• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

Hocamız Ömer Küçükağa ile Röportaj - 4

mer kkaga face 4

(Ömer Küçükağa Hocamız ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.)

Medeniyet: Risale-i Nurla olan bağınızı konuşuyorduk...

Küçükağa: Evet daha önce de söylediğim gibi, İmam-Hatipli yıllarda bir yandan Risale-i Nuru okurken bir yandan da o ekolün dışında sayılabilecek başka kitapları okuyoruz.

Okuyoruz, okutuyoruz, insanlara tavsiye ediyoruz. Aynı zamanda adına Kültür Yuvası’ dediğimiz resmiyeti olmayan bir demek çalışması da yürütüyoruz. Bunun üzerine Risale-i Nur talebesi olan ağabeylerimizin hafif sitemleri ile karşılaştık. Bu sitemler sonraki yıllarda daha da arttı. Biz de tabii ki Risale-i Nur'dan istifade etmeye devam ettik, devam ettik etmesine ama o hareketin içinde bulunan insanlara da biraz biraz mesafe koymaya başladık. Bu hem benim için böyle oldu hem de benimle birlikte çalışan diğer arkadaşlarımız için. Mesela rahmetli dayım Rıfkı Kaymaz. Sedat Yenigün ve bazı arkadaşlar hep aynı mesafeyi koymaya başladı. Ama buna rağmen asla aleyhlerinde konuşmuyor, aleyhlerinde çalışmıyor, dedikodularını yapmıyor idik.

Medeniyet: Risale-i Nur cemaatiyle ayrışma sebebiniz bunlarla mı sınırlı?

Küçükağa: Hayır, sadece bunlarla sınırlı değil. Risale-i Nur talebelerine karşı tavrımı değiştiren iki gelişme daha oldu. Birincisi şu idi: 1969 yılında Millî Nizam Partisi kuruldu. Risale-i Nur talebeleri hemen o harekete karşı aleyhte konuşmaya başladılar. Bir gün medreseye gittiğimde medresede Alparslan Türkeş'in aleyhine yazılmış broşürler gördüm. Şaşırdım. Seçimler yakındı ve broşürler çeşitli köylere, ilçelere götürülerek aleyhte propagandalar yapılıyordu. Bir yandan da Milli Nizam hareketine karşı aleyhte konuşma ve çalışmalar yapılıyordu. Ben büyüklerime dedim ki, “Siz bize demiştiniz ki biz siyaset üstü bir hareketiz, ama görüyorum ki burada bazı siyasî, politik faaliyetler yapılıyor. Bazı partilerin aleyhine bazı partilerin lehine çalışmalara şahit oluyoruz.” Tabii sorum ve sorgulamam çok hoş karşılanmadı, ikna edici bir cevap da vermediler. Aynı yıllarda, beki bir yıl belki altı ay sonra Erzurum'da bir kitapçı vitrinine bakarken gözüme bir kitap ilişti. İsmini okumaya çalıştım: “Fi ZilâJi'l Kur ân, cilt no (I)." İkindi sonrasıydı. Çok pahalı bir kitaptı ve üzerimde yeteri kadar para yoktu. Yanımdaki arkadaşlardan borç bulup kitabı aldım. Yaklaşık beş yüz, altı yüz sayfalık bir kitap. Türkiye'de henüz ilk kez basılıyor. O gece hiç uyumadım, büyük bir dikkat ve merakla sabaha kadar okuyup bitirdim kitabı. Galiba lise birinci sınıftayım.

Medeniyet: Fî Zilâli’l-Kur’an'ı okuduğunuzu ağabeylerinize söylediniz mi?

Küçükağa: Sabah olduğunda büyük bir sevinçle, çok değer verdiğim bir ağabeyime koştum. Dedim ki, bakın böyle bir kitap yayımlanmış, çok güzel, çok nefis... Böylelikle mutluluğumu paylaşıyorum onunla. Fî Zilâli’l-Kur’an'ın birinci cildini okuduğumda, gerçekten o güne kadar okuduğum kitapların hiçbirisine benzemeyecek tarzda şeyler söylüyordu. Tek kelimeyle sarsmış, titretmişti beni. Bu duygularımı, mutluluğumu, sevincimi onunla da paylaşayım istiyorum, fakat o zat, -gerçekten çok değer verdiğim bir insandı- şöyle bir kitabın ilk sayfasını açtı, mütercimlerine göz attı. Mütercimlerden birisi İsmail Hakkı Şengüler idi. “Hımm...” dedi. “Bu, pek yaramaz bir insandır.” Diğer mütercimi okudu, onunla da ilgili menfi bir değerlendirmede bulundu. Ben dedim ki, “Mütercimleri tanımıyorum, ama kitap çok güzel.” Önceleri Seyyid Kutub'un bazı makalelerini Hilal dergisinde okumuştum. Daha küçük yaşlarda “Din Dediğin Budur” isimli küçük bir broşürünü de okumuştum, ama bunların dışında Seyyid Kutub'la ilgili böyle hacimli bir kitabı ilk defa okuyordum. "Mütercimleri bırakalım, içine bakalım.” dedim. Sayfaları şöyle çok laubali bir şekilde karıştırdı. Bir yerine baktı, “hımm” dedi, bir yerine baktı “hımm” dedi. Sonra bana dönüp "Bu kitabı okuma." dedi. “Niye?” dedim. “Biz bunları tanıyoruz, hepsini biliyoruz, sana bunlardan fayda gelmez.” dedi. Hiç saygımı kaybetmeden dedim ki, “Kitabın tamamını okudum, böyle genellemelerle ikna olmam ben, kitap çok güzel!” “Bize üstad yeter.” dedi. Üstad Bediûzzaman Hazretlerini kastediyor. Ben de “Evet yeter, ama dünyanın başka bölgelerinde başka üstadlar da olamaz mı?" dedim. “Hepsinden faydalanmamızda ne mahzur var ki?" Ağabey, konuşmayı daha da ilerletti ve benim bu işlere aklımın ermeyeceğini, kendilerinin bu işleri çok daha iyi bildiklerini, tecrübe sahibi olduklarını vs... söyledi, işte ben o günden sonra medreseye artık gitmedim.

Medeniyet: Sadece bir şahsı veya bir eseri veya bir cemaati yüceltip diğerlerini yok saymak ya da aşağılamak Müslümanca bir tutum olmasa gerek...

Küçükağa: Elbette, elbette... Zaten anektodumu bu sebeple anlattım: Hiçbir insan “Sadece benim meşrebim haktır, diğer meşrepler ve meslekler batıldır.” deme hakkına sahip değildir. “Her insan benim meşrebim haktır.” diyebilir, ama başka meslekleri, başka meşrepleri, başka ekol ve mezhepleri küçümsemeye, onların batıl olduğunu söylemeye ve ima etmeye hakkı yoktur. Mealen naklettiğim bu cümleler aslında Risale-i Nurda geçen cümlelerdir. O gün de böyle inanmıştım, bu gün de böyle inanıyorum. Herhangi bir Müslüman grup, çevre, cemaat, demek, vakıf vs. sadece bir şahsı çok yüceltir, onun dışındaki İslâm ümmetinin diğer değerlerini görmezden gelirse benim tavrım bugün de aynı olur.

Medeniyet: Aynı yanlışı başka çevreler de yapmıyor mu?

Küçükağa: Evet, maalesef aynı yanlış çeşitli İslâmî çevrelerce de tekrar edilip duruluyor. Mesela bazı arkadaşlarımız, Seyyid Kutub, Haşan el-Benna ve Mevdudi gibi büyük zatların kitaplarından o kadar çok etkilendiler ki sanki İslâm ümmetinin bunlardan başka yetiştirdiği hiçbir değer yokmuş gibi bir tavır içine girdiler. Ben bunu da yanlış buldum ve buluyorum. Başkaları yapınca yanlış oluyor da biz yapınca neden yanlış olmasın? Her ülkenin, her toplumun ayrı değerleri vardır. Adı geçenlerin hepsi İslâm ümmetinin ortak değeridir. Seyyid Kutub’un eserlerini ezberleyerek okuyan öyle bir kesim var ki Sezai Karakoç'u ellerine bile almış değillerdir. Kimdir bu zat, ne yazar, nasıl yazar, niçin yazar, ne düşünür, derdi nedir, fikirleri nelerdir, hiç ilgilenmemişlerdir. Okudukları zaman da tıpkı benim o değer verdiğim ağabeyim gibi gayet laubali bir şekilde, acaba neresinde ne hata bulabilirim diye davranmışlardır. Doğrusunu isterseniz ben onlarla da çok büyük yakınlık hissetmem. Yani nasıl Seyyid Kutub orada yaşamış, insanları İslâm’a çağırmış, İslâm dininin yeniden daha güzel yorumlanması için çaba sarf etmişse. Sezai Karakoç gibi bir ûstad da Türkiye’de benzer bir çalışma yapmıştır. Ama maalesef, o Arap olmadığı için, eserleri dışarıdan gelmediği için, ona gerekli değer verilmemiş, hak ettiği ilgi gösterilmemiştir. Bu cümlelerle ne demeye çalışıyoruz? Biz İslâm ümmeti isek İslâm ümmetinin bütün değerlerine karşı saygı göstermek zorundayız. Birini görüp diğerini görmemek olmaz. "Benim üstadım senin kinden üstün; benim yolum, cemaatim, meşrebim senin yolundan cemaatinden, meşrebinden daha doğru.” diyemez.

Medeniyet: Bu acı tecrübe sizin açınızdan öğretici oldu mu?

Küçükağa: Bu tecrübe, benim için umulur ki hayırlı oldu. Ben ondan sonra daha fazla kitap okumaya, araştırmalar yapmaya, düşünmeye başladım. Belirli kalıplan kırmaya, sorgulamaya, çeşitli hususları muhakeme etmeye gayret gösterdim. Düşünmeden, sorgulamadan teslimiyetçi mantıktan uzak durdum. Ama bunları yaparken o çevre ile o ağabeyler ile de asla Müslüman'a yakışmayacak bir karşıtlık ve çatışma içerisine de girmedim. Onları hiçbir zaman ötekileştirmedim. Bu hatırayı sizlerle paylaşmamdaki maksadım sözünü ettiğim çevrenin o günkü genel ahvalini ortaya koymaktır. Biz burada sadece bir durum tespiti yapıyoruz. Yoksa asla başka bir maksadımız olmaz, olamaz da. Hem şunu bir kez daha belirtmem gerekiyor ki, bu yanlış tutum sadece onlara has bir özellik de değildi, bu hemen hemen o günkü bütün İslâmi cemaat ve yapıların aşağı yukarı ortak özelliğiydi.

Medeniyet: Cemaat-hizip Müslümanlığı şöyle dursun, Türk, Kürt, Arap Müslümanlığı çıktı birde...

Küçükağa: Biz bir ümmetiz, İslâm ümmetinde Türk, Arap, Kürt vb. etnik ayrımcılığın olmadığını, olamayacağını bir kez daha anlamak, idrak etmek zorundayız. Yani bir Arap Müslüman'ın Türk Müslüman'a, Bir Türk Müslüman'ın bir Kürt Müslüman'a asla üstünlüğü yoktur. Türkiye'de ulus devlet kurulduğu için, Türk Müslümanlığı diye bir ifade son elli yılda bol bol kullanılmaya başlandı. Hatta bazen hiç ummadığım insanların ağzından bile duyuyorum bunu. Türk Müslümanlığının ne kadar güzel bir Müslümanlık olduğunu, diğer ülkelerin Müslümanlığınınsa o kadar da takdire şayan bir Müslümanlık olmadığını ima eden cümleler kuruluyor ne yazık ki! Bu bir devlet politikasıdır. İslâm'ın bazı ufak tefek yorumlarında ülkeler arasında fark olsa da sabiteleri, temelleri asla Türk Müslümanlığı, Arap Müslümanlığı, Malezya Müslümanlığı demeye müsait değildir. Yani İslâm'ın evrensel bakışını insanlara anlatmak istiyorsak önce bunu anlamamız gerekiyor. Bunu anlamak isteyen bir insan. Şiî mezhebine mensup büyük bir âlimin kitabından da faydalanabilir, başka mezheplere mensup insanların kitaplarından da faydalanabilir, Türkiye'deki mütefekkirlerin, âlimlerin, yazarların kitaplarından da, Arapların kitaplarından da faydalanabilir

Medeniyet: Madem konu açıldı sormadan edemeyeceğiz. Bazı çevreler İbn Teymiyye’ye dil uzatırken bazı çevreler de İmam Rabbani gibi büyük âlimlere dil uzatıyor. Bunu nasıl karşılamalı?

Küçükağa: Maalesef, bu yanlış davranışlar var çevremizde. Bazı çevrelerin en çok eleştirdiği insanlardan birisi İbn Teymiyye'dir. Bu çevreler, ibn Teymiyye’yi ruhî boyuttan mahrum olmakla suçlamaktadırlar. Derinliği olmayan sığ ve kabuk bir insan kabul etmektedirler. Sadece İslâm’ın zahirine, lafızların dış görünüşüne önem veren, derunî boyutunu ihmal eden ve onu kavramakta zorlanan sıradan bir insan gibi görmektedirler. Osmanlı döneminden başlamak üzere bu anlayış hep böyle devam etmiştir. Onun, kerameti, şefaati, mucizeleri inkâr ettiği söylentileri bile çıkarılmıştır. Ben İbn Teymiyye'yi okudum. Gördüm ki söylenen bu sözlerden hiçbirisi doğru değil. Şu kadar söyleyeyim ki İbn Teymiyye'nin derunî boyutu, İmam Rabbani’nki kadar çok fazla. Ve İbn Teymiyye’nin -Allah ondan razı olsun, ona rahmeti ile muamele buyursun- sahabe-i kiramın kerametlerine ilişkin özel bir kitabı var. Dolayısıyla bugün, “Selefi” ismi ile anılan ekol onu çok seviyor diye İbn Teymiyye'nin bu boyuttan mahrum olduğunu zannetmek -en hafif ifadeyle- cehalettir. İbn Teymiyye hakkında en âdil değerlendirmeyi rahmetli Muhammed Ebu Zehra yapmıştır. İbn Teymiyye yıllarca bir uç olarak görülmüş ve acımasızca eleştirilmiştir. Buna mukabil bu çevreler de İmam Rabbani Hazretlerini çok yüceltirler. Allah şahit ki ben hem İmam Rabbani Hazretlerini çok seviyorum -ki kendisini çok okudum, kendisinden çok istifade ettim, Allah ondan razı olsun, ona rahmeti ile muamele etsin- hem İbn Teymiyye Hazretlerini çok seviyorum -ki kendisini çok okudum, kendisinden çok istifade ettim, Allah ondan razı olsun, ona rahmeti ile muamele etsin- Bunlar İslâm ümmetinin nadide değerleridir.
Elbette aralarında bazı düşünce / yaklaşım farklılıkları vardır, olacaktır da. Kaldı ki bu kadarlık fark, hiç eleştirmediğimiz, çok sevdiğimiz mezhep imamlarımız arasında da vardır. (Cenâb-ı Allah hepsine gani gani rahmet etsin.) Bizler çağdaşımız olan veya olmayan, buralı veya değil. Arap veya Türk yahut Kürt, bütün âlimleri, ümmetin bütün değerlerini okuyup faydalanmalı ve hepsine saygı duymalıyız. Genel hücumlara bakarak insanlar hakkında peşin hükümler vermemeliyiz. Yanlışlarını atıp doğrularını almalıyız. Rabbim, gelmiş geçmiş salih atalarımızdan, büyüklerimizden razı olsun. Onların makamlarını cennet eylesin...

Medeniyet: Yeniden liseli yıllara dönecek olursak, sporculuk yanlarınız da var bildiğimiz kadarıyla!

Küçükağa: Evet, bir süre yaptım. Lise yıllarındayken kısa bir dönem güreş çalışmalarımız oldu. "İhsan Yağız” isimli meslek dersleri hocamız vardı. Ben de biraz sportif bir insandım. Okulun futbol ve voleybol takımlarında oynuyordum. Duydum ki altmış iki kiloda -yoksa yetmiş iki miydi, emin değilim- bir güreşçi arıyorlarmış. Sanırım isledikleri kiloda bir güreşçi de bulamamışlar. Hemen İhsan Hoca'ya gittim. Dedim ki, ben altmış iki kiloyum, güreşebilirim. Güldü şöyle bir, sonra dönüp öyle üç beş gün çalışmakla güreşçi olunmaz Ömer, dedi. Ama başaracağıma inanıyordum ben. Genel olarak fiziğim de kuvvetliydi. Birkaç deneme, antrenman yaptık. Tabii hiçbir taktik-oyun bildiğim yok. Biraz daha çalışalım, kararı ondan sonra vereceğim, dedi. Seçmelerde benimle birlikte birkaç kişi daha vardı adaylar arasında. Zaman yok, dört gün sonra “Erzurum Okullararası Güreş Şampiyonası” başlayacak. (Aslında bu güreş hatıramı unutmuştum. Geçen yıl bir cenaze dolayısı ile Erzurum'a gittiğimde okul arkadaşlarımdan Sıddık Polat ile karşılaştım. Şöyle geçmiş günleri yâd ederken o hatırlattı bunu. Sıddık, Arapçayı çok iyi bilen bir arkadaştı. Şimdi biraz siyasete girmiş, aday filan olmuş, belediye başkanlığı yapmış.) Üç dört günlük denemeden sonra hoca bende karar kıldı. Okulu altmış iki kiloda ben temsil edeceğim. Ama dediğim gibi benim güreşçi bir geçmişim yok. Rakibim kim? Rakibim. Türkiye şampiyonu olan Mukaddem isimli bir öğrenci. Sanat okulunda okuyor. Güçlü kuvvetli birisi. O güne kadar nice güreşçileri yenmiş, tuş etmiş. Neyse yarışma günü gelip çattı. Müsabakaya çıktık. Rakibim çetin ceviz, kaldırıp kaldırıp yere vuruyor beni. Sahiden müthiş bir çocuktu, ilk bir iki dakika içerisinde kötü hırpaladı beni, nasıl söylesem, feleğim şaştı, ne yapacağımı bilemedim. Ben de kuvvetliyim, hatta belki onun kadar kuvvetliyim, ama oyun-taktik bilmiyorum. Ama rakibim bunları çok iyi biliyor. Sonra bir olay oldu. Beni şöyle arkadan tutup kaldırdı. Hızla yere vurmak için hamle yaptı. Kendimi koruyup kollamaya çalıştım. İstediği gibi yere vuramadı. Bıraktı, tekrar kaldırıp vurmak istedi, yine başaramadı. Ben de çaresizlik içinde bekliyorum öyle. Hamle yapacak ne halim ne taktiğim var. Neyse o ara baktım ki ayağı boşta. Hemen eğilip iki bacağım arasından bacağını yakaladım ve hızla yukarıya / kendime doğru çektim. Sırt üstü yere düştü. Kurtulmak istedi, çabalayıp durdu ama izin vermedim, var gücümle üzerine çöktüm. Kımıldayacak hali kalmamıştı. Sonunda onu tuş ettim. Tabii bütün salon şaşkınlık içerisinde. Nasıl şaşırmasınlar ki? 0. Türkiye şampiyonu olmuş birisi. Bense ne tecrübesi ne doğru dürüst idmanı ne de böyle parlak başarıları olan birisiyim. Muhtemelen yüz defa güreş yapsak yüzünde de yenerdi beni. Fakat nasıl olduysa orada ben yendim işte. Okulda kahramanlar gibi karşılandım. Övgüler, tebrikler, takdirler... Güreşçi olmam için çok zorladılar. Çevresinde birazcık edebiyatla ilgilenen, birazcık yazı yazan birisi olarak tanınan ben, böyle önemli bir başarıdan sonra artık biraz da güreşçi olarak tanınacaktım. Tabii bütün sporlar, eğer ilerlemek istiyorsanız, çok emek istiyor, çok çaba istiyor. Ben o emek ve çabayı gösteremedim. Güreşçiliği bıraktım bir süre sonra.

Medeniyet: Gazete, dergi yazarlığınızın yanı sıra bir de tiyatro yazarlığınız ve oyunculuğunuz var...

Küçükağa: Evet bir de tiyatrocu geçmişimiz var... Okulumuzda Ağrı'nın Tutak ilçesinden gelmiş "Hasip Balcı" isminde bir öğretmenimiz vardı. Bir oyun sahnelemek istiyormuş. Oyuncu arıyor. Hocaya beni söylemişler. Ömer iyi bir oyuncu olabilir, yeteneklidir, tam sizin istediğiniz özelliklerde birisidir filan demişler. Aslında öyle tecrübemiz filan da yok bizim. Hoca geldi ve böyle böyle bir düşüncesinin olduğunu, bu çalışmalarda görev alıp almayacağımı sordu. “Yapar mısın?" dedi. Yapmaya çalışırım." dedim. Ama herhangi bir tecrübemin olmadığını, bunun için birtakım tereddütler yaşadığımı söyledim. Seçmelere götürdü, provalar yaptık biraz. Sonunda rolü benim oynamama karar verdi. Rol, başrol. Neyi oynayacağım? Necip Fazıl'ın Yunus Emre'sini. Ben. Yunus Emre rolündeyim. Şu anda Konya'da olan, galiba benden bir iki yaş büyük, bir ağabey vardı: Abdullah Büyük! O da Taptuk Emre rolünü oynayacak. Çok iyi bir hazırlık devresi geçirdik. En zor rol benim rolümdü. Çünkü çok şiir ezberlemem gerekiyordu. Ağırlıklı olarak şiirlerle konuşuyor Yunus Emre. Oyunu Halk Eğitim Merkezinin salonunda oynadık. Muhtemelen bin kişilik bir salon. Tanıtımı iyi yapmışlardı. Salon dolup taştı. İmam-Hatip Liselerinin o zamanki ismi İmam-Hatip Okulu'ydu. Hasip Balcı ve diğer hocalarımız daha başka eserler sahnelememiz için bizi sürekli teşvik etti. Aramızdan üç dört kişiyi seçip okul adına tiyatro yapmamızı istediler. Hatırlarsanız biraz önce size bir şey söylemiştim. Demiştim ki, her spor dalı, eğer zirveye çıkmak istiyorsanız, günde en az sekiz dokuz saat çalışmayı gerektirir. Çok zaman harcayacaksınız, çok emek vereceksiniz. Sırf bu sebepten güreşi bıraktım ben. Sadece spor dalları için bu böyle değildir, her şey için bu böyledir. Tiyatro için de böyledir. İyi bir tiyatrocu olmak istiyorsanız çok emek vermelisiniz. Yine bu sebepten tiyatroyu da bıraktım. 1968, muhtemelen Yunus Emre'nin tiyatrosunu oynadığımız zaman. Sonraları 1971’de altı ay kadar sürecek bir tiyatro çalışmamız daha oldu. O zamana kadar ben tiyatro ile ilgilenmeyeceğim dedim. Okumak istiyorum deyip bıraktım tiyatroyu.

Medeniyet: Okutun en başarılı öğrencileri arasında bulunuyorsunuz ki okullar arası yapılan bilgi yarışmasında da görevlendiriliyorsunuz...

Küçükağa: Bizim zamanımızda okullar arası bilgi yarışması yapılırdı. Şimdi var mı, bilmiyorum. İki okul karşılaşır, hangisi yenerse bir üst tura çıkardı. En sonunda final olurdu. İmam-Hatip Lisesi olarak karşımıza çıkan rakipleri çok farklı yeniyorduk. Erzurum İmam-Hatip'ten söz ediyorum. En sonunda sanırım lise ile karşılaştık, düz lise yani öğretmen lisesi, sanat okulu elenmişti. Sonradan isimleri “Endüstri Meslek” oldu, o zamanki isimleri “Sanat Okulu”ydu. Bir de ilçelerden gelen liseler vardı. Onların da hepsi elendi. Erzurum İmam-Hatip Okulu ve Erzurum Lisesi kalmıştı. Onun da finalinde bilgi yarışmasına seçilmiş olan arkadaşların içerisinde ben sözcüydüm. Gruplar, dört beş kişiden oluşuyordu. Cevaplan rastgele vermez, istişare ile karar verirdik. Katıldığımız bütün yarışmaları biz kazandık. İmam-Hatip Okulları o dönem diğer okullara kıyaslanamayacak kadar kültürlü okullardı. Bu başarı, hocalarımızın iyi niyetinden ve samimiyetinden kaynaklanıyordu. Belki bir sebebi de, belki diyorum, emin değilim çünkü; İmam-Hatip Okulları toplumun büyük kesiminde alay edilen, hor görülen, küçümsenen okullardı. İmam-Hatipler açılalı çok fazla olmamış, mezunları ise mezunu sayılmıyor...

Medeniyet: Bazı çevrelerin kasıtlı olarak “İmam Hattap” dedikleri aktarılır..

Küçükağa: Evet, “Hattap” diyorlardı. İslâm'a mesafeli olanlar “Siz ne olacaksınız, ölü mü yıkayacaksınız?' gibi aşağılayıcı sorular sorarlardı. Müslüman çevrelerde de alay edenler, küçük görenler olurdu. Birinci söz bu olurdu; “Okuyup ne olacaksın, niye normal bir okula gitmiyorsun?" Normal bir okul olarak kabul edilmiyor toplum nezdinde. İşte toplumun bu bakışı Imam-Hatip Liselerini kamçılamış olabilir. Başarılı olmalarının bir sebebi de budur kanaatimce.

Medeniyet: Nasıl oluyorsa babanız bir anda Isparta'ya taşınma kararı alıyor...

Küçükağa: Babam, kardeşimle benim okumamı kabul ettikten sonra diğer kardeşlerimin de okumasını kabul etti. Altı kardeştik. Ben baştan ikinciyim. En büyüğümüz ablam, sonra ben, benden sonra dört kardeş daha var. Üçü kız, biri erkek. Hiçbiri okumuyor. Babam okumamdan, faaliyetlerimden ve elde ettiğim başarılardan memnun kalınca diğer kardeşlerimin de okumasını istedi. Hepsi tek tek sınava girdi. Herkes okula kendi seviyesine ve yaşına uygun olan bir yerden başladı. Hiç kimse birinci sınıftan başlamadı. En küçük kız kardeşim hariç. O birinci sınıftan başladı.

Zaten altı yaşında kadardı. Ablası ikiden başladı. Bir sonraki ablası üçten. Ağabeyi de dörtten. Bense zaten orta birden başlamıştım. Kardeşlerim sınavlara girip ilkokullarını bitirdi. Bu arada babamda daha önceki duyguların tam tersine müthiş bir okutma isteği oluştu. Kızların da okumasını istiyor. Şaşılacak bir durum! Erkeği dahi okutmaktan imtina eden rahmetli babam, kızları okutmak istiyor. Okutmak istiyor, ama normal okullara göndermek istemiyor. Ne yapalım filan derken sonunda Isparta'da Kız İmam-Hatip Lisesi nin olduğunu öğreniyor. O zamanlar Türkiye'de sadece kızların okuyabildiği tek İmam-Hatip Isparta'da mevcut. Başka hiçbir İmam-Hatip'te kız öğrenci yok. Üstelik ayrı binalarda okuyorlar. Babam okulu araştırmak için Isparta'ya gidiyor. Tanıdık dost ahbap kim varsa herkese soruyor. Onlar da okulun çok iyi olduğunu söylüyor. Yeterli malumat toplayınca babam Erzincan'a dönüyor. Anneme gelip diyor ki, “Hazırlanın, taşınıyoruz!” Geçmiş dönemlerde anlattıklarımdan da anlamış olacaksınız ki babam çok kısa sürede çok büyük kararlar alan ve onları tartışmasız uygulayan bir insandır. Annem “Nereye gidiyoruz?” diyor. “Isparta'ya gidiyoruz.” “Ne var Isparta'da?” “Çocuklar orada okuyacaklar.” Annem diyor ki “Sen oğlanları okutmuyordun, şimdi bu da ne demek oluyor?” “Yok, okutacağım. Onları da İmam-Hatip'e göndereceğim.” Tabî annemin çok fazla itiraz hakkı yok. Soruyor sadece. (Bunu sonradan kardeşlerim anlattı bana. Çünkü ben bu hâdiselerin cereyan ettiği dönemde Erzurum'da lise öğrencisiyim.) Babam doldurmuş bütün eşyaları kamyonun arkasına. Kız kardeşlerimi de kamyonun arka kasasında bir yere yerleştirmiş. Annemle kendisi de şoförün yanındalar. Tabii o zamanlar insan taşımaları trenle veya otobüsle oluyor, ama babam onlarıda eşyalarla birlikte kamyonda taşımış. Bizimkiler o yolculuğu hiç unutmuyorlar. Yaklaşık 1100 kilometrelik yol. Çok uzun sürmüş. Kamyonlar şimdikiler gibi süratli değil. O günkü kamyonlar, o günkü yollar... Herhalde sene 1968...

Medeniyet: Bu arada siz ne durumdasınız? Erzurum İmam-Hatip'te yatılıya devam mı?

Küçükağa: Sorunuzu biraz sonra cevaplayacağım. Bu anlattığım dönemde babam ticareti bırakmış
durumda, ciddi bir geliri de yok. Kira geliri olan bir evimiz var sadece. Onunla kıt kanaat idare edip geçindiriyor evi. Buna rağmen yabancı bir yere taşınmaktan çekinmiyor. Küçük bir ev tutuyor Isparta'da. Sonradan gidip evi gördüm ben. Bir oda bir hol. Daha sonra biz beş kardeş o evde kaldık. Babam kız kardeşlerimi oraya kaydettiriyor. Tabî, ben olayı Erzurum’dan öğreniyorum. Erzurum ile Isparta çok uzak. Özlemeye başlıyorum. Bir ara babama diyorum ki “Ben de oraya gelsem olur mu?" “Ama sen yatılısın.” diyor bana. “Araştıralım." diyorum “Belki bir çaresi vardır.” Babam araştırıyor. Görüyor ki yatılı bir öğrencinin nakli çok zor. Fakat benim babam Mehmet Küçükağa. Gerçekten zor nedir hiç bilmezdi.

Medeniyet: Tiyatro çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?

Küçükağa: Hem sorunuza cevap vereyim hem de babamın karakteri ile ilgili ipucu vermesi açısından -aslında daha sonra anlatmayı düşündüğüm- bir olaydan bahsedeyim: 1972-73 yıllarıydı. Ege, Akdeniz ve kısmen İç Anadolu'yu kapsayan tiyatro turnelerine çıkmışız. Organizatörümüz babam. Toplam altı yedi kişiyiz. Gidiyoruz, oyunumuzu oynayıp geri geliyoruz. Bir minibüsümüz var Ford Thames. Biliyor musunuz o minibüsleri? Şu andaki Fordlara biraz benziyor ama hafifçe bir burnu var. Türkiye’ye ilk gelen minibüs oydu. İçerisinde sekiz kişilik koltuk vardı. Tiyatroyu oynayan arkadaşlarla içine doluşuyoruz. Dekorumuzu da onun üstüne bir bagaj yapmışız orada taşıyoruz. Küçücük bir minibüsle tiyatro turnesi... Organizatörümüz babam. (Fırsatım bulursam bu tiyatro çalışmalarını ileride belki biraz daha geniş anlatabilirim.) Oynadığımız oyun tabii ki İslâmî içerikli. Senaryoyu kendimiz yazmışız. Çoğu yerde bizi organize edecek demek, vakıf vs. bir sosyal kurum bulamıyoruz. O günün şartlarında çok zor bu. Bizi bazen din görevlileri organize ediyor, bazen de Ülkü Ocakları. MTTB varsa onlar kesin ediyorlar. Bunlardan başka bazen de Kanarya Sevenler Derneği gibi pek fazla siyasi yönü olmayan dernekler ya da İslâmî hassasiyeti bulunmayan çevreler ve yahut da tamamen İslâm'a mesafeli olan çevreler organize ederdi.
Oyunumuzu sahnelemek için bazı yerlere başvurduk. İki dernekten red cevabı aldık. Dediler ki “Sizin tiyatronuzu duyduk, mürteci bir tiyatroymuş, biz böyle bir oyunu organize edemeyiz.” Oyunumuzun adı “Çığlık” Rahmetli Rıtkı [Kaymaz] dayım vefat ettikten sonra ailesi kitaplığında kalan son bir nüshayı bana verdi. Esasında kitap kaybolmuştu. Nasılsa bulundu birden. Kitabın yazarı, benim küçük erkek kardeşim. Yani ilk iskeletini o yazdı. Fakat ben kendi rolümü değiştirdim. Uzunca da bir rolüm vardı. Diyebilirim ki en uzun rol belki de bendeydi. Bu bahsini ettiğim yer, yanlış hatırlamıyorsam, Dikili’ydi. Bir sahil kasabası. Zannedersem, Balıkesir tarafına doğru giderken İzmir'in son ilçesi. “Herhalde bu iş olmayacak, burada oynayamayacağız.” dedim. O sırada babam da yanımda. “Bir daha böyle sözler, pişmanlıklar, ümitsizlikler duymayacağım ağzından.” dedi. “Ben üstten halledeceğim.” “Nasıl halledeceksin?’dedim. “Kaymakama gidip yardımcı olması için rica edeceğim.”dedi. “Baba, kaymakam bizi tanımaz etmez.” “Hişşt” dedi. “Gideceğiz ve yapacağız.” Babamla kaymakamlığa gittik. Bana koridorda beklememi söyledi, izni nasıl aldıysa bir iki dakika içinde içeriye girdi. İçeride yaklaşık on beş, yirmi dakika kaldı. Sonra beni çağırdı. İçeri girdim. Karşımda babam yaşlarında bir kaymakam. Dedi ki, “Kaymakam Bey, oyunculardan birisi bu. Oyun çok güzel, sizi temin ederim, eğer beğenmezseniz para almayacağız. Ama beğenirseniz ücretimiz şu kadar...“ Kaymakam dedi ki, “Ben organize edemem, ama size yardımcı olabilirim.” O ara hatırını kırmayacak bir derneğe telefon açtı. Ben hayretler içerisindeyim. Ne oldu, nasıl oldu, içeride ne konuştular, babam kaymakamı nasıl ikna etti, aklım almadı. Ve biz orada oyunu oynadık. Hiç unutmuyorum, seyircilerimizin büyük bir çoğunluğu yarı plaj kıyafeti ile gelmişlerdi. Fakat oyun güzeldi, onların da hoşuna gitmişti. Sonradan bir daha gelmemizi istediler. Bunun üzerine biz Dikili’ye ikinci kez gittik...

Bu anekdotu anlatma sebebimi demin söylemiştim; babamın yılmak bilmez karakteri. Olmaz, olmazdı babamda. Bir kez bu olacak dedi mi, ama sağından girer, ama solundan, ama altından, ama üstünden, mutlaka yapardı. Karakterinde yenilgiyi kabul etmek diye bir şey yoktu. Bir de Cenâb-ı Allah, iyi niyetine mukabil kulunun önünü derhal açıyordu. Gerçekten hiç olmayacak işler yapıyordu babam. Normalde birçok insanın beceremