• ÇOCUK EĞİTİMİNDE İSLAMİ AİLE MODELİ

      Modern(!) zamanlardayız. İnatla vahye ve ilâhî değerlere sırt çeviren modern zamanlar. Seküler ve laik değerlerin(!) fütursuzca körpecik dimağlara empoze edildiği, ahlâk ve insanlıktan uzak, çıkarcı, egoist ve postmodern zalimler üreten bir çağda...

DUYURULAR

KUDÜS'TEN 15 TEMMUZA ÜMMETİN SERENCAMI

kudusten 15 temmuza

Şahıs ve mekânların kıymet ve kutsiyeti Kudüs'e yakınlığıyla ölçülür.

Vahiyle şereflenmiş eksen ve kurucu şehirlerden biri olan Kudüs, Müslümanların, binlerce yıl öncesinde kendisiyle istikamet buldukları, kendisiyle Rabbe yöneldikleri müstesna ve oldukça yüksek rütbelere sahip ulvi bir şehirdir.

Dün olduğu gibi bugün de ve yarın da istikamet ve kulluğun ölçüsü Kudüs olacaktır. Bu ulvi şehir, Asr-ı Saadet döneminde müminle münafığı, Müslüman'la Yahudi'yi nasıl ayırt ediyor idiyse bugün de safları, kimlik ve kişilikleri, inananlarla inanmayanları birbirinden ayırt etmektedir.

Kudüs'ün kaderi nebilerin kaderine benzer. Çektiği sıkıntılar, yaşadığı hüzün dolu bereketli hayat, âlemlerin Rabbine en yakın duruş, mümin, mütevekkil ve sabırlı bekleyiş tıpkı bir nebi gibidir; özellikle de son nebi Muhammed aleyhisselâm gibi.

Bugün için Kudüs'ü yalnızlığa terk etmek, onu kendi kaderiyle baş başa bırakmak “Ey Musa! Biz o şehre asla girmeyeceğiz. İşte Rabbin ve sen, gidin savaşın!” demekten ne kadar farklıdır acaba?

İslâm tarihi boyunca bazı şehirler her zaman için belirleyici olmuştur. O şehre bakarak bir çağın, bir neslin dramını veya saadetini görebilmek mümkündür. Kudüs bu şehirlerin başında gelir. İstila edildiği, yakılıp yıkıldığı, esir alındığı günlerde Müslümanlar da ya istila edilmişler ya yakılıp yıkılmışlar ya da esir alınmışlardır veya dünya genelindeki hâkimiyetlerini kaybetmişler yahut da kaybetmeye başlamışlardır.

Kudüs emanet bir şehirdir; öyle ki başta Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) olmak üzere bütün nebilerin, resullerin, İbrahimlerin, Musaların, Davutların, Süleyman ve İsaların emanetidir.

Emanete liyakat ve sadakat göstermek sadece yakınmak veya hüzünlenmekle olmaz. Dinî, ahlâkî, fikrî, siyasî ve ekonomik güç toplamakla, gerektiğinde canı, malı ve namusu pahasına onu korumakla olur. Kudüs, mukaddes bir emanettir, emanete sadakat de mümin olmanın gereğidir. Bugün İslâm dünyasının içinde bulunduğu hâl içler acısıdır. Din, ahlâk, namus, iffet, emanet, sadakat neredeyse terk edilmiş gibidir.

Bu hepten Batı'nın ve batıl düşüncenin gücünden kaynaklanmamaktadır. Asıl mesele Müslümanların kendilerine miras ve emanet olarak bırakılan değerlere hakkıyla sahip olamamasıdır. Sebeplerin bahane ve mazeretleri söylenebilir ama hiçbiri bizi aklamaz, tam olarak haklı çıkarmaz.

Şunu bilmek lazımdır ki ne geliyorsa başımıza, kendi ellerimizle ettiklerimizdendir.

− Suçlu hep biz miyiz?

− Hırsızın hiç mi suçu yok?

Hayır, suçlu hep biz değiliz, hırsızın suçu çoktur, maksadımız kendimizi günah keçisi yapmak da değildir, lakin bizim meselenin kendimize dönük yanlarına bakma zorunluluğumuz vardır. Aksi takdirde suçu başkalarına atma kolaycılığına kaçmış oluruz ki bu da payımıza düşen hisseyi alamamak demektir.

Fert, millet, devlet ve ümmet olarak sahih İslâmî çizgiden uzaklaşalı asırlar oldu. Bu süre içinde yaşadığımız buhran ve bunalımlar hep asli değerlerimizden uzak kalışımızın bir neticesidir.

− Nedir bu asli değerler?

“İnsan” oluşumuz neyle kaim ise onlar. Bir başka ifadeyle fıtri özellikleri muhafaza eden asil değerler. Sadakat, vefa, erdem, edep, ahlâk, kadirşinaslık, emanet, ehliyet, teslimiyet, şehadet, hakkı ve sabrı tavsiye… Cihanşümul ifadesiyle İslâm!

