• ...VE BU ÜMMET DOĞDU

      Bataklıkta Doğan ve Bataklığı Kurutan Ümmet Merhum Mehmet Akif: “On dört asır önce, yine bir böyle geceydi,Kumdan ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi” mısralarıyla başlayan “Bir Gece” adlı şiirinde Allah tarafından son ümmeti, son ilahî vahiyle...

DUYURULAR

İNSAN NEDEN MUTSUZ?

insan neden mutsuz
Mutluluk, insanın maddi ve manevi boyutuyla haz duyacağı bir hâl içinde olmasını ifade eder. Saadet olarak da dile getirilen mutluluk, emellerin gerçekleşmesi anlamında da kullanılır. Mutluluk geçmişten bugüne her dönemde tartışılagelmiş bir kavramdır. Daha çok ahlâkî bir değer görülmüş, bu anlamda ahlâk teorilerinin içerisinde ele alınmıştır.

İnsanın hayatın anlamını sorgulaması ve bir gaye için yaşamak istemesi onu diğer varlıklardan ayıran niteliklerdir. İnsanoğlu aklını ve iradesini gayelerine uygun kullanır. Bu anlamda hayatı bilinçli yaşamakla mutluluk arasında sıkı bir ilişkisi vardır. Keza filozofların çoğunluğu mutluluğu ahlâkî bir sorun olarak tartışmışlardır. Felsefe tarihi, mutluluğu bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve manevi boyutlardan ele alan ve açıklamaya çalışan fikirlerle doludur. Fakat hiçbir felsefe bugüne kadar insanlığın sorunlarını çözmeyi, birey ve toplumu mutlu kılmayı başaramamıştır. Bunun nedenleri hakkında kısa bir öngörüde bulunabiliriz. Hiçbir felsefi doktrin veya ideoloji insanın hakikatini bütünüyle açıklayamamıştır. Dolayısıyla insanın hakikatini bilmekten aciz düşüncelerin insanlığın sorunlarını çözmesi beklenemez. Aksine sorunları daha da çetrefilli hâle getirmişlerdir. Bu çerçevede mutluluğun anlamı üzerine kapsamlı bir bilgiye ulaşmak için mutluluğu meydana getiren belli parametrelerden önce insanın varoluş amacını açıklamak gerekir. Çünkü mutluluk saf bir değer olarak insanın bütün eylemlerinin nihai olarak yöneldiği gayedir. Felsefe tarihi boyunca yapılan tartışmalar ve ileri sürülen fikirler dikkate alındığında bu değerlendirme sonuç olarak anlaşılmaktadır. Nitekim pek çok mutluluk tanımı insanın eylem/amel/leri ile ilişkilidir. Bunların tamamını burada ele almak bu yazının konusu değildir. Burada asıl konumuzun anlaşılmasına imkân verecek biçimde bazı filozofların ve ilim adamlarının mutluluk hakkındaki görüşlerine değinmek gerekmektedir.

Antik Yunan Filozoflarından Aristo'ya göre insanı mutlu kılacak olan, erdemli bir hayat sürmesidir. Ona göre mutluluk hayatın temel gayesidir. Farabi mutluluğun salt bir iyi olduğunu kabul eder. Bu anlamda mutluluk sadece kendi kendisi için tercih edilen, yüce bir gayedir. Farabi'ye göre insan eksik bir varlıktır. Bu nedenle de insanın kendini tamamlamak için belli değerlere ihtiyaç duyar. Ayrıca insanın erdemli bir kişi olabilmesi için erdemli bir toplumda hayatını sürdürmesi gerekir. Kişi ancak bu şekilde mutluluğa ulaşabilir. Demokritos'a göre mutluluk ruhun dinginliğidir. Mutluluğun tek yolu ise iyinin ne olduğunun bilinmesidir. Descartes'e göre mutluluğu temin eden üç şeyden bahseder. Bunlar; doğruyu bilmek ve istemek, elde edilmesi imkânsız olanı terk etmektir. Ona göre insan mutlu olmak için, iradesini aklının emrine vermeli ve doğru bilgiyi kullanabilmelidir. İbn Miskeveyh'e göre insan var oluş amacını bilerek yaşadığı zaman iyi ve mutlu insan olur. Aristippos'a göre haz ve iyi özdeştir. Hayatın amacı da en yüksek hazza ulaşmaktır. Freud'a göre ise mutlu bir insan olabilmek için tüm isteklerin engellenmeden doyurulması gerekmektedir.

Kutadgu Bilig'de mutluluk ahlâkla ilişkili ele alınmaktadır. Yusuf Has Hacib'e göre mutluluk ve ahlâk, kaynağını din, gelenek ve örfte bulur. O'na göre, kişiyi sadece bilmek, iyi niyet ya da eylemek insanı mutlu kılmaz. Mutlu olmak için ahlâklı olmak, ahlâklı olmak için bilmek, iyi niyet ve eylemek birbirini tamamlayacak şekilde ortaya çıkmalıdır. “İnsan bilgi bilirse, hayattaki mutluluğu günden güne artar; kendisi ne kadar küçük olsa bile yeri büyük olur.”1 İnsanın ölümlü bir varlık olduğunu bilerek seçimlerini fani dünya üzerinden değil ebedi olana ulaşmak fikriyle yapmalıdır. Yusuf Has Hacib'e göre ölmek bir yok oluş değil, hakikate açılan bir kapıdır. İnsan ölümü, hakikati kavramanın bir yolu olarak görmelidir. Bu durumda insanın ölüme bakışı hayata bakışını belirlemektedir.

Gazali'ye göre insan kendi nefsini bilmek zorundadır. Ancak bu ilimle saadete kavuşabilir. Ona göre insanın batınında dört sıfat vardır. İnsan bu sıfatları bilmedikçe kendi saadetini bilmeye muktedir olamaz. İnsanın bâtınında toplanan sıfatların bir kısmı umum hayvanlara, bir kısmı yırtıcı hayvanlara, bir kısmı şeytanlara ve bir kısmı da meleklere mahsus sıfatlardır. Kişi cevherinin hakikatinin hangisi olduğunu bilmeden saadetini arayamaz.2

Görüldüğü gibi mutluluk her bakış açısında farklı boyut ve anlam kazanan bir değerdir. Felsefi görüşler mutluluğu sadece akla dayalı ele almaktadır.

Filozoflar fikirlere bağlı kıyaslarla istidlaller yapar.

İnanç ise insanın aklına, vicdanına ve duyglaruına hitap eder. İtaat ve teslimiyet üzere insanı disipline eden ölçülere sahiptir. Böylece fert ve gruplara iman üzere kesin ölçülerle yaşamayı telkin eder. Ölçüsüz yaşamak insanı şüpheli düşüncelere ve tereddütlü davranışlara iter. Bu durum modern insanın belirgin ruh hâlidir. Belirsizlik ve ölçüsüzlük modern insanın bireysellik ve ahlâkî rölativizme götürmüştür.

Ahlâkî rölativizm, ahlâkla ilgili konularda birbirine zıt görüşlerin hepsinin aynı derece doğru olabileceğini kabul etmek demektir. İyi ve kötüyü birbirinden ayıracak sabit bir ölçüte sahip olmamak insanı ahlâkî rölativizme götürür. Ahlâkî değerlerin mutlak olabilmesi için, mutlak bir varlıkla ilişkilendirilmesi gerekir. Bu anlamda insana hayatın anlamını ve gayesini açıklayan yegâne kaynak dindir.

Modernlik, 17.yy.da Avrupa'da başlayan ve sonra tüm dünyayı etkisi altına alan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimidir. Batı düşüncesinde içerisinde özellikle Rönesans döneminde hümanizmle birlikte kutsalın yerine akla ve bilgiye değer veren bir anlayış gelişmeye başlamıştır. Rönesans döneminde gelişen düşüncelerin temelinde insanın aklı ve bilgisiyle güçlü olduğu fikri bulunmaktadır.

Rönesans sonrası rasyonalizm ve hümanizm temelinde gelişen modern doğa bilimleri, doğayı, metafizik örtüsünden kopararak bütün olguları ruhsuz, statik materyal hâline getirmiştir. Doğrusu şu ki, doğanın kutsallığından arındırılması varlığın anlamsızlaştırılması biçiminde de anlaşılabilir.

İnsanın iç içe yaşadığı kendini kuşatan fiziksel varlığı anlamsızlaştırması kendi varlığını ve varoluş amacını da unutmasına neden olmuştur. Bu durum insanın kendine yabancılaşması biçiminde de anlaşılabilir. Nitekim modernleşme sürecini insanın kendine ve varlığa yabancılaşması biçiminde değerlendiren görüşler vardır. İnsanı kendine yabancılaştıran bu anlayışı “Düşünüyorum o hâlde varım.” argümanıyla düşünen varlığı felsefenin odak noktasına koyan Descartes'le başlamıştır. Bununla birlikte Francis Bacon (1561-1626)'ın; “Bilgi güçtür.” ve “İnsan dini buyruklar olmadan da ahlâklı yaşayabilir.” gibi temel düşünceleri modernleşmenin yolunu açmıştır. Bu yolda Hristiyanlığın akla dayalı yorumlamasıyla ortaya çıkmış bir yorumu olan Protestanlık, hâkim olduğu bütün modern toplumlarda sekülerizm de birlikte var olmuştur. Protestanlaşmayla birlikte din siyasi alandan ayrıştırılmış, bireyin hayatına indirgenmiştir. Böylece din toplum hayatındaki önemini kaybetmiştir.

18. yüzyıl aydınlanma çağında tanrı merkezli anlayışın yerini bütünüyle bilgi-akıl merkezli anlayışa bırakmıştır. Toplumsal yaşamın düzenlenmesi pozitif bilim ve akıl kılavuzluğunda gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Örneğin; modern sosyoloji toplumu biçimlendirme, psikoloji bireyi kontrol etme ve yönlendirme iddiasıyla ortaya çıkarılmış bilimlerdir.

19. yüzyıl ideolojiler çağında ise geleneğe karşı olan tutum yaygınlaşmıştır. Genel hâliyle özetle meye çalıştığımız modernleşme ile bu dünyanın gerçekliğine dayanan seküler bir dünya görüşü ve yaşam biçimi inşa edilmiştir. Söz konusu ideoloji insanı özgürleştirme iddiasıyla insanı dinden ve geleneksel değerlerden uzaklaştırmıştır. Diğer bir deyişle seküler bir ahlâk geliştirirken dine rağmen bir ahlâk anlayışı olabileceğini kabul etmiştir. 18. yüzyıl deistik tanrı anlayışlarıyla da ilişkili olan bu düşünce modern insanın ahlâk görüşüdür. Bu düşüncede amaç ahlâkın merkezine insani olan bilgiyi ve aklı yerleştirmektir. Bu noktada Rönesans dönemi filozofların düşüncelerini hatırlatmak ilişkilendirme açısından önemlidir.

Yazımızın asıl konusuna gelelim. “Modern insan neden mutsuz?”

Modern insan için mutluluk ve mutsuzluk hayattan haz almak ve haz almamak biçiminde tarif edilebilir. Bu dünyada mutlu olmanın insanın doğal hakkı olduğu düşüncesi modern insanın inancıdır. Çünkü modern insan için tek gerçek bu dünyanın varlığıdır. O hâlde mutlu olmak ancak bu dünyada mümkündür. Bunun için insan elinden geleni yapmalıdır. Batı insanı bu anlamda yılın on bir ayı köle gibi çalışıp bir ay kazandığı parayı eğlence tatillerinde harcamayı hayat tarzı olarak benimsemiştir.

Modern insan böylece mutluluğa gerçek anlamının dışında bir anlam yüklemiş olur. Keza modern insan mutluluğu sadece bu dünyada alınabilir bir şey olarak görür. Onun için mutluluk somut bir değerdir. Mutluluğu somut ve maddi şeylerle ilişkilendiren bireyler dış dünyalarından tekin edilen mutluluk formüllerinin şartlandırdığı biçimiyle davranmaktan kendilerini alıkoyamazlar. Beklentilerinin gerçekleşmemesi hâlinde ise umutsuzluğa düşerler.

Yaşadığı hayal kırıklığını ya başka bir hazla gidermeye çalışır ya da istediğini elde etmek için daha fazla hırs duyar. Stres, melankoli ve depresyon gibi kavramlar yaşadıklarına anlam vermekten aciz olan insanın hâlini anlatan toptan etiketlerdir. Bir insanın yaşadığı yüzlerce farklı duyguyu tek bir sözcükle ifade etmesi kendini ve hayatı anlayamadığının bir göstergesidir. Bu çerçevede modern insan psikiyatristleri hayatın sırrını çözmüş bilge insanlar zannederler.

Belirsizliklere mahkûm bir insanın en önemli ihtiyacı kendini anlamaktır. İnsanın düşünmesi ve idrak etmesi en fazla kendini ve yaşadığı hayatı sorgularken değerlidir. Bu anlamda modern insan bir kalbi olduğunun bile farkında değildir. Pek çok geleneksel düşünce insanın bir kalbi olduğundan bahseder.

Modern psikolojinin ortaya çıkması ile insanın kutsalla bağını kuran kalp ve ruh yok edilir. “Kendini bilmek” kadim kültürlerde olduğu bilinen bir hikmettir. İnsanın kendini bilmesi özünde ne olduğunu anlaması ile kabildir. Bu ise ancak insanın kendi iç dünyasına yönelmesiyle mümkündür. Fakat modern bilim tabiatı kutsallığından soyarken insanı da ruhundan uzaklaştırmıştır. Böylece insan pek çok ruhsal ve sosyal sorunla karşı karşıya gelmiştir. Örneğin; modern insan bireysellik düşüncesiyle kendi egosuna mahkûm edilmiştir. Freudyen bakış açsıyla modern insan içgüdülerini tatmin etmek zorundadır.

Aksi hâlde mutsuz olmak zorundadır. Bu durumda vicdanıyla konuşamayan, eylemlerinde kesin bir ölçüte bağlı davranmayan insan kendini tatmine kolayca yönelecektir. Eğlence yerleri, alışveriş merkezleri, tatil amaçlı seyahatler, fast food restoranları gibi mekânlar modern insanın saadet mekânlarıdır. İnsanoğlunun mutlu olma isteğini fark eden kapitalist anlayış, daha çok üretim için daha çok tüketim düşüncesiyle insandaki tüketme arzusunu reklam ve moda yoluyla güdülemeyi başarmıştır. Kapitalizmle birlikte Descartes'in cogitosu “Tüketiyorum, o hâlde varım.” biçimine dönüşmüştür.

Görüldüğü gibi Batı'da modernleşme ve sekülerleşme süreçleriyle birlikte insan ve doğa kutsal bağlamından koparılmıştır. Dünya, insanın dilediğince tasarrufta bulunabileceği bir eğlence yeri olarak kurgulamıştır. Dolayısıyla insanın dünyaya ilişkin bakış açısı mutluluğa karşı takınılacak tavrı da belirlemektedir.

Bu nedenle modern insan mutlu olmak için tüketmek zorunda bırakılmıştır. İnsanı ve toplumu bir nesne gibi gören kapitalist zihniyet ise insandaki tüketme arzusunu hedef almıştır. Teknolojinin biçimlendirdiği maddeci bir dünyada insanın hayatında rahat etmesi için konfor sağlayan ürünlerin ardı arkası kesilmeden üretilmektedir. Fiziksel anlamda konfor sağlayan bu icatlar maalesef insana gerçek anlamda mutluluk getirememiştir. Çünkü fiziksel konfor, insanın ruhuna hitap etmemektedir. Küresel kapitalizm bugün de sanal gerçeklik üzerinden sanal eğlenceler yoluyla insanı büyüleyerek tüketime zorlamaktadır.

Bu anlamda modern insan aydınlanma çağında iddia edildiği gibi kendi aklıyla özgürleşen bir varlık değildir. Modern insan belirlenen ve yönlendirilen bir varlıktır. Modern insanın özgürlükten anladığı Tanrı'ya karşı kendi varlığını merkezileştirmekti. Antik Yunan mitolojisinden gelen prometheci insan tahayyülü modern insanda Tanrıyı dünyadan kovan bir biçimde yeniden ortaya çıkmıştır. Ezcümle modern insan parçalanmış bir varlıktır. Kendi iç dünyasından ve ruhundan habersizdir. Kendi hakikatini bulamadığı için hayata dair kafası karışıktır. Hayatı ölümden kopuk düşünmek mümkün değildir.

Ölüme ve ölüm ötesine dair bir inancı olmayan insanın hayatı anlamlı yaşaması, hayatı anlamlı yaşayamayan bir insanın mutlu olması mümkün değildir.

Yılmaz Albayrak


1. Külekçi, Numan, Kutadgu Bilig'ten Seçmeler, Toker Yayınları, s.377, İstanbul, 2005.
2. Gazali, Kimya-i Saâdet, Arslan Yayınları, İstanbul, 1979.

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar