Çanakkale şiiri ile büyük heyecan veren Akif'in kendini dışarıya kapatan savunmacı bir ideolojinin mütefekkiri haline getirildiğinin de farkındadır. Ardından sözü tekrar İslâmcılara getirir. Ciddi ve samimi İslâmcıların başlıca dayanağının Akif olduğu unutulmamalıdır der. Ama bunların kimler olduğu sorusuna metinden cevap almamız mümkün değildir. Cumhuriyet devrinde İslâmcılığın Batıcılık ve Türkçülüğün aksine siyasi ve toplumsal kimliğinden sıyrılmak zorunda kalmasından dolayı, bu cereyan içinde Akif ve arkadaşlarının başlattığı çığırda yeni isimlerin yetişmesinin neredeyse imkânsız kılındığını belirtir. Ardından tıpkı İslâm'ın Bugünkü Meseleleri ile İslâm Tasavvufunun Meseleleri kitaplarında olduğu gibi hem fikri bir zaviyeden Türkiye'deki gelişmeleri tahlil eder hem de İslâmcı gençlere mesaj vermeye çalışır:

“1950-1980 arasındaki otuz yıllık dönemde Akif'in İslâmcı denen gruplar arasındaki eski mevkii git gide gerilerde kalmış bulunuyor. Bu dönemde yetişen gençlerin önlerindeki mürşit ve mütefekkir tipi artık Akif değildir, onun yerini reaksiyoner İslâmcılar almışlardır. Özellikle İslâmcılığın siyasi bir karakter kazanarak dışarıdaki siyasi-ideolojik hareketlerle yakınlık kurması üzerine Akif artık sahneden tamamen kaybolmuştur. Zira yeni İslâmcılığın en belirgin tarafı beynelmilel siyasi İslâmcılığın bir kanadı oluşudur ve burada Akif'in ideallerinden daha başka şeyler vardır.”

Diğer taraftan İslâmcıların Batı medeniyetinin şiddetli baskısından dolayı Batı kurumlarını kabullenmek durumunda kalış sürecini özetler. Meşrutiyet devrinde baskılar karşısında direnemeyen dindar aydınların, Batı'yla din içinden uzlaşma mekanizmaları geliştirdiğinin altını çizer. Güngör'ün Meşrutiyet devriyle ilgili analizlerini önemli kılan bir husus da şudur: Kendisi Kırşehir'de 1950'li yıllarda İttihat Terakki mensuplarıyla görüşmüş, onların hatıralarını dinlemiştir. Hal böyle olunca İttihatçılarla ilgili doğrudan birtakım bilgiler elde etmiştir. Güngör, İkinci Meşrutiyet devrinde önde gelen din adamlarının İttihatçılarla ilişkisini, Abdülhamit rejimine muhalefet edişlerini, Elmalılı Hamdi'nin Abdülhamit'in hal fetvasını yazışını anar fakat Akif'in Abdülhamit muhalifliğine dair bir şey yazmaz. Din adamlarının Cumhuriyet döneminde Ankara hükümetinin yanında yer alarak hilafet ve saltanatın kaldırılmasında oynadıkları rolü yorum yapmadan hatırlatır.

Erol Güngör, İslâmcıların görüşlerinin yenilen Osmanlı'nın dünya görüşüyle bir tutulmasından dolayı, Batıcıların dindar aydının tekliflerini hiçbir surette dikkate almadıklarının altını çizer. Ona göre Batıcıların baskısı karşında İslâmcılar pek çok kültür unsuruna karşı kendilerinden beklenmedik ölçüde radikal bir tavır almak zorunda kalmışlardır. Zaten kurumsal yapılarda dinin, geleneğin ve adetlerin işlevlerinin birbiriyle karıştırılması bu döneme rastlar. Neticede hemen her şey dinde mevcut olup olmadığına göre bir değerlendirmeye tabi tutulur hale gelmiştir. Fikri cereyanlar içindeki hizip kavgalarının ve iç husumetlerin artması beklenmedik gelişmelere sebep olacaktır:

“Dışarıdan dine hücum edenlerden daha çok din adına hataya düşenler, yani din hakkında başkalarına kötü intiba verenler suçlu görülmektedir. Akif'in şiirlerinin çoğu da böyle yanlış inanışlarla mücadele gayesi taşır. Tevekkül hakkındaki şiiri bunlara bir örnektir.”

Sonuçta İkinci Meşrutiyet döneminden itibaren İslâmcıların din yorumunda Asr-ı Saadet vurgusu artmaktadır. Dini hayatın bidat ve batıl itikatlar başta olmak üzere radikal bir saflaştırma hareketine tabi tutulması ilk etapta Hz. Peygamberin, sahabelerin ve raşit halifelerin zamanındaki sahih telakkiye dönüş olması bakımından gayet olumlu görünür. Ne var ki, bidatlerin dışındaki kültürel unsurlara karşı da şiddetli bir mücadele bayrağının açılması tabir caizse İslâmcıları içinde bulundukları toplumdan koparacaktır. Güngör'ün şu satırları dikkate değer tespitler içermektedir:

“Akif'in kahve duvarında görüp de alay ettiği Ferhad, Köroğlu vs. resimleri bugünün aydınlarınca sempatiyle karşılanırken o günkü aydını adeta utanç duyuyor, çünkü bunlar efsaneleri yani dinde hiç yeri olmayan akıldışı şeyleri aksettirmektedir. Böylece zaten rasyonel tarafı çok ağır basan İslâm dini, o devirdeki dindar aydının yorumunda ilmi pozitivizmin temel prensipleriyle eş tutulacak hale gelir.”

Erol Güngör, İkinci Meşrutiyet devrinden sonra İslâmcıların hem Batı'ya karşı hem de içerdeki hasımlarına karşı mücadelelerini neredeyse tüm boyutlarıyla masaya yatırır. Sözgelimi İslâm dünyasının yükseliş devirlerini anlatarak İslâm'ı Batı'ya “güzel” gösterme gayretlerine dikkat çeker. Bu noktada tercihini, Batıcılık yönünde kullanan inkılapçılarla İslâmcılar arasında yakın bir benzerlik tespit eder. Ona göre inkılapçılar nasıl bu milletin eskiden büyük medeniyet sahibi olduğunu ve ileride yine olabileceğini Avrupalılara duyurmak için büyük çaba harcamışlarsa İslâmcılar da Müslümanlığın yeni bir medeniyete hiç yabancı olmadığını anlatmak gereğini duymuşlardır. Ayrıca ona göre Cumhuriyet devrindeki İslâmcı dergiler ve kitaplar Meşrutiyet devrinin basitleştirilmiş bir kopyasıdır.

Fikir kısırlığı ortamında Akif'in temsil ettiği ileri ve aydınlık İslâm anlayışını suçlayanların varlığına dikkat çeken Güngör'ün aynı zamanda bu yorumları yapmış olması 1980'lerdeki fikri gelişimiyle ilgili olsa gerek. Şüphesiz Güngör'ün İslâmcıların savunucu tavırlarını masaya yatırması sadece dünkü meseleleri hatırlatmaya matuf olmayıp aynı zamanda kendi dönemindeki tartışmalara tarihsel bir arka plan sunma niyetini de içerir. Güngör, bu tavrın bir müddet daha devam edeceğini fakat bir süre sonra progresist bir tavırla Türkiye'deki ekonomik ve teknolojik gelişmenin ön safına geçeceği kanaatindedir.

Erol Güngör'ün engin kültürünü yansıtan Akif konulu metinleri 1980'lerin başında yazılmış olmalarına rağmen, uzun vadeli fikri ilgileriyle yakından bağlantılı bir ana temaya sahiptir. Bu ilgileri ise fikri serüveni ve deneyiminin işaret ettiği üzere farklı bir milliyetçiliğin geliştirilmesine matuftur. Zaten o 1970'lerde

Töre dergisindeki yazılarıyla tipik milliyetçilerden olmadığını sarih bir şekilde ortaya koymuştu. Milliyetçilik cereyanını merkeze alan metinlerin temel özelliği, Akif'in farklı boyutlarını gözden geçirmektir. Elbette bunu yaparken önemli ölçüde İslâmcılık cereyanının dünkü meselelerini muhtasar bir şekilde sunar. Güngör'ün İslâmcılara yönelik eleştirileri en net biçimde Akif konulu yazılarındadır denilse abartılmış olmaz. Sebepleri ve söylemi her ne olursa olsun, metinlerin değeri; acımasız dürüstlüğü, entelektüel olağanüstülüğü ve ahlâkî berraklığındadır.

Asım Öz

tefsir dersleri

tefsir 2017 2018 1

muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar

Yazanlarımız