Millet ve devlet ve ümmet olarak “öteki” karşısındaki çözülüşümüz değerlere teslimiyeti terk edince başladı.

− Nedir “öteki”?

Bizden olmayan her şey! Batıl değerler ve onların temsilcileri. Kudüs'ü gündemlerinden düşürmeyen Siyonizm ve haçlılar, siyonizme doğrudan veya dolaylı olarak hizmet eden çevreler, İngiliz-Yahudi medeniyetini temsil eden bütün batıl taraftarları…

En tehlikeli olanları da içimizde bulunup da siyonist-haçlı-münafık ahlâkına sahip olanlardır.

− Tanımak mümkün müdür bu güruhu?

Elbette, lakin biraz basiret ve feraset icap eder. Çünkü bu temsilciler sürekli kılık değiştirir; bazen en net hâlleriyle görünürler, bazen ortama ayak uydururlar, ustaca kamufle olurlar. Ama her ne hâle girerlerse girsinler, sinsilik ve ihanette ne kadar mahir olurlarsa olsunlar hep ötekimiz olarak kalırlar. Hiçbir zaman bizden olamazlar, aramızda bulunsalar bile…

İtikadımız gereği biliyoruz ki ötekimiz şirktir, küfürdür, nifaktır, fitne fesattır; Hakk'a karşı gelen asi ve baği her şeydir. Müslüman tarihimiz bu şer düşüncelerle ve onların distribütörlüğünü yapan zümrelerle mücadele etmekle geçti.

Kudüs'ün başına gelenler ile 15 Temmuz'da Müslümanların başına gelenler arasında en azından paralel bir uzantı vardır. Dün ile bugün, geçmiş ile gelecek birbirinden kopuk değildir, büyük düşündükçe büyük resimleri görebilmek daha mümkün olmaktadır. Orta Doğu'da yaşananlar ile Kudüs'te yaşananlar arasında kim diyebilir ki bir ilgi, irtibat, benzerlik yoktur? Kim diyebilir ki Batı'nın Kudüs emeli ile Türkiye, Suriye emeli; İstanbul, Şam, Bağdat, Kahire emeli birbirinden farklıdır?

Yaşamakta olduğumuz bütün hadiseleri, Katar krizini, ABD'nin Kudüs kararını ve 15 Temmuz'u bu zaviyeden ele almak gerekir. Geçmişi yeniden yaşadığımızı fark etmek zorundayız. Bu hadiseler ne ilktir ne de son. Geçmiş bugüne taşar, bugünler de yarınlara. Tarihin tabiatı açısından, Hak-batıl mücadelesi bakımından bu hadiseler doğal addedilmelidir.

Trump'ın Kudüs açıklamaları ile 15 Temmuz olaylarını merkeze alarak söyleyecek olursak bu saldırı ve ihanetler, değerlerden uzaklaşmanın en somut göstergesidir. Bâtılı bir tarafa koyacak olursak Müslüman'ın değerlerinde sadakat ve samimiyet vardır, vefa ve kadirşinaslık vardır, dürüstlük vardır, izzet ve iffet vardır… Asla ümmetin ortak emanetine, ümmetin mirasına, içinde doğup büyüdüğü coğrafyaya ve onun değerlerine ihanet etmez, tuzak kurmaz, egemen küresel sistemlerin işine yarayacak plan ve projelerin içinde yer almaz. Zira Müslüman olmak bunu gerektirir.

Kudüs saldırısı ile 15 Temmuz darbe girişimini gayr-i İslâmî reflekslerle izah etmeye kalkışmak bizi yanlış değerlendirmelere itebilir. Bu saldırı ve ihanet, kuru bir bölge veya toprak davası yahut bölgesel basit bir iktidar mücadelesi değil, doğrudan doğruya değerlerimizin küresel ölçekte işgal ve istilasıdır. Değerlerimiz mi? Yani İslâm. Âdem aleyhisselâmdan Muhammed aleyhisselâma kadar gelen ve asla kendisinde tebdil ve tağyir bulunmayan evrensel nizam. Bunu böyle bilmek gerekir.

“Küfür” veya “öteki” diye addettiğimiz şer odakları, 15 Temmuz gecesi, bizden görünen ama ruhen, ahlâken ve hatta belki dinen hiç de bizden olmayan mihrakların eliyle bin yıldır bu topraklarda var olan değerlerimize kastetti. Hiç şüphesiz bu girişim, tarihteki zalim kavimlerin müstevli emellerinin bu çağdaki bir izdüşümünden başka bir şey değildir. Bu izdüşüm zamana ve zemine göre kılık değiştirebilir ama tıynet değiştirmez. Bunun adı bazen Kudüs'ün başkent ilan edilmesi olur, bazen Irak'a özgürlük olur, bazen demokrasi getirmek olur, bazen terörle mücadele olur… Bundan şüphe yoktur. Zamanlar farklı fakat düşünceler, niyet ve şahsiyetler aynıdır.

Ümmetin Kudüs'e karşı suskun kalışını veya caydırıcı bir tedbir al/a/mayışını ya da 15 Temmuz darbe girişimini değerlerden bir kopuş veya değerlerden kopuşun bir muhassalası olarak görmek lazımdır. İslâmî değerlerle oluşan bir kimlikte ihanet, duyarsızlık ve ikiyüzlülük olmaz. O kimlik nettir; politik, siyasi hiçbir nedenden dolayı şahsiyetini gizlemez, insanları kandırmaz, yalan söylemez, sahtekârlık yapmaz, İslâm'ın içini boşaltmaya kalkmaz. Barış ve demokrasi adı altında yahut ıslah ve hizmet görünümü altında bozgunculuk etmez, fitne fesat tohumları ekmez.

Müslümanlar olarak biz aslında işte bu asil duruşumuzu yitirdik kaç zamandır. Yitirdiğimiz için de hainler yaşam alanları buldu aramızda, batıl düşünceler kök saldı toplumumuzda. Değerlerimiz gereği “emrolunduğumuz gibi dosdoğru” olamadığımız için bugün birey ve aile, cemaat ve cemiyet, toplum ve devlet olarak ümmetçe çeşitli sıkıntılar yaşıyoruz.

Bu sıkıntılardan kurtulmanın yolu yok mudur? Olmaz olur mu? Var! Şu anekdot bu sorunun cevabı niteliğindedir:

Genç Âlimin Hülâgü Han'a Unutulmaz Cevabı

İlhanlılar dönemidir… Moğol hükümdarı Cengiz Han'ın torunu Hülâgü Han, dedesi gibi zulmüyle ün salmış biridir… 1258 yılında Abbasilerin başkenti Bağdat'a girer. Girişi, tarihte eşi görülmemiş gaddarlıktadır. Abbasi halifesi Mutasım'ı atların ayakları altında çiğneterek öldürür. Halifenin ölümü onur kırıcıdır. Yüzbinlerce insanı, kadın erkek, çocuk yaşlı demeden katleder. Kütüphaneleri yağmalar, tarihî eserleri yerle yeksan eder. Rivayetlere göre Dicle Nehri günlerce kan ve mürekkep akar. Hülâgü, zulmünü icra ettikten sonra ihtişamlı bir karargâh kurar şehrin yakınlarına. Bağdat'ın en büyük âlimiyle görüşmek ister. Fakat can tatlıdır, kimse çıkmaz zalimin karşına. Herkes bir başkasının daha ehil olduğunu söyleyerek kenara çekilmeyi yeğler. Teklifi genç bir âlim kabul eder. Ben gideceğim, der daha sakalı bile çıkmamış genç âlim. İtirazlar gelir, onu kararından döndürmek isterler yakınları ama nafile… Bir kez karar verilmiştir. Herkes şaşırır ve sonunda takdir ederler kendisini. Yanına bir deve, bir horoz, bir de keçi alır. Hayvanları dışarıda bırakır ve karargâha girer. Hülâgü karşısında gencecik birini görünce şaşırır ve bula bula seni mi gönderdiler bana, der. Genç âlim zeki ve hazır cevaptır: “İri cüsseli birini istiyorsanız size deve getirdim, sakallı bir ihtiyar istiyorsanız keçi getirdim, gür sesli birini istiyorsanız horoz getirdim.” der. Zalim hükümdar sıradan biriyle konuşmadığını anlar ve şöyle bir toparlanır. Bir soru sorar:

− Beni buraya getiren sebep nedir? Genç âlim cevap verir:

− Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Biz esas gayemizi unuttuk, makam mevkie daldık, nimetlerin kadrini bilemedik, zevk sefaya düştük, Allah da nimetlerini bizden aldı.

Hülâgü şaşırır, bir soru daha sorar:

− Peki, beni buradan kim çıkarabilir? Genç âlim cevap verir:

− O da bize bağlı. Biz kendimizi düzeltip dünyaya tapmaz, eğlenceye düşmezsek ve Allah'ın nimetlerinin kadrini bilirsek siz burada barınamazsınız…

Hülâsa, hâlimiz budur!

Umulur ki bu meşum olay asırlardır uyuyan İslâm milletinin uyanışına vesile olur. Bizi kendimize getirir ve topyekûn Allah'ın ipine sımsıkı sarılırız da o eski izzet ve haysiyetimizi yeniden kazanırız.

Son bir not daha. Çıkış yolu. Yolların en kestirmesi, en güvenli olanı. Dosdoğru yol… Kur’ân'dan bir ayet. Belki ahvalimizi hülasa eden en veciz kelam, “Bir toplum kendi özünde olanı değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez.”

(Ra‘d Suresi 11)

 

İsmail Ekrem

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar