I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

Türkiye’nin muhtelif bölgelerinden çeşitli sivil toplum kuruluşlarına bağlı eğitimci, yazar, akademisyen, sanatçı, gazeteci, sendikacı İHH gönüllüsü on iki kişilik oldukça renkli, kaliteli ve bir o kadar da uyumlu bir grup ile kurban kesmek ve yetimleri sevindirmek gibi ulvi bir gaye için ilk hicret diyarımız Etiyopya’ya gidiyoruz. Tarih 2 Ekim 2014. Günlerden perşembe.
Havaalanı ortak buluşma yerimiz. Grupta kimler var, henüz bilmiyorum. Uçuş saati yaklaştıkça arkadaşlar bir bir damlıyor. Renkli ve önemli simalar görüyorum gelenler arasında… Prof. Dr. İskender Pala ve eşi Hülya Pala, gazeteci-yazar Merve Şebnem Oruç, Bem-Bir-Sen İstanbul 7 No’lu Şube Başkanı Niyazi Karakoç, Zonguldak Türkiye Taş Kömürü Kurumu’ndan Şeref Çokal, İHH bünyesinde görev yapan Bekir Çete, Ayşe Olgun, Zümrüt Sönmez, Sefire-i Âlem’de Türkçe öğretmeni Sümeyye Sevim, Afyon’da sınıf öğretmeni Mustafa Üngör, Kâğıt Gemi Ajansı’nın sahibi profesyonel fotografçı Sevde Sevan Usak ve Medeniyet Vakfı’nı temsilen bendeniz.
Başkent Addis Ababa’dayız
3 Ekim 2014, Cuma. Yaklaşık beş buçuk saat sonra 00.30’da başkent Addis Ababa’ya varıyoruz. Bizi İHH’nın Etiyopya’daki partner kuruluşu CDA yetkilileri karşılıyor. Birlikte otele gidiyoruz. Yaklaşık dört milyon nüfuslu büyük şehirde derin bir sessizlik hâkim. Cadde ve sokaklar geniş. Yollar tenha ve karanlık.
İlk gece mütevazı bir otelde kalıyoruz. Yatağa girdiğimizde saatler 02.30’u gösteriyor. Sabah namazına zar zor uyanıyoruz. Erken saatlerde otelin ikinci katından Addis Ababa’yı seyrediyoruz kuşbakışı. Hava kapalı, şehir gri sisler içinde siluet gibi görünüyor.
Addis Ababa, deniz seviyesinden 2500 metre yükseklikteki dağların üzerine kurulu bir plato. Bolivya'nın başkentiLa Paz'dan sonra dünyanın ikinci yüksek başkenti. Şehir derin vadilerle yarılmış, dört bir taraf mükemmel okaliptus ağaçlarıyla kaplı.
Kentteki belli başlı yapıların çoğu beyaz badanalı, teneke çatılı. Şehirde modern yapılı binalarla birlikte çoğunlukla baraka türü evler var. Şehir bu yönüyle büyük bir köy görünümünde. Addis Ababa Amharice bir kelime ve “yeni çiçek” anlamına geliyor.
Saat 8.00 suları kahvaltıya geçiyoruz. Bir şey yiyememek korkusuyla aç indiğimiz yemek salonundan tok çıkıyoruz. Damak tadımıza uygun zengin kahvaltı ürünlerini görünce seviniyoruz ve gelirken yanımıza aldığımız ekmek, peynir, zeytin gibi nevalelere ihtiyaç kalmıyor. Anlıyoruz ki Etiyopya’ya gelen bir Türkiyeli, burada aç kalmaz, karnını gönül rahatlığıyla doyurabilir.
Kahvaltıdan sonra otelin önündeki şose yolda durup etrafımıza bakınırken, gözlerimiz yolun bir ucundaki İskender Hoca’ya takılıyor. Yavaş adımlarla yanımızdan geçiyor. Fırsatını bulmuşken birkaç kelâm edelim diyoruz, lâkin içinden mırıldanarak bir şeyler okuduğunu görünce vazgeçiyoruz.
Bir süre sonra kendisi geliyor yanımıza. Ayaküstü Habeşistan’ı, Necaşi’yi, Hz. Bilal’i, Hz. Osman’ı, Amr bin As’ı, Ebrehe’yi konuşuyoruz. Sohbetimiz esnasında öğreniyoruz Hoca’nın beş aydan beri edebî metin değeri taşıyan bir siyer çalışması içinde olduğunu. Siyer değil diyor İskender Hoca tebessüm ederek, edebî metin; ben siyer âlimi değilim, edebiyatçıyım; onu siyer âlimleri yazar, benim yazdığım ise sadece edebî metin, diye de vurguluyor tatlı üslubuyla.
Arabalarımıza binip İHH’nın partner kuruluşu CDA’ya gidiyoruz. Kısa bir tanışma faslından sonra CDA yetkilileri bizlere Etiyopya’nın tarihî-sosyal-kültürel özellikleri ve kurum faaliyetleri hakkında bilgiler veriyor. Tercümanımız ve mihmandarımız Türkçeyi çok iyi bilen Fennan Bey. Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü mezunu. Güler yüzlü, sıcak kanlı, zeki ve espritüel.
İlk Hicret Diyarımız
Tarihte Habeşistan olarak bilinen Etiyopya, hem dünya hem İslâm tarihi açısından çok önemli bir ülke.
Allah Rasûlü’nün “adil kral” diye methettiği Habeş Necaşi’si Eshame’nin memleketi.
Müslümanların müşriklerin zulmünden kaçarak 615 ve 616 yıllarında iki kez gitmek zorunda kaldıkları ilk hicret diyarı. Aralarında Hz. Osman ve eşi Hz. Rukiyye, Hz. Cafer-i Tayyar, Hz. Zübeyr bin Avvam, Hz. Abdurahman bin Avf, Hz. Abdullah bin Mesud gibi çok önemli simaların da bulunduğu kadın erkek doksan sahabeye kucak açan yardımseverler ülkesi.
Etiyopya, Afrika ülkeleri arasında Hristiyanlığı da İslâmiyet’i de ilk kabul eden ülke. Eski Ahit’teki Hz. Süleyman ve Belkıs kıssasında geçmesi, Hristiyanlığı ilk kabul edenler arasında Aksum Krallığının da bulunması ve Müslümanların ilk hicret diyarı olması, Etiyopya’yı her üç din için de çok önemli kılıyor.
Her üç din için de böylesine büyük bir önemi haiz olan ülke, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı Cihan Devleti’ne bağlı Habeş eyaleti olarak hayatını sürdürmüş. Cihan Devleti’ne bağlılığı yaklaşık 350 yıl sürmüş. Sultan II. Abdülhamit Han devrinde Kudüs'teki Habeşli Hristiyanlara ait Kopt Kilisesi'nin kitaplığı Ermeniler tarafından yağmalanmış ve Kopt papazları ağır hakaretlere maruz kalmış. Bunun üzerine Habeşliler Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit Han’dan yardım istemişler. Sultan II. Abdülhamit Han da olaya hemen müdahale edip mağduriyetleri gidermiş.
Bu müşterek duygu, düşünce, inanç ve tarih, Etiyopya insanı ile aramızda kopmak bilmez bir bağ meydana getirmiş. Bu bağı Etiyopya insanının gözlerinde, tavır ve hareketlerinde, sevgi ve hürmetlerinde her daim görebilmek pekâlâ mümkün. Öyle ki, bizleri kendilerinden, kendilerini de bizden sayıyorlar. Tanışırken “Türkiye’den geliyoruz.” dediğimizde vermiş oldukları güzel reaksiyonlar bunun en güzel ispatı.
Sömürge Olmayan Tek Afrika Ülkesi: Etiyopya
Kaynaklar, Etiyopya’nın kuruluşunu M.Ö. 13. yüzyıla kadar götürüyor. Mısır firavunları Kızıldeniz boyunca altın, fildişi, tütsü ve habeş (köle) aramak üzere keşifler yaparken buraya geliyor.
Bu topraklarda modern anlamda ilk devlet M.Ö. 8. yüzyılda D'mt Krallığı adıyla kuruluyor. D'mt KrallığınınM.Ö. 1. yüzyılda çöküşü ile birlikte bölgede yine aynı yüzyılda Aksum Krallığı ortaya çıkıyor.
Yine kaynaklar, tarih boyunca bağımsızlığını koruyabilmiş tek Afrika ülkesinin Etiyopya olduğunu belirtiyor. Buna göre Etiyopya, hiçbir dönem Avrupalılarca sömürge yapılamamış. Yalnız 1936-1941 yılları arasında Mussolini İtalya’sının işgaline uğramış, işgalden ancak İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kurtulabilmiş. 1970 ve 1984’te çok ciddi kıtlık ve kuraklık felaketi yaşamış, bunun sonucunda yüz binlerce insan hayatını kaybetmiş. Derg isimli diktatör 1974 yılında, 1930’dan beri ülkeyi yöneten ve Müslümanlara dinî, siyasî, kültürel çeşitli baskı ve zulümler yapan İmparator Haile Selasiye’yi devirerek sosyalist bir cunta rejimi kurmuş. Sosyalist rejim, Rusya ile her sahada yakın ilişkiler içine girerek Müslümanlara baskı ve zulümlerini daha da artırmış. Sonunda 1991’de isyancı bir koalisyon tarafından devrilmiş, 1994’te anayasa kabul edilmiş, 1995’te de seçimler yapılmış ve ilk çok partili hayata geçilmiş. 1960’dan 1990’a kadar Eritreli Müslümanlar ile yaşanan sorun ancak 1991’de sona ermiş, Birleşmiş Milletler referandum sonucu Eritre’yi bağımsız bir devlet ilan etmiş. 12 Aralık 2000’de Eritre ile barış antlaşması imzalanmışsa da bazı sorunlar hâlâ devam etmektedir.
1.104.300 km2 yüz ölçüme sahip Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti toprakları üzerinde bugün gayr-i resmî rakamlara göre 90 milyonu aşkın nüfus yaşıyor. Bu nüfusun %45 - %50’si Müslüman, %35 - %40’ı Hristiyan Ortodoks, %12’si Animist ve diğer pagan dinlerine mensup. Bu nüfusla Etiyopya, Afrika kıtasının Nijerya ve Mısır’dan sonra en kalabalık üçüncü büyük ülkesi. Etiyopya’da bir insanın ortalama ömür süresi eskiden 44 yıl iken bugün bu rakam 60-61 bandında. Çocuk sayısı genel olarak 6-12 arasında değişiyor. Tek eşli evlilik yaygın. Boşanma vakaları özellikle Müslüman ailelerde hemen hemen hiç yaşanmıyor. İstatiskî bilgiler, Etiyopya insanının genel olarak ailesine ve çocuklarına düşkün olduğunu gösteriyor.
Etiyopya, yer altı ve yer üstü zenginlik kaynakları bakımından da Afrika kıtasının en zengin ülkeleri arasında yer alıyor. Özellikle altın, platin, bakır, doğalgaz, kahve, şekerkamışı, mısır ve patates üretimi çok yaygın. Birçok Afrika ülkesi gibi Etiyopya’nın da potansiyel olarak daha pek çok zenginliğe sahip olmasına rağmen siyasî ve sınaî sebeplerden dolayı bu kaynakları hakkıyla değerlendirilebildiğini söylemek çok zor.
En önemli şehirleri başta Afrika Birliği’nin de başkenti Addis Ababa olmak üzere Hawassa, Shashamane, Mekele, Axum, Gonder, Diredawa, Harar, Adama, Bale, Jimma, Jijiga, Asayta, Asosa, Dilla vb…
Nüfusun büyük çoğunluğu kırsal bölgelerde, %20’lik bölümü ise şehirlerde yaşıyor. Müslüman, Hristiyan, Animist iç içe yaşıyor. Buna rağmen dinî çatışmalar yaşanmıyor. Sosyal ilişkiler, yardımlaşma, komşuluk, alışveriş vs. çok iyi.
Özellikle Müslümanlara karşı büyük bir güven ve saygı duyuluyor. Öyle ki, Hristiyan yahut Animist olsun ticaretle uğraşan insanlar, yanlarında taşımak istemedikleri para gibi çok kıymetli eşyalarını gönül rahatlığıyla bulundukları bölgenin herhangi bir Müslüman şahsiyetine emanet edebiliyorlar. Bu güzel örneklik, “Emîn” bir peygamberin ümmeti olarak bizleri gururlandırıyor, göğsümüzü kabartıyor.
Ülkemizde olduğu gibi dört mevsim yaşanmıyor Etiyopya’da. Yağmurlu ve yağmursuz diye sade iki mevsim yaşanıyor. Tropikal muson yağmurları çok şiddetli bastırıyor. Buna rağmen ülkede kuraklıklar yaşanıyor. Sıcaklık ortalaması 35 ila 15 derece dolaylarında değişiyor. Ülkenin okyanusa veya denize kıyısı yok, göl ve akarsular bakımından ise zengin.
Dünyanın en büyük nehri olan Nil’in iki kolu da (Beyaz Nil %85, Mavi Nil %100) kaynağını buradan alıyor. Alıyor ama Etiyopya halkı bu bereketli sulardan pek istifade edemiyor. Bir dönem İngilizler, Nil Nehri’ni kullanmamaları şartı ile Etiyopya ile silah antlaşması imzalamış. Son yıllarda ise artık devlet nehirden yararlanmak ve elektrik enerjisi üretmek istiyor. Bu yüzden de Mısır’la sürekli problemler yaşıyor.
Bir başka önemli nehir ise ülkeyi bir baştan bir başa dolaşan Awaş Nehri. Etiyopya’nın Nil’i diye anılıyor.
Awaş, boz bulanık hırçın bir nehir. Arabayla ahşap köprüden geçerken kulakları dolduran müthiş bir uğultu duyunca merak edip aşağıya bakıyoruz. Gördüğümüz manzara içimizi ürpertiyor. Çamur renkli dev dalgalar korkunç homurtularla kayalıklara çarpıyor ve anaforlar halinde vadilerden akıp gidiyor…
Kahve Etiyopya’dan Gelir
Etiyopya’nın geçim kaynağı daha çok tarım ve hayvancılığa dayanıyor. Ülkedeki arazilerin %80’i verimli olmasına rağmen bunun ancak %8 gibi çok cüzi bir miktarı kullanılabiliyor. Tarımcılık hâlâ genelde eşeklerin koşulduğu kara sabanlarla yapılıyor.
Ülkenin güney kesimlerinde bir çeşit uyuşturucu özelliği olan “gat” bağımlılığı yaygın. Daha çok Yemen taraflarında görmeye alışık olduğumuz bu bitki türünün de asıl vatanı Etiyopya imiş. Çiğneyenlerde uyku, rehavet ve tembellik meydana getiriyor. Bazı yönlerden bizdeki Maraş otuna benziyor.
Kahvenin de Yemen’e ve diğer ülkelere buradan gittiği söyleniyor. Hem üretim çokluğu hem de kalite bakımından Etiyopya kahvesinin dünyanın en lezzetli kahvesi olduğu kabul ediliyor.
Edindiğimiz bu bilgiler, kahveye dair bütün bildiklerimizi yeniden gözden geçirmemize sebep oluyor. Hakikat böyle olunca meşhur türkünün “Kahve Yemen’den gelir…/ Kahve Yemen’siz olmaz…” mısraları sanki geçerliliğini yitiriyor.
Etiyopya’da çay da var ama kahve gibi pek tiryakisi yok. Kahveler itinayla pişiriliyor, zevkle içiliyor. Önce közde bir güzel kavuruluyor, sonra iyice dövülüyor. Servis yapılıncaya kadar yaklaşık 30-40 dakika emek istiyor. Taze yapılıyor, taze içiliyor. Sade kahve, çok acı. Acı ama çok lezzetli. Bizim birazcık mırramızı andırıyor. Bir iki yudumdan sonra alışıveriyorsunuz.
Fincanların desen ve türleri genelde aynıymış Etiyopya'da. Altlarında hep "Made in China" yazıyor. Her yerde olduğu gibi burada da Çin malları çok yaygın. Sonra sırasıyla Hint ve Türk malları geliyor.
Tropikal iklim kuşağında bulunması Etiyopya’ya ananas, mango, guava, papaya, avokado ve muz gibi tropikal meyveler bakımından çok büyük zenginlik kazandırmış. Üstelik doğal ve lezzetli. Özellikle ananas ve karışık meyve suyu içilmeye değer.
Etiyopya’da hayvan potansiyeli çok olmasına rağmen sistemli bir hayvancılık yapılamıyor. Bir iki gelişmeyi saymazsak henüz devletin hayvancılıkla ilgili ciddi ve sistemli bir organizesi yok. Buna rağmen hayvan besiciliğinde Afrika kıtasında birinci, dünyada yedinci sırada bulunuyor. Süt dışında peynir, yoğurt, ayran gibi hayvan ürünleri -kültür gereği- pek yaygın değil.
Seksenden Fazla Kabile ve Seksenden Fazla Dil
Etiyopya’da kabile kültürü hâkim. Oromo, Amhara, Tigre, Somali, Gurage, Sidamo, Velayta bu kabilelerin en büyükleri.
Her kabilenin kendine özgü bir dili var. Buna göre şu an Etiyopya’da 80’den fazla kabile ve 80’den fazla dil bulunuyor. Resmi dili Amharice olmasına rağmen en kalabalık kabile olan Oromo, resmi dilin Oromice olmasını istiyor.
Bunun dışında Tigrinya, Oromigna, Somalice ve diğer yerel lehçelerle birlikte Arapça ve İngilizce de konuşuluyor. Biraz da ülkenin beş altı sene İtalyan işgalinde kalmasından dolayı o dönemlerde askerlik yapan seksen-doksan yaşlarındaki ihtiyarlar İtalyanca da biliyor.
Tarih 2014 Değil, 2007
Etiyopya her yönüyle ilginç bir ülke. Kendilerine özgü bir çeşit İskenderiye takvimini kullanıyorlar.
Bu takvime göre bir yıl on iki ay değil on üç ay. On üçüncü ay sadece beş gün. O da bayram olarak kutlanıyor. 11 Eylül, yılbaşı. Bir ay otuz gün. Yirmi dört saatlik gün on iki saatlik iki bölümden oluşuyor. İlki sabah 6.00’da başlıyor ve buna “gündüz saati” deniyor. Diğeri 18.00’da başlıyor buna da “gece saati” deniyor.
Gün, güneşin doğuşuyla başlıyor. Güneş doğduğunda saatler 1.00’ı gösteriyor. Şu an ülkede takvimler 2014 değil, 2007.Takvimleri Hz. İsa’nın doğum tarihiyle değil, Hristiyanlığı kabul ettikleri tarih ile başlıyor. Dünyayı yedi yıl geriden takip ediyorlar. Sebebi ise Hristiyanlığı yedi yıl sonra kabul etmeleri.
İHH’nın Partner Kuruluşu CDA
Etiyopya’daki ilk günün sabahında yaptığımız toplantıda yetkililerden çok önemli bilgiler ediniyoruz.
CDA (Charity and Development Associaation/Kalkınma ve Yardımlaşma Derneği) eğitimden sağlığa, iaşeden ibateye kadar hemen her alanda hizmet veren Müslüman bir sivil toplum kuruluşu. 1992 yılında kurulmuş. Merkezi Addis Ababa’da bulunuyor, daha pek çok şehirde ise temsilcilikler açıyor. 49 profesyonel resmî çalışanı var. Başkanı Muhammed Ali Nadiso. Çalışanların hepsi de maaşlarını kurumdan alıyor. Toplam 9.300 yetime hizmet veriyor ve bu sayı sürekli artış gösteriyor. Açtığı kliniklerde 5237 kişiye katarakt ameliyatı yaptırmış.
Kurumun ve kurum çalışanlarının İslâmî hassasiyetleri çok fazla. Milliyetçilik, bölgecilik, kabilecilik, demokrasi, laiklik, liberalizm gibi gayr-i İslâmî anlayışlardan uzak; nasları esas alan ümmetçi bir düşünceye sahipler.
Dünyada olup biten sosyal-siyasî hareketlenmelerde hep ümmetin hep Müslümanların yanında olduklarını söylüyorlar. Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de, Türkiye’de Müslümanların muzaffer olması için dua ediyorlar ve imkânları el verdiğince maddî manevî yardımlar yapıyorlar.
Mihmandarlarımızla yaptığımız sohbetlerden edindiğimiz bilgilere göre Etiyopya’da siyasî anlamda bir selefiliğe rastlamak mümkün değilmiş. Bunun yerine naslara bağlı, aşırılığı olmayan, mutedil, ilmî bir selefilik anlayışı hâkim imiş. Bunun gibi daha pek çok anlayış ve hareketler de aynı şekilde selefî anlayışa dâhil edilebilirmiş. Hatta bidat ve hurafelerle mücadele eden tasavvuf ehli insanlar da bu cümleden sayılıyormuş. Anladığımız kadarıyla Etiyopya’da cemaat, cemiyet, tasavvuf, selefilik gibi anlayışlar da kendine özgü bir nitelik arz ediyor.
Etiyopya’da halen hayatta olan Şeyh Abdüllatif Haramaya, Şeyh Muhammed Beşir Motta, Şeyh Muhammed İbro Diredawa, Şeyh Emin Ebro, Şeyh Âdem Musa, Şeyh Said Mustafa gibi daha pek çok saygın âlim, irşad ve davet çalışmaları yürüterek ülkenin ihya ve inşasında çok önemli roller üstleniyorlar. Bu davet çalışmaları sebebiyledir ki Müslüman nüfus Etiyopya’da her geçen gün daha da artıyor.
Kiliseler ve Misyonerlik Faaliyetleri
Etiyopya’da misyonerlik faaliyetleri çok yaygın.Elli sene öncesine kadar tamamı Müslüman olan Hadiye bölgesindeki kabilelerin maalesef %75’i bugün misyonerlik faaliyetleri sonucu Hristiyanlığı kabul etmiş durumda. Daha önceleri bu rakam %98 iken Müslümanların yoğun çalışmaları neticesinde bu oran daha da düşmüş.
Önceleri ilk eğitim kiliselerde başlıyormuş. Bunun için Müslümanlar çocuklarını kiliselere göndermek zorunda kalıyormuş ama bu uygulama daha sonraları kaldırılmış. Bugün için Müslümanlar kendi okullarında dinî eğitimlerini nispeten daha rahat verebiliyor.
Adım başı kiliselere yahut kilise için çeşitli çalışmalar yürüten bürolara rastlamak her zaman için mümkün Etiyopya’da. Bu bürolar ya sarı-kırmızı-yeşil rengiyle ya da hac işaretiyle belli ediyor kendisini. Kiliseler hâlâ eski Etiyopya bayrağını kullanıyor. Eski bayrak sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşuyor. Bugünkü bayrak da aynı renklerden oluşmakla birlikte üzerinde bir de arma ve etnik grupları, cinsiyetleri, inançları temsil eden yıldızlar bulunuyor. Her rengin ayrı bir anlamı var. Yeşil renk ülkenin verimli topraklarını, sarı renk ana yurda duyulan sevgiyi, kırmızı renk ise gücü ve kanı temsil ediyor. Beş eşit boydaki ışın ise Etiyopya'nın parlak geleceğini gösteriyor.
Bayraktaki renkleri ve hac sembolünü herhangi bir toplu taşıma araçlarında veya evlerin, iş yerlerinin duvarlarında, çatılarında görebilmek mümkün. Afrika ülkelerinin pek çoğunda sıkça görmeye alışık olduğumuz üç tekerlekli, üstü kapalı ve en fazla üç kişi alabilen bajaj isimli minik arabaların yanında yöresinde bile bu sembollere rastlamak mümkün.
Çanlar Çalıyor
Kiliseler Etiyopya’da çok aktif. Ayinler gece saat üçte başlıyor, sabah ona veya akşama kadar sürüyor. Haftanın bir günü değil her günü faaliyet gösteriyor. İnsanlar her gün her saat rahatça kiliseye gidip ibadet edebiliyor. Kadınıyla erkeğiyle kiliseye giderken siyah değil beyaz şallara bürünüyorlar. Her an her saat kilise ile içe içe bir hayat yaşıyor Etiyopya’nın Ortodoks insanı.
Üçüncü gün Hawassa’da kaldığımız Central Otel’de sabaha karşı uyuyamıyoruz. Sebebi ise yandaki kiliseden gelen çan sesleri. Sabahın dingin saatlerinin derunî sessizliğini yırtarak mütemadiyen çalıyor…
Çalan çanlar bize Üstat Necip Fazıl’ın “Çan Sesleri”ni hatırlatıyor:
“Sağa sola sallanıp dan, dan, dan, çaldı çanlar,
Durmadan çaldı çanlar, durmadan çaldı çanlar…
Sular ürperdi, eşya ürperdi, tunç ürperdi.
Çanlar, kocaman çanlar, korkunç korkunç ürperdi.
Gördüm ki adım adım, gölge gölge keşişler,
Ebedi karanlığın mahzenine inmişler...”
Ne garip, kaderde üstadı yâd etmek de varmış bu topraklarda…
Müslümanlar Baskı Altında
Resmî rakamlar Müslüman nüfusun oranını düşürmeye çalışsa da Etiyopya, Afrika kıtasının Müslüman nüfusu en çok barındıran ülkesi.
Resmi adı Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti olan devlet, Müslümanların varlığından değil ama onların yükselişinden ve ülke siyasetinde söz sahibi olmak istemelerinden rahatsızlık duyuyor. Eğitim oranı Müslümanlar arasında sürekli yükseliyor. Bu yüzden son iki üç yıldan beri ülkede Müslümanlara yönelik büyük bir baskı politikası uygulanıyor. Ne yazık ki, bazı dinî çevreler de başörtüsü yasağı gibi yasakçı politikalara destek vermeye başlamış.
Yetkililer bize “Sizin 28 Şubat’a benziyor.” diyor. Takibatlar, teftişler, sindirme operasyonları, çeşitli yasaklar ve engellemeler bölge Müslümanlarını daha titiz ve daha dikkatli çalışmaya sevk etmiş.
Sümeyye Mescidi’nde Cuma Namazı
CDA’daki tanıtım toplantısının ardından cuma namazı için hazırlıklara başlıyoruz. Mescidin biraz uzak olduğunu ve ancak arabayla gidilebileceğini söylüyor yetkililer. Hazırlığımızı yapıp Toyota marka eski jeeplere biniyoruz. Burada daha çok bu markanın yaygın olduğunu ve hemen hepsinin Arap ülkelerinden ikinci el olarak geldiğini öğreniyoruz.
Yaklaşık on beş dakika sonra Sümeyye Mescidi’ne varıyoruz. Bir dağın yamacına sırtını vermiş olan mescit, büyükçe ve sade bir mimariye sahip. Ayakkabılarımızı çıkartmaya daha dış merdivenlerden başlıyoruz. Mescidin müştemilatından sayıldığı için merdivenlere ayakkabı ile basılmıyor. Ayakkabılarımızı emanetçiye para karşılığında teslim edip üst kata çıkıyoruz.
Cemaat kalabalık. Gençlerin çoğunlukta oluşu dikkatimizi çekiyor. Yöresel kıyafetlerini giyenler tek tük. Genelde bizim gibi giyiniyorlar. İmam minberde sıcak bir diyalog halinde hutbesini veriyor. Bir elinde metin bir elinde asa var, gür ve coşkulu sesiyle Arapça hutbe okuyor. Belli ki hac ve kurbandan bahsediyor. İmam Fatiha’yı bitirince cemaat bizim alışık olduğumuzdan çok daha yüksek bir sesle “Âmin.” diyor.
Türkiye’de olduğu gibi cemaatin bir kesiminin farzdan sonra sünnetleri kılmadan hemen dağıldığına şahit oluyoruz. Şahit olduğumuz bir şey daha var: Mescidin yanındaki kilise! Merak edip soruyoruz. Aldığımız cevap bizi ürkütüyor: Etiyopya’da Hristiyan anlayışı hâkim olduğundan devlet genelde mescitlerin hemen yanına bir kilise yapma politikası uyguluyormuş. Hatta bazı zamanlar ezan ve namaz vakitlerinde çan özellikle çalınıyormuş.
Daha bu üzüntünün etkisinde iken öğrendiğimiz şu bilgi ise üzüntümüzü ikiye katlıyor: Etiyopya’da mescit yapımı çok zormuş, bu nedenle camilerin sayısı çok azmış. Eskiden toprakların üçte biri kilisenin malı kabul edildiğinden mescit yapımlarına karşı çıkılıyormuş. Etiyopya’da mescit demek şehit demekmiş biraz da. Çünkü birçok mescit yapımında en az bir veya iki şehit veriliyormuş. Mescit inşaatları en hafifiyle kanla, gözyaşıyla tamamlanabiliyormuş. Eskiden yeri çöplük olan Sümeyye Mescidi için de dört beş şehit verilmiş.
Cuma namazı çıkışında insanlar, çoluk çocuk dikkatli ve meraklı gözlerle bizlere bakıyor. Pek sevimli çocukların “many, many” sesleri arasından geçerek arabalarımıza atlıyoruz ve öğlen yemeği için Kayserili bir iş adamının Türk lokantasına gidiyoruz. Bahçeli, güzel, yeşil ve temiz bir yer. Çalışanları Etiyopyalı genç kızlar. Henüz Türkçe öğrenememişler. Lokanta sahibi Kayserili iş adamı ise anlaşabilecek kadar Amharice öğrendiğini söylüyor.
Mihmandarlarımız ve Zilhicce Orucu
Dikkatlerimizden bir şey kaçmıyor. Bizlere altı gün boyunca mihmandarlık yapan CDA yetkilileri yemek vakti gelince dışarıda çardak altında beklemeyi tercih ediyorlar. Niçin, diye sorduğumuzda rahat edebilmemizi gerekçe gösteriyorlar. Gönlümüz razı olmuyor. İskender Hoca “Biz birlikte yersek daha çok rahat ediyoruz.” diye sesleniyor. Tercümanımız Fennan Bey, konuşmalarımızı tercüme ediyor kendilerine. Birer ikişer geliyorlar yanımıza. Sonrasında masaları birleştirip yan yana, kardeşçe yemeklerimizi yiyoruz. Yine de masaya oturmayan iki üç kişi çarpıyor gözümüze. Israr edince gerçeği öğreniyoruz. Tek tek “Ene sâim.” diyorlar.
Doğru ya, bugün arife, yarınsa bayram, hacılar bembeyaz ihramlar içinde Arafat’ta vakfeye duracaklar. “Lebbeyk, Allahumme lebbeyk!” nidalarıyla emre amade olup akın akın Arafat’a koşacaklar. Günahlardan arınacaklar yeni doğmuşçasına.
Kardeşlerimiz de arınmak için zilhicce orucunu tutarak hacılarla aynı atmosferi solumaya çalışıyorlar burada. Gaye bir, hedef bir, kalpler bir, dertler bir… Birazcık gıpta, birazcık mahcubiyet içinde sükût ediyoruz. Tek tesellimiz seferi olmamız…
Daha fazla beklememeliyiz. Yolumuz uzun. Yarın bayram. Yoğun ve yorucu bir gün bizleri bekliyor. Kurban kesmek ve yetim evlerini ziyaret etmek için dört ayrı arabaya binip 15.30 suları Langano’ya doğru yolaçıkıyoruz. Yol boyunca sohbet ediyoruz yüzleri beyaz yürekleri kavruk arkadaşlarımızla. Bir kendi halimizi düşünüyoruz, bir de ümmetin halini. Can yakıcı soruların cevaplarını arıyoruz “bir iç ülkeden bir iç ülkeye” seyahat ederken…
“Cennet gibi güzel şu ülkenin bahtı kara bu güzel insanları nasıl bu hale düşürüldü, nasıl zayıf bırakıldı? Kendi zenginlik kaynaklarımızı neden biz kullanamıyoruz da Batılı ülkeler kullanıyor? Ümmetin bu acziyeti, fakirliği, tembelliği niye; müstebitlerin, müstekbirlerin bu zulmü, bu haksızlığı niye? Ümmet daha ne zaman uyanacak gaflet uykusundan? İşimiz zor, yükümüz ağır, zamanımızsa hiç yok…”
Ömer el-Hattap Mescidi ve İkindi Namazı
Bu derin tefekkür yolculuğuna kısa bir ara veriyoruz. İkindi namazı için yol kenarındaki Ömer el-Hattap Mescidi’ne gidiyoruz.
Mescidin merdivenlerine oturmuş yaşları seksen beş-doksanı bulan ihtiyar dedeler ile küçük çocuklar beyaz tebessümlerle gönlümüzü okşuyor. Abdestlerimizi mescidin bahçesinde plastik şişelerle alıyoruz. Bahçe diyoruz, lâkin sözün gelişi, zira bahçeden eser yok, kocaman büyüklükte bakımsız, düzensiz yemyeşil bir alan, o kadar…
Şişelerle abdest alırken İskender Hoca “Ben dökeyim.” diyor, kabul etmiyoruz. Bizim teklifimizi de kendisi kabul etmiyor.
Yaşlı dedeler ve tatlı çocuklarla bol bol fotoğraf çektiriyoruz. Sıcak ilgi, meraklı bakış ve sevimli tebessümler eşliğinde vedalaşıyoruz. Eller havada, gülleşiyoruz…
Muhteşem Manzaralar
Yollar asfalt, bazen dümdüz bazen kıvrım kıvrım. Her taraf göz alabildiğine yeşillik, göz alabildiğine gırar ağaçları…
Avuç içi gibi düz ve geniş tarlalar mısır, buğday, ay çiçeği ve daha adını bilemediğimiz sayısız bitki ve çiçeklerle kaplı. Enva-i çeşit yeşillik, enva-i çeşit kuş sesleri…
Yüksek platoda kurulmuş ülkenin neredeyse her tarafı yemyeşil otlarla, yüksek yüksek ağaçlarla bezeli. Ağaçların dallarındaki kuş yuvaları ayrı bir güzellik katıyor manzaraya. Şemsiyeyi andıran mükemmel görünümlü yüksek gırar ağaçları arasından mütemadiyen uzayıp giden incelen yollar ilerde ufukla birleşiyor. Gökyüzü topak topak beyaz bulutlarla kaplı. Mavilik sanki griye çalıyor. Yer ile gök, yüksek yüksek apartmanların bulunmadığı Etiyopya’da sanki birbirine daha yakın ve daha geniş.
Bu yalın ortamda kendimizin daha çok farkına varıyor, adeta özümüze dönüyoruz. Varlığımızı daha bir şuurlu hissediyoruz. Kalplerimiz gibi yüzlerimiz de buradaki kardeşlerimizin fıtrî rengini alıyor. Aynîleşmek, hemhal olmak ne güzel…
Kabile Köyleri ve Daracık Evler
Etiyopya’da kabile köyleri çok fazla. Şehirlerin bitiminden hemen sonra tipik Afrika kabile köy evleri başlıyor. Evler yolun hemen kırk-elli metre içerisine doğru başlıyor. Daha ilerisi ise geniş ormanlık.
Evler küçük, bahçeler büyük. Bahçeler kâh tropik kaktüslerle kâh okaliptus çitleriyle kâh kamışa benzer bitkilerle çevrili.
Evler; samanlı çamurla sıvanmış kerpiç görünümlü, tek katlı, okaliptus bitkilerinden yapılmış koni çatılı. En fazla beş altı metre karelik büyüklüğe sahip bu dar yuvarlak evlerde bazen altı, bazen yedi, bazen dokuz, bazen de on-on iki nüfus barınıyor.
Durumu biraz daha iyi olanlar, kare yahut dikdörtgen biçiminde yine tek katlı, sarı-kırmızı-yeşil renklerle boyalı beton evlerde hayat sürüyor.
Karanlık Yollar ve Muazzam Kalabalıklar
Yolculuk esnasında en dikkatimizi çeken şey, yolun sağında ve solunda kâh bekleşen kâh yürüyen yüzlerce, binlerce insan oluyor. Mitingden dağılıyormuş izlenimi veren muazzam bir kalabalık. Kadın erkek, çocuk, genç, hayvan, otomobil ne varsa yol üstünde.
Arabamız kalabalıklardan geçemiyor. Her an önümüze bir insan, bir koyun, bir keçi veya bir inek yahut bir eşek arz-ı endam edebiliyor. Araba çarpması nedeniyle siyah asfalta yapışıp kalmış kırmızı kanlar içindeki hayvan leşleri arabamıza kavisler çizdiriyor.
Kırsal bölgelerde, ev ve yollarda elektriğe rastlamıyoruz. Hava aydınlandığında ağaçların gerisine kondurulmuş evleri görünce anlıyoruz gecenin bir yarısı karanlıklar içinde yürüyen kadın, erkek ve çocukların nereye doğru gittiğini.
Kalabalığın nedenini soruyoruz radyodaki şarkıya ritim tutan şoförümüze, burada hayat böyle diyor sempatik bir tavırla, biraz da taaccüp ederek...
Gördüğümüz manzara üzüyor bizi. Fakirlik, yoksulluk bazen mukadderdir, bu kabul edilebilir bir durumdur; lâkin tembellik kader değildir. Onca insanın, onca gencin yollarda işsiz güçsüz eğleşmesi mazeret kabul edilemez. Ne var ki, bu başıboşluk ve tembellik din farkı da gözetmiyor Etiyopya’da. Hangi dine mensup olursa olsun maalesef durum pek değişmiyor.
Önümüzde Langano Gölü
Hawassa’dan geçiyoruz. Kasaba görünümlü bir şehir Hawassa. Evler ekseriyetle birer katlı, ana caddeler geniş, yollar asfalt, ara sokaklar ise şose.
Sokak lambaları sadece ana cadde üzerinde var, onlar da cılız ışıklı ve çok seyrek. Akşamın erken saatleri olmasına rağmen dükkânlar, çarşı pazarlar kepenklerini indirmiş. Şehir derin bir sessizliğe bürünmüş. Dükkânlardan yeni kavrulmuş nefis kahve kokuları geliyor burnumuza.
19.00 suları Langano’yavarıyoruz. Akşam saatlerinde muazzam bir yağmur yağıyor. Arabanın silecekleri zor yetişiyor. Tropikal muson yağmurlarının yollarda açtığı yarıklar şoförümüze zor anlar yaşatıyor.
Otelimiz, Langano Gölü’nün hemen yanı. Arabalarımızdan inip otele zor atıyoruz kendimizi. Bir süre sonra yağmur diniyor. Bir saat sonra restoranda buluşmak üzere yan yana inşa edilmiş müstakil odalarımıza geçiyoruz. Odalar sade ve güzel. Yatağın hemen üstünde sineklerden korunmak için tavana renkli bir cibinlik kurulmuş.
Abdest alırken nerden geldiğini anlamadığımız bir kayganlık bulaşıyor elimize. Sabunla bol bol yıkıyoruz ellerimizi, olmuyor. Havluyla kurulayıp tekrar yıkıyoruz, tekrar tekrar sabunluyoruz, yine olmuyor. Öyle ki ellerimizi sabunlamaktan yoruluyoruz. Anlıyoruz ki kayganlık sudan kaynaklanıyor.
Namazlarımızı odalarımızda kılıp yemek için salona geçiyoruz. Herkesin ilk konuştuğu şey su oluyor. Niyazi Bey, “Yarım saat boyunca sabunlanmaktan bir hal oldum.” deyince gülüşüyoruz. Zira herkes aynı durumu yaşamış. Toprağın volkanik yapısından kaynaklanıyormuş bu kayganlık. Çamur renkli Langano Gölü de böyle...
Sabah namazına uyandığımızda elektriklerin olmadığını görünce anlıyoruz önceki gece geç saatlere doğru otel görevlilerinin bizlere niçin kibrit ve mum dağıttıklarını. Meğer gecenin ilerleyen saatlerinde elektrikler kesiliyormuş.
Fedakâr, Cömert ve Yardımsever Kardeşlerimiz
Her zaman olduğu gibi o gece de CDA yetkililerinin çok büyük ikram ve fedakârlıklarını görüyoruz. CDA Başkanı Muhammed Ali Nadiso’nun yirmi yıldan beri ailesiyle bayramı doğru dürüst birlikte geçiremediğini öğrenince bu samimi insanlara karşı minnet duygularımız bir kat daha artıyor.
Sıcak ve samimi bir sohbet eşliğinde cömertçe hazırlanmış sofralarımıza oturduğumuzda saatler gecenin bir yarısını gösteriyor. Ne zaman kalkmaya davrandıysak, Ensar gibi gerçek bir ev sahipliği yapan kardeşlerimiz, bizi ricalarla oturtmaya çalışıyorlar. İkram üstüne ikram, hizmet üstüne hizmet…
İskender Hoca, ikramları görünce “Ne yaptın sen Mustafa?” diyor bana hitaben. İki saat kadar önce Ensar kardeşlerimiz iki kuzuyu boğazlamamızı istemişlerdi bizden. Mustafa Üngör Hoca yedek elbisesi olmadığını söyleyerek geri durmuş ve hayvanları ben kesmek durumunda kalmıştım. Daha doğrusu buna ben talip olmuştum. İkramın kaynağı oradan geliyor. İskender Hoca’nın tatlı siteminin de sebebi bu olsa gerek.
Karanlıklar içinde ve keskin olmayan bir bıçakla hayvan boğazlamanın faturası o gece bana bir pantolon, bir tişört ve bir de ayakkabıya mal olmuştu. Üstüm başım kan revan…
Kalpler huzurlu, yüzler mütebessim, sözler tatlı ve muhabbet doyumsuz. Gönül dili sarıyor her yanımızı. Yarım yamalak Arapça ve çat pat İngilizce ile muhabbet de ancak bu kadar doyumsuz olabilir. Bu tatlı atmosfer bizleri birbirimize daha çok bağlıyor.
Geceden anlaştığımız üzere sabah namazından sonra Niyazi ve Mustafa beylerle birlikte otelin çevresini dolaşıyoruz. Şeref Bey ise nedense gruba katılamıyor. Etraf yemyeşil ve görkemli ağaçlarla tezyin olunmuş. Geceden arta kalan yağmur damlaları damlıyor dallardan… Yerler ıslak ama çamur değil. Ortalık derin bir sessizlik içinde… Zaman “Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor, “Sessizlik yaprak yaprak dokunuyor” göl kenarında. Ne gözü yoran bir görüntü var ortalıkta, ne kulakları tırmalayan bir ses, ne de insanı huzursuz kılan herhangi bir şey… Her şey yerli yerinde, her şey muntazam…
Yeşil dekor içinde ahengi bozan çamurumsu görünümüyle sadece Langano Gölü. Çok büyük, öyle ki öbür yakası görünmüyor. Sebep, biraz da saçak tüylerini göle doğru perde perde indirip sisle buluşan beyaz-gri bulutlar. Güneş, bulutların gerisinden ara sıra yüzünü gösteriyor. Sabahın ilk ışıkları, göle serpilince mat bir renge dönüşüyor. Bu da bir başka güzellik katıyor manzaraya.
Kartpostallık manzaralar var çevrede. Bol bol fotoğraf çektiriyoruz. Lâkin onca güzellik fotoğraf karelerine nasıl sığdırılabilir… Ne yana baksak harika manzaralar… Yetişemiyoruz… Deklanşöre ne kadar basarsak basalım hep bir şeyler hep bir yerler eksik kalıyor.
Kahvaltı vakti yaklaşıyor. Hemen otele dönüyoruz. Arkadaşlar da yavaş yavaş geliyorlar restorana. Açık havada, yeşilin bin bir tonu içinde ve kuş cıvıltıları arasında kahvaltımızı ediyoruz. “Yağmurlardan sonra büyüyen başaklar” tazeliğinde durgun, dingin ve insana huzur veren bir hava...
Bugün bayram… Yetimler bizleri bekliyor. Durulacak zaman değil, eşyalarımızı toplayıp yola koyuluyoruz…
Yol boyunca aklımızın daima bir köşesinde Necaşi’nin kabrini ziyaret etmek var, lâkin kısmet olmuyor. Kabir, bulunduğumuz yerden 800 km mesafede imiş. Yollar da çok virajlı ve kötüymüş. Bu da yaklaşık bir-iki günümüzü alırmış. Mekele şehrine bağlı Necaşi köyüne bu yüzden gidemiyoruz.
Kelimelerin Kifayetsiz Kaldığı Anlar
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı, boğazların düğümlendiği, anlatılması mümkün olmayan hadiselere şahit oluyoruz burada kaldığımız süre zarfında. Bir durgunluk, bir dalgınlık, bir hayret hali çöküyor üstümüze. Derinleştikçe derinleşiyoruz…
Birkaç adım ilerdeki Merve Şebnem Oruç’a “Merve Hanım, istediğiniz kadar bakın, istediğiniz kadar düşünün, bu yaşadıklarınızı bir gazeteci olarak yazmaya güç yetiremezsiniz.” diye sesleniyorum. Cevaben “Ben de tam onu düşünüyordum zaten, bunları yazmak gerçekten çok zor.” diyor düşünceli bir ses tonuyla.
Evler çırılçıplak. Duvarlar perdesiz ve neredeyse penceresiz. Yerde halı namına bir şey yok, yerler ya çıplak ya da savana benzer ince bir yaygıyla örtülü. Duvarda asılı bir iki tencere, tava, yerde üç beş bardak, bir köşede civcivler, öbür köşede serili yatak.
Yatak odası, oturma odası, yemek odası, mutfak gibi ayrımlardan bahsetmenin imkânı yok. İçeriye eğilerek girdiğimiz alçak ve dar kapıdan kapkaranlık bir boşluk karşılıyor bizi. Göz gözü görmüyor. Biraz biraz alışınca ancak yüzleri, nesneleri seçebiliyoruz.
Yanımız yöremiz çocuklarla dolu. Çocuklarla birlikte anne babalar da meraklı bakışlarla etrafımızda hale oluşturuyor.
Türkiye’de 5.000’in üzerinde, dünya genelinde ise 47 ülkede 47.000 yetime düzenli olarak yardım eden İHH, Etiyopya’da toplam 2840 yetime bakıyor. Oysa buradaki yetim sayısı çok daha fazla. Tam altı milyon. “Dünyanın neresinde bir yetim varsa orada bir zulüm, haksızlık, yalnızlık ve sessizlik vardır.” tespitlerini bir kez daha düşünmek zorunda kalıyoruz.
Bu acı tablo, bu yakıcı tespitler bizleri kara kara düşündürüyor. Ümmet ve tek tek her Müslüman dünya yetimlerine ve bilhassa Etiyopyalı yetimlere daha duyarlı ve daha yardımsever olmalı diye düşünüyoruz. Ümmet, adaleti ikame edecek mekanizmalarını en kısa zamanda tesis etsin ve barış elini uzatsın ki zulüm ve haksızlık ortadan kalksın, yalnız ve sessiz kalan yetimler daha fazla üzülmesin, göz yaşı dökmesin istiyoruz…
Etiyopya’da yetimin bu kadar çok olması yetersiz beslenmeden ve sağlık sorunlarından kaynaklanıyor. Özellikle sıtma ve AIDS bu topraklarda milyonlarca aileyi babasız annesiz bırakıyor.
Devlet, yetimlerin kendi kontrolünde eğitim görmesi için birtakım standartlar getirmeye çalışıyor. Bu sebeple yetim yurtlarına fazla sıcak bakmıyor, yetimlerin kendi aileleri yanında kalmasını, yardımların bu şekilde yapılmasını istiyor. Yardımlar yapılırken de din ayrımı gözetilmiyor.
Yetimlerin %85’i eğitim görebiliyor, %15 ise kırsal bölgelerde olmaları nedeniyle eğitim alamıyor veya kendi istekleriyle eğitimi tercih etmiyor. CDA yetkililerinin verdiği sevindirici bilgiye göre yardım alan ve eğitilen yetimler daha sonraları yine CDA bünyesinde doktor, öğretmen, avukat, mühendis olarak görev yapıyor.
Bayram Namazı ve Bayramlaşma
Bayram namazı ve kurban kesmek için Oromiya bölgesindeki köylerden birine gidiyoruz. Vakit öğle, bayram namazı için hayli geç bir vakit. Mescit uzak, bu yüzden cemaat rahat yetişebilsin diye geç saatte kılıyorlarmış bayram namazını.
Yanı başımızda Fâtımatüz-Zehra Mescidi bulunuyor fakat küçük olduğundan erkek, kadın, çoluk çocuk herkes yandaki geniş meydanda saf tutuyor. Erkekler önde, kadınlar arka saflarda.
Hepsi de çok muhterem insanlar, bizleri görünce sıcak bir tebessüm eşliğinde ayağa kalkıp yer açmaya çalışıyorlar.
Bir kez daha şahit oluyoruz ki, bu dinin şemsiyesi altına giren her fert ve toplum yüce bir şahsiyete bürünüyor hemen. İman mayasıyla yoğrulmuş şahsiyetler, her bakımdan olduğu gibi nezaket, saygı, edep ve hayâ bakımından da pek şerefli bir makama yükseliyor. Hem de zaman, mekân, coğrafya, dil ve ten farkı olmaksızın. Allah’ın boyasıyla boyanmak ne büyük bir şeref…
Dilleri, tenleri, renkleri, coğrafyaları farklı ama gönülleri bizimle bir, kalpleri bizimle aynı çarpan bu insanların bizlere hak etmediğimiz kadar saygı göstermeleri ve iltifat etmeleri doğrusu bizleri çok mahcup ediyor.
Namazdan sonra bayramlaşıyoruz. Bölgenin diyanet işleri başkanı ve çeşitli yöneticileri de oradalar. Bizleri çok sıcak karşılıyorlar. “Çıko” denilen yağlı, tahinli, bayrama özel yapılmış top büyüklüğünde yuvarlak bir yiyecek ikram ediyorlar bizlere. Ne olduğunu bilmediğimiz için çekinerek yiyoruz. Alışınca tekrar tadıyoruz. Parmaklarımız yağlanıyor. Yanında bir de zeytin ağacı dumanıyla tütsülenmiş kokulu, ekşimtırak, oldukça yoğunlaştırılmış bir süt veriyorlar. Fakat biz “çıko” yemeyi tercih ediyoruz.
Kurbanlarımızı kesiyoruz. Bayramın birinci ve ikinci günü vaktimiz kurban kesmekle geçiyor. Çeşitli bölgelerde kesilen kurbanlarla ve çocuklara verilen hediyelerle bölge insanını mutlu edebilmek bizlere büyük bir manevî haz ve huzur veriyor.
İHH tarafından yaptırılan Bursa Emir Buhari Camii’nin bahçesinde kurbanlarımızı keserken bir parçacık et alabilmek için insanların kavga edercesine itiş kakış kuyruklara girdiğini görmek ise kolumuzu kanadımızı kırıyor. Hiç de masum olmadığımızı, hesabımızın hiç de kolay olmayacağını düşünüyoruz.
“Bir yandan etsiz yemek yemeyen insanlar, bir yandan sofralarında ancak yılda bir et bulundurabilenler; bir yandan israf, lüks, şatafat içinde midelerini gırtlağa kadar dolduranlar, bir yandan açlık, fakirlik, sefalet girdabında hayat mücadelesi verenler; bir yandan cennetini dünyada yaşayan insanlar, bir yandan cennetini ahirete tehir eden insanlar…”
Anlıyoruz ki biz onları değil de kendimizi kurtarmaya çalışıyoruz buralara gelmekle. Zira sorumluluğumuz çok ağır. Yapılacak çok işimiz, yürünecek çok yolumuz var daha.
İskender Pala ve Barbaros Eğitim Merkezi
İskender Pala Hoca’mızın “Efsane Bir Barbaros Romanı” isimli kitabının geliriyle yetim çocuklar ve anneleri yararına yaptırdığı Barbaros Eğitim Merkezinin açılışına katılmak için bayramın ikinci günü 5 Ekim Pazar sabahı yola çıkıyoruz.
İHH tarafından Etiyopya'nın güneydoğu kırsalında yer alan Kofale bölgesinde inşa edilen 1500 öğrenci kapasiteli eğitim merkezinin açılışında Kofale Bölge Valisi Desta Bukulu ile birlikte çok sayıda yerel yönetici, Türkiye'den eğitimciler, sivil toplum kuruluşu yetkilileri de hazır bulunuyor.
Eğitim merkezinin önünde bölge halkı coşkulu kalabalıklar halinde bizleri karşılıyor. Kadınlar, kızlar ve çocuklar ilginç oyunlar oynuyorlar. Kız çocukları rengârenk giysiler içinde şarkılar söyleyerek alkışlar çalıyorlar.
Bu kareler kaçırılmamalı. Hemen kameralarımıza, fotoğraf makinelerimize sarılıyoruz. Kadraja giren her kare bizi kâh sevindiriyor kâh üzüyor. Daha kendisi bakıma muhtaçken küçücük, incecik, zayıf çocukların minicik kardeşlerini sırtlarında taşımaları bizi derinden yaralıyor. Buna rağmen, bir küçük tebessüme kocaman gülmeleri, bir küçük hediyeye uçarcasına sevinmeleri yok mu… Bu muhteşem tabloyu anlatabilmek çok zor.
Birazcık daha kaynaşınca birbirinden güzel sevimli çocukların kadraja girmek için yarıştıklarını görüyoruz. Fotoğraflarını kendilerine gösterince de bembeyaz gülüşlerle muhteşem bir mutluluk tablosu oluşturuyorlar. Onlar gülünce yüreklerimiz serinliyor…
Eğitim merkezini geziyoruz. Bölgenin şartlarına göre hemen her şey düşünülmüş. Yetim çocuklar ve annelerine meslekî eğitim sağlamak amacıyla kurulan Barbaros Eğitim Merkezi'nin bünyesinde bir konferans salonu ve bilgisayar laboratuvarının yanı sıra misafirler için konaklama odası ve idari ofis yer alıyor. Merkezin ileride inşa edilecek ek sınıflarla genişletilmesi de planlanıyor.
Yetimlerin Sahibi Allah’tır
Açılış programı için konferans salonuna geçiyoruz. Közde kavrulmuş kahveler, yakılmış tütsüler, patlatılmış mısırlar... Kesif bir koku sarmış her yanı. Salon cıvıl cıvıl. Çocuklar rengârenk giysiler içinde.
Yetimler bizim has bahçemizin gonca gülleri. Onlar solunca bülbüller perişan, bahçeler tarumar sanki. Rabbimize binlerce şükürler olsun ki “fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür” olan “merhamet heykeli mahzun bakışlı” yetimler gülüyor, yetim anneleri gülüyor. Gülmek ne güze! Yetimlerin ve annelerin gülmesi ne güzel! Hangi gülüş yüze bu kadar yakışabilir, hangi yüze gülüş bu kadar güzellik katabilir ki… “Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan” yetimler gülüyor yeni açmış çiçekler tazeliğinde. Gözler gülüyor, sözler gülüyor, yüzler gülüyor, özler gülüyor… Gülünce taze açılmış güller güzelliğinde oluyorlar. Duamız odur ki, bu gül yüzler solmasın, bu gülüşler bitmesin…
Küçücük hediyeler, şekerler, bayram harçlıkları yüzlerde kocaman gülüşlere dönüşünce bayramlar bayram oluyor.
Adet gereği, program önce en yaşlı üç ihtiyarın duasıyla başlıyor. Resmi açılışlarda ve diğer din mensuplarının bulunduğu programlarda Kur’ân ile değil de dua ile başlanıyormuş.
CDA Başkanı Muhammed Ali Nadiso, Kofale Bölge Valisi Desta Bukulu ve çeşitli yöneticiler konuşmalar yapıyorlar. Sahneye en son İskender Pala teşrif ediyor. Mahcup, mütevazı ve müteşekkir… Hoca, çok duygusal bir konuşma yapıyor tatlı üslubuyla. Salon duygu seline kapılıyor…
“Yeryüzündeki bütün yetimlerin sahibi Allah’tır.” diye başlıyor Hoca konuşmasına. Ve şöyle devam ediyor: “Sevgili kardeşlerim, bana bir teşekkür borcunuz yok, asıl benim sizlere bir teşekkür borcum var. Ama ille de teşekkür edecekseniz önce Barbaros Hayrettin Paşa’ya ve bir de bana yetimler için bu eğitim merkezini yapma fikrini veren muhterem hayat arkadaşım Hülya Hanım’a ediniz. Benim burada eğitim görecek yetimlerden tek bir isteğim var. Dünya çapında düşünce, sanat ve bilim adamı olmaları ve kendi ülkelerine, İslâm âlemine ve bütün insanlığa hizmet etmeleridir. Bir gün böyle bir bilim ve düşünce adamı ansızın kapımı çalar da ‘Ben Etiyopyalı yetim Ahmet, Abdullah, Muhammed…’derse işte o zaman kendimi bahtiyar kabul edeceğim.”
Program sonunda bizlere çeşitli hediyeler takdim ediyorlar.
Beş Animistin İslâm’la Şereflenme Anı
Allah “Hayy”dır. Diridir ve diriltir. O, her şeye hayat verendir. İnsanlığa gönderdiği evrensel din de bütün mevcudata hayat verir. İslâm’ın asıl gayesi insanlığa hayat vermek, huzur ve mutluluk bahşetmektir. Bu sebepledir ki İslâm’ın girmediği gönüller çöl toprağı gibi kuru, ruhsuz bedenler gibi ölüdür. Onu tatmayan bir kalp huzur ve mutluluktan uzaktır. Çünkü “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.”.
Etiyopya’da kaldığımız altı gün boyunca şahit olduğumuz belki de en güzel şey beş Animist’in Müslüman olmasıydı, yani hayat bulması, yani yeniden doğması, yani hakiki mutluluğa ermesiydi. Ne mutlu ki beş bahtiyar arkadaş, İHH Doğu-Güneydoğu Anadolu temsilcisi Bekir Çete’nin huzurunda kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendi. Ne kadar sevinsek, ne kadar şükretsek azdır.
Böylece beş kardeşimiz daha oluyor Etiyopya’da; beş yoldaş, beş dava adamı, beş “yeni çiçek”. İçlerinden biri çok anlamlı bir söz sarf ediyor bizlere. Diyor ki, “Aslında ben Müslüman olmazdan önce de Tanrı diye bir varlığa inanıyordum ama yine de kendimi hep boşlukta hissediyordum. O Tanrı çok uzaktı bana, ben de ona. Ne var ki Müslüman olunca bu hissiyatım değişti. Artık kendime daha yakın hissettiğim bir Rabbim var benim. Her gün onunla en az beş defa irtibat kurabiliyorum, bu ise beni çok güvenli ve huzurlu kılıyor.”
Köylerde Yetimler ve Yetim Evleri
Yetim evleri... Direği yıkılmış çadırlar gibi…
Sahipsiz ve yalnız… Acı ve yoksulluk eşyalara, evin her yanına sinmiş...
Yetimler çaresiz… Elinde siyah bir çubuk, ağzında küçük bir leke…
Yetimler bahçenin en yalnız köşesinde kimsesiz bekler gibi…
Tenhadaki bir evin bahçesinde yeşil çimenler üstünde bir başına yüzükoyun uzanıp da ellerini çenesine, dirseklerini de yere koyan beş-altı yaşlarındaki bir çocuğa takılıyor gözlerimiz. Mahzun ve küskün görünüyor. Yanına varıp başını okşadığımızda bile hiç bozmuyor halini. Sağa sola hafif hafif ırgalanıyor, annesinin ninnisine ritim tutar gibi...
Gözlerini kırpmıyor, çekinmiyor, yüzünü gözünü kaçırmıyor bizden. Gözleri ne kadar güzelse bakışları da o kadar anlamlı ve derin. Sanki bir şeyler düşünüyor, sanki bir şeyler söylüyor bize. Ne düşünüyor, ne söylüyor, neyin hayalini, neyin rüyasını görüyor acaba? Biz onu süzerken belli ki o da bizi süzüyor. Baktıkça derinleşiyor, derinleştikçe büyüyor gözlerimizde. Küçücük bedeniyle ne kadar da asil ne kadar da vakur duruyor yavrucak... Yanaklarını okşayıp alnına bir öpücük konduruyoruz. Hışımla aniden doğrulup kalabalığın arasına karışıyor…
Çocuklar etrafımızı sarıyor küme küme. Bayram harçlığı, şekerler, oyuncaklar, balonlar ve çeşitli hediyeler veriyoruz. Ne çok seviniyorlar, ne çok gülüyorlar. Sevinç çığlıkları çınlatıyor semayı. Bitmeyen aşk türküsü söyleyen kumrular gibiler. Yakınlık gösterdikçe içimize içimize sokuluyorlar… Onları kucaklıyor, bağrımıza basıyoruz…
“Mendilimi gören var mı?” anlamına gelen “Mahareben Yayachu” oynuyorlar. Bizim “Yağ Satarım, Bal Satarım” oyununa benziyor. Hemen bizler de halkaya dâhil oluyoruz. Hep birlikte tempo tutuyoruz. Müthiş bir kaynaşma meydana geliyor. Alkışlar, şarkılar, gülüşler, heyecanlı kovalamacalar birbirine karışıyor. Çocuklar mutluluktan uçuyor. Göz göze gelince de utançtan ya yüzlerini sağa sola çeviriyorlar ya da elleriyle yüzlerini gözlerini kapatıyorlar. Daha bir sevimli daha bir güzel oluyorlar.
Bayramlaşma esnasında hediyeler dağıtılırken uzaklardan gelen on-on iki yaşlarındaki bir çocuğun boşta duran bir balonu kapar kapmaz tekrar geldiği yöne doğru süratle kaçması hepimizi güldürüyor. Kendisine verilmeyeceğini mi zannediyor acaba? El sallayarak sevgimizi göstermeye çalışıyoruz, çocuk bunu görünce ilginç bir şekilde hemen elindeki balonu yere bırakıveriyor. Şaşırıyoruz, ne düşündü, ne anladı, merak ediyoruz…
Yemyeşil açık alanda namaz hazırlığı yapıyoruz. Yaşlı insanların eline eski kırbalarla su dökmek istiyoruz. Minnettarlık duygularını beden dilleriyle ifade etmeye çalışıyorlar. Oysa biz sadece görevimizi yapıyoruz. Maalesef, Necaşi'nin topraklarına bizden çok daha önceleri gelen Batılı beyaz adamlar kötü bir iz bırakmışlar bölge insanının zihninde. Bir insanî yaklaşım, bir tebessüm, bir selâm, bir Müslüman’ca davranış temiz yürekli bu insanları çok etkiliyor.
Yetim köylerinden ayrılırken duygusal bir havaya bürünüyoruz. Yüzlerinde asırlık acıların, elemlerin siyah kırışıkları bulunan doksanı aşkın dedelerle sıkı sıkıya kucaklaşıyoruz. Müslüman yüzlerinde tatlı bir “nur-i siyah”. Dilimizden “O yüz, hattı tevhit kaleminden bir satır; / O yüz ki, göz değince Allah’ı hatırlatır…” mısraları dökülüyor.
Arapça “Bizler Müslüman’ız, kardeşiz, sizleri çok seviyoruz.” dediğimizde duygulanıyorlar, acı acı yutkunuyorlar… Aynı duygusallıkla bir kez daha sarılıyoruz birbirimize…
Bizleri bütün yürekleriyle kucaklayışlarını, bağırlarına basışlarını hiç unutamayız. Asırlık çınar ağaçlarının siyah yüzlerindeki o bembeyaz tebessümleri unutabilmemiz mümkün mü hiç?
Yüzlerindeki bir çizgi hüznü bir çizgi de masumiyeti anlatan siyah yüzlü, beyaz kalpli bu insanlardan öğreneceğimiz ne çok şey var!
“Çaw” Etiyopya! “Gele Toma” Etiyopya!
Etiyopya’da bulunuşumuzun beşinci ve son günü. Takvimler 7 Ekim 2014 Salı’yı gösteriyor. Mihmandarlarımız bizi Sabana Gölü’ne nazır muhteşem manzaralı bir dinlenme tesisine götürüyor. Bu ziyaret “veda” anlamına geliyor. Hepimizin yüzünde altı gün boyunca yaşadıklarımızın derin hüznü ve mutluluğu var.
Göl manzaralı çardak altında kahvelerimizi yudumlarken İskender Hoca’nın dile getirdiği bazı hususlar, ümmet olarak galiba bizim en çok ihtiyaç duyduğumuz konular…
“Müslüman’ca var olmak ve dünyaya gür bir seda ile seslenmek istiyorsak evvela bilimden sanata, edebiyattan musikiye, siyasetten ekonomiye, sinemadan teknolojiye, resimden mimariye hayatın her alanında var olmak zorundayız. Kendimizi ve çocuklarımızı mensubu bulunduğumuz medeniyetin gereklerine ve hayatın gerçeklerine göre yetiştirmeliyiz. Geçici değil kalıcı, yüzeysel değil derinlikli, basit değil zor hedeflere talip olmalı, büyük başarılara imza atmalıyız. Bu şuurla hareket etmez ve çağı Müslüman duyarlılığıyla okuyamazsak yenilgimiz bir asır daha uzar, bizim bıraktığımız boşluğu ise bugün olduğu gibi yine başkaları doldurur. Zira hayat boşluk kabul etmez.”
İskender Hoca’nın bu özlü tespitlerinin ardından Addis Ababa’nın yolunu tutuyoruz. Gelirken geçtiğimiz bu yollar ne kadar uzuyorsa giderken o kadar kısalıyor. Hiç bitsin istemiyoruz bu yolculuk. Hiç bitsin istemiyoruz yetim mutluluklarımız. Yol boyunca gördüğümüz insanlara hasretle, muhabbetle el sallıyoruz. Karşılığında tatlı bir bakış, sımsıcak bir gülüş…
Dönüş uçağımız saat 01.00’de. Addis Ababa’ya biraz erken varırsak ailelerimize hediyeler almayı düşünüyoruz. Fakat kısmet olmuyor. Başkente geç saatlerde varıyoruz. Dükkânlar, çarşı pazarlar kapalı. Bu saatlerde açık alışveriş merkezi bulabilmek çok zor. Yardımcı olsunlar diye mihmandarlarımıza rica ediyoruz, tebessüm ederek isteklerimizi anlaşılmaz bir şekilde geçiştirmeye çalışıyorlar. Bu duruma çok şaşırıyoruz.
Akşam 22.00 suları CDA çalışanlarından Cemal Bey’in evine misafir oluyoruz. Nerdeyse koca bir salon dolusu sofra hazırlamışlar gözü tok, gönlü zengin, yüreği kocaman kardeşlerimiz.
***
Bayram boyunca hizmetlerin en güzelini yapan CDA’daki mihmandarlarımız, veda vakti yaklaşınca ayrı ayrı hazırlamış oldukları hediye paketlerini takdim ediyorlar bizlere. Yüzlerinde altı gün boyunca hiç eksik olmayan yine o tatlı tebessüm ve saygı var. Ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Ailelerimize hediye namına almayı düşündüğümüz ne varsa hemen hepsini istif etmişler ambalajlı kutulara. Mahcup ve minnettar duygularla tekrar kucaklaşıyoruz. Gelişimiz ne kadar sevinçliyse dönüşümüz o kadar buruk. Ayrılmak kolay olmuyor, hava alanına kadar birlikte gidiyoruz…
***
Herhangi bir maddî karşılık beklemeksizin sırf rızâ-ı ilâhî için binlerce kilometre yol kat ederek ilk hicret diyarına giden güzel kalpli, güler yüzlü on iki kişilik yetimsever insanlar, sinelerinde yaralı bir yetim yüreği daha taşıyarak dönüyorlar fetih yurtlarına.
Yüreklerini ve sevgilerini de orada bırakarak…
Çaw güzel insanlar…
Çaw yetimler…
Gele toma Etiyopya…
Gele toma CDA…
Teşekkürler İHH…
Teşekkürler İskender Hoca…
Mustafa Gülali