• ATALETİMİZİN SEBEPLERİ

      Atalet ile âtıl olmak kelimesi aynı kökten gelmekte ve kısaca çalışmamak, hiçbir şey yapmamak, tatil yapmak anlamını taşımaktadır. Kelimenin anlamına daha iyi vâkıf olmak amacıyla "atalet" ile aynı kökten türeyen bazı kelimelerin anlamlarını...

DUYURULAR

KUDÜS İÇİN...

kudus icin

1948‑1967 yıllarından bugüne kadar Siyonist İsrail'in, Filistin ve Kudüs topraklarını adım adım işgaline şahit olduk. Bu işgal süreci; ekonomik ambargo, suikast, sürgün ve katliamlarla devam ediyor. İlk kıblemiz Mescid‑i Aksa'da bugünlerde tehlike çanları çalıyor. Aksa'ya binlerce yıldır muhafızlık yapan, onu koruyan, kollayan insanlar Kudüs'ten her geçen gün sudan sebep ve bahanelerle kovuluyor.

Kudüs Müslümanlardan arındırılıyor. Müslümanların azınlıkta olduğu bir Kudüs ve cemaatsiz bir Aksa'ya doğru siyasi, politik süreç başlamış durumdadır. Bu tehlikeli gidişin önlenmesi gerekiyor.

İsrail polisi ve 200 kadar Yahudi yerleşimci, geçen hafta İsrail'in Ürdün Nehri'nin batısında işgal altında tuttuğu Arap topraklarındaki El‑Halil kentinin bir mahallesinde, yıllardır Ebu Recep ailesinin oturduğu bir evi, mahkeme kararını icra ettikleri iddiasıyla işgal ettiler; aileyi ve eşyalarını sokağa attılar. Yerleşimcileri bu sırada 200'e yakın İsrail askeri korudu. El‑Halil'deki bir evin el değiştirmesine ve Filistinli bir ailenin, yatakları, yorganları, televizyon ve çamaşır makineleriyle sokağa atılmasına ilişkin haber, birkaç saat El‑Cezire'nin internet sitesinde durdu.

İngiliz İşgali

1918'de İngilizlerin bölgeyi işgal etmesi dönüm noktasıydı. İngilizler Kudüs'ü işgal ettiklerinde şehrin nüfusu 43 bin kadardı. Bunların 10 bin kadarı Yahudi'ydi ve bu sayıyla şehir nüfusunun yüzde 23'ün oluşturuyorlardı.

Aynı tarihte tüm Filistin'de ise 56 bin Yahudi yaşıyordu ki bu sayıyla o zaman 664 bin nüfusa sahip olan Filistin'deki oranları yüzde 8,4'ü buluyordu. İngiliz işgalinden sonra Yahudilere kapıların açılması dolayısıyla genelde bütün Filistin'de özelde kutsal Kudüs şehrinde Yahudi nüfus artmaya başladı. 1948'de İsrail'in kurulması ve Batı Kudüs'ü işgal etmesiyle birlikte bu kesimde yaşayan Arap asıllılar göçe zorlandı. Dolayısıyla bu kesimdeki Yahudi nüfus oranı kısa sürede yüzde 80'e çıktı.

1967'de Doğu Kudüs'ün de işgal edilmesi üzerine göçe zorlama uygulamaları bu kesimde de başladı.

Bundan dolayı Doğu Kudüs'te hızlı bir nüfus düşüşü yaşandı ve işgalin ardından bu kesimdeki nüfus 65 bin 900'e düştü. Bu tarihte tüm Kudüs'te yaşayan Yahudi sayısı ise 190 bin civarındaydı. Aynı tarihte Doğu Kudüs'ten zorla çıkarılan Arap asıllıların sayısı ise toplam olarak 75 bini bulmuştu. Resmi rakamlara göre 1992'de Kudüs'ün nüfusu 544 bin 200'ü bulmuştu. Bu nüfusun yüzde 28'ini Arap asıllılar, yüzde 72'sini Yahudiler oluşturuyordu. Arap asıllı nüfusa Hristiyanlar da dâhildi. Yani izlenen “Yahudileştirme” politikasıyla Yahudilerin oranı tüm Kudüs'te yüzde 72'ye çıkarılmıştı. Sadece Doğu Kudüs'te ise Arap asıllıların oranı yaklaşık yüzde 45‑50 kadardı. Aralık 2007 yılında, Kudüs'teki nüfus sayısı 747,600 idi. Yüzde 64'ü Yahudi, yüzde 32'si Müslüman ve yüzde 2'si Hristiyan'dı.

2000 Yılındaki Araştırma

2000 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre ise şehirdeki Yahudi nüfusunun yüzdesi düşüşteydi. Nedeni, Müslümanlar arasındaki doğum oranı ve şehirden ayrılan Yahudi yerleşimcilerdi. Araştırmaya göre, şehirdeki 32 bin 488 kişinin yüzde 9'u Yahudi'ydi.

2005 yılında, eski Sovyetler Birliği'nden, Fransa ve Amerika'dan çoğunluğu olmak üzere, birçok yeni göç yapıldı. Yerel nüfusa bakıldığında ise gidenlerin sayısı gelenlerden fazlaydı.

2005 yılında 16 bin kişi Kudüs'ten ayrıldı ve sadece 10 bin kişi Kudüs'e yerleşmiştir. Buna rağmen, Kudüs'teki nüfus yüksek doğum oranından dolayı, özellikle de Haredi Yahudilerde ve Arap toplumunda artmaya devam etmekteydi. Yıl boyunca toplam nüfus 13 bin kişiyle (Yüzde 1,8) arttı ama dini ve etnik bileşenlerde bir değişim vardı. Açıklanan verilere göre işgal altındaki Kudüs'teki Yahudi işgalci nüfusu 1948 yılından şimdiye kadar 10 kat arttı. Günümüzde İsrail işgali altındaki Kudüs'te yaşayan Yahudi işgalciler genel nüfusun yüzde 63'üne ulaşırken 2016 yılı itibariyle Kudüs nüfusunun tamamı 870 bin kişiden oluşuyor. Şehirdeki nüfusun 548 bininin Yahudi olduğu ve bunun toplam nüfusun yüzde 63'üne teşkil ettiğine dikkat çekilen raporda, geri kalan 322 binin Filistinli olduğu ve nüfusun yüzde 37'sini oluşturduğu vurgulandı.
İşgal rejimi Kudüs'teki demografik yapıyı değiştirmek için çeşitli yollara başvuruyor. Filistinlileri çeşitli bahanelerle şehirden sürgün ediyor, zorla göç ettirmek için baskı yapıyor, topraklarına el koyuyor, evlerini yıkıyor ve yeni ev yapmalarına izin vermiyor. Buna mukabil Yahudi yerleşimcileri şehirde kalmaya özendiriyor, onlara her türlü kolaylığı sağlıyor ve inşaat taleplerine hemen cevap veriyor.

Kudüs'te nüfus değişimi, 1918'de Müslüman nüfus 30 bin, Yahudi nüfus ise 10 bin. 1931'de Müslüman nüfus 31 bin, Yahudi nüfus 51 bin; 1948'de Müslüman nüfus 20 bin, Yahudi nüfus 184 bin; 2015'de Müslüman nüfus 155 bin, Yahudi nüfus 184 bin. Kudüs nüfusunun dinî dağılımına 2015 yılı itibariyle baktığımızda yüzde 64 Yahudi, yüzde 32 Müslüman ve yüzde 2 Hristiyan'dır.

Kudüs'te ibadethanelerin dağılımı ise bin 204 sinagog, 158 kilise ve 73 cami mevcuttur. Kudüs'ün son 60 yıl içerisinde uğradığı siyasi, sosyal, maddi ve manevi saldırılar sonucunda her geçen gün Filistin halkının kutsal şehirden uzaklaştırıldığı ve şehrin Müslümanlardan arındırılıp boşaltılmaya çalışıldığına şahit oluyoruz. Kudüs'ü yalnızlaştırmak, Mescid‑i Aksa'yı sahipsiz, kimsesiz bırakma politikalarına karşı siyasi, hukuki bir çalışma yapan uluslararası mücadeleye acil ihtiyacımız var.

İşgalden Mescid‑i Aksa'nın Altında Kabine Toplantısına

İsrail işgal rejiminin yaklaşık iki hafta önce Mescid‑i Aksa'yı ibadete kapatması ve Kudüs'teki Filistinlilere yönelik acımasız şiddet politikası, Kudüs ve Mescid‑i Aksa'nın geleceğine dair kaygıları arttırıyor.

ABD Başkanı Trump'ın Mayıs 2017'deki son ziyareti Benyamin Netenyahu kabinesine cesaret verdi.

Ziyaretten kısa bir süre sonra işgalci hükümetin kabinesinin, Aksa Camii'nin altında kabine toplantısı yapması çok tehlikeli bir sürece işarettir.
1948 yılında Batı bölgeleri işgal edilen Kudüs'ün, Mescid‑i Aksa'nın da bulunduğu Doğu kesimi 1967 yılında Siyonist İsrail'in işgaline girmişti. Bu tarihten itibaren kente yönelik planlarını sistemli biçimde uygulayan işgal rejimi, ilk büyük hamlesini 21 Ağustos 1969 tarihinde Yahudi bir fanatiğin öncülüğünde bir grup Siyonistle, Mescid‑i Aksa'ya sabotaj düzenleyerek caminin önemli bir kısmını tahrip etmişti. Bunun üzerine bütün İslâm dünyası halkları ve liderlerinden çok büyük tepkiler gelmişti.
İslâm Konferansı Örgütü, 21 Ağustos 1969 tarihinde İsrail'in işgali altında bulunan Kudüs'teki, El‑Aksa Mescidi'nin yakılmasının İslâm dünyasında uyandırdığı tepki üzerine, 22‑25 Eylül 1969 tarihlerinde Fas'ın başkenti Rabat'ta ilk kez düzenlenen İslâm Zirvesi Konferansı'nda alınan bir kararla kuruldu. Kuruluş gaye ve amacının ana nedeni Kudüs/Mescid‑i Aksa olmasına rağmen maalesef bu konu neredeyse teşkilatın en zayıf ve ilgisiz olduğu bir konu hâline gelmiştir.

İsrail Aslında Ne Yapmak İstiyor?

Şimdi son yaşanan olaylara gelirsek işgalci İsrail polisi, 14 Temmuz Cuma günü sabah saatlerinde Mescid‑i Aksa'da silahlı saldırıda bulunduğunu iddia ettiği 3 Filistinliyi öldürmüştü.

Olayın ardından Mescid‑i Aksa'yı ibadete kapatan İsrail güçleri, Harem‑i Şerif'in iki kapısını pazar günü açmış ancak kapılara elektronik metal arama detektörleri yerleştirmişti.

21 Temmuz Cuma gecesi bir kez daha işgalci polisler Mescid‑i Aksa'nın kapılarına kurulan elektronik metal arama detektörü uygulamasını protesto etmek, akşam ve yatsı namazlarını kapıda kılmak isteyen Filistinlilere, plastik mermi, ses bombası ve göz yaşartıcı gazla müdahale etti. Bu müdahale sırasında 2'si ağır 22 Filistinli yaralandı.
İsrail 1948'de önce “işgal” etti, sonra da kutsal topraklarda 60 yıl “inşa” politikalarını sürdürdü. Şimdi son aşamada Müslüman Filistin halkını “imha” politikalarına yönelmiş vaziyette… İsrail işgal politikası adım adım hedefine doğru ilerliyor. 1948'de işgal, 1969'da Mescid‑i Aksa'ya ilk saldırı yapılıyor.

Çok geçmeden 1970‑72 yılları arasında Mescid‑i Aksa'yı çevreleyen surların hemen altında bu kez arkeolojik çalışma adı altında tünel kazılarına başlanılıyor.

Yeni kazılar, 1974'ten başlayarak 1976'ya kadar sürdü ve aralarında Ubade bin Samit ile Şeddat bin Evs gibi sahabe kabirlerinin de bulunduğu Müslüman mezarlığının yok edilmesi ile devam etti.

Süleyman Mabedi'nin kalıntılarını arama bahanesiyle yürütülen kazılarda 1977 yılından itibaren caminin kadınlar bölümünün tam altına ulaştılar.

Ağlama Duvarı yönünden kazılarını sürdüren Siyonistler, 1979 yılında Mescid‑i Aksa'yı zemin altından doğu‑batı yönünde ikiye böldüler. Yine aynı yıl yapılan resmi açılışla, tünel içinde küçük bir Yahudi ibadethanesi geçici olarak kullanılmaya başlandı.

Böylece işgalin ilk 10 yılında Kudüs'ün sembolü durumundaki Mescid‑i Aksa'yı yok etme siyasetini sistemli ve sinsi bir şekilde yürüten işgal rejimi, arkeolojik olduğu iddia edilen kazılar sonucunda, Mescid‑i Aksa bünyesinde ve çevresindeki tarihi eserleri (camiler, mezarlıklar, medreseler, surlar, tekkeler ve hanlar) ya tamamen yok etmiş ya da kalıcı hasarlar vermiş oldu.

1982 yılından sonra başlayan ikinci aşama yeni kazı ve yıkım çalışmalarında, çevredeki bazı Arap sakinlerinin evleri kamulaştırıldı ya da doğrudan doğruya Yahudi yerleşimcilere verildi.

1994 yılında Siyonist Kudüs Belediyesi “Kudüs 2020” projesini kabul ederek, Aksa'nın çevresindeki Müslüman nüfusun tahliye sürecini hızlandırdı.

Ocak 1999 tarihinde Mescid‑i Aksa'yı Süleyman Mabedi'ne dönüştürme yolunda İsrail kamuoyunda resmi tartışmalar başlatıldı.

Temmuz 2000 tarihinde toplanan İsrail parlamentosu, Kudüs'ün “İsrail'in ebedi başkenti” olduğunu yasa maddesi hâline getirdi.

Eylül 2000 tarihinde Ariel Şaron tarafından yapılan provokatif Aksa ziyareti, camiye yönelik en cüretkâr saldırılardan biri olarak tarihe geçerken Aksa intifadasının başlamasına neden oldu.

Bu süreç içinde 5 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti. O tarihten itibaren günün belirli saatlerinde Yahudi grupların cami haremine girmelerine güvenlik desteği ile göz yumulmaya başlandı.

2008 yılı sonundan itibaren Aksa Camii'nin çevresindeki mahalleleri boşaltmaya başlayan Siyonist yönetim, Silvan, Şeyh Cerrah ve Butsan mahallelerinde, Müslümanlara ait çok sayıda evi tahliye ettirdi. 2009 yılında Kudüs Belediyesi aldığı karar ile Doğu Kudüs'te ruhsatsız olduğu gerekçesiyle Filistinlilere ait evlerin yüzde 25'inin yıkılacağını açıkladı.

2011 yılındaki Arap Baharı süreci ise işgalcilere çok büyük fırsatlar sundu. Gelinen aşamada adım adım mescidin içine dahi giren işgal askerleri, bütün harem bölgesini kameralarla donatarak ibadethaneyi tam bir hapishaneye dönüştürdü.

İçeriye girerken aranan Müslümanlardan sakıncalı bulunanlar ibadetten alıkonulmakta ve mescit adeta insansızlaştırılmaktadır.

İslâm dünyasının içinde bulunduğu manzaranın hâli göz önüne alındığında gerçekçi olmak gerekirse İsrail saldırganlığının durdurulması ve Kudüs'ün korunması konusunda İslâm ülkelerinin ciddi yaptırım imkânı maalesef yok.

Kudüs İçin Ne Yapmalı?

İman, mantık ve akıl çerçevesinde mevcut uluslar arası sistem içinde sayıları az da olsa onurlu ve duyarlı siyasetçileri harekete geçirmek, İslâm ülkelerinin BM ve UNESCO içinde yeni tartışmalar açması yararlı olacaktır.

Hristiyan ve Müslümanlara ait kutsal mekânların korunması ve imarı konusunda uluslararası güvencenin sağlanması için Kudüslülerin yürüttüğü çabalara hukukçular tarafından destek olunabilir.

Uluslararası haklar ve düzenlemeler işler hâle getirilmeli. Bu çerçevede; 1904 tarihli Lahey konvansiyonunun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey konvansiyonunun “ibadet yerlerinin kuşatılmasının ve bombalanmasının yasaklanması” hükümleri ile işe başlanabilir.

Filistin, Gazze ve Kudüs için verilen mücadeleyi bu kentte yaşayan Müslümanların ve politikacıların omuzlarına yükleyerek bir çözüme ulaşılamayacağını kabul etmemiz gerekiyor.

Bu nedenle sivil inisiyatiflerin ve hukukçuların başını çektiği uzun soluklu popülist söylem ve girişimlerden uzak küresel bir mücadele yürütülmelidir.

Osman Atalay

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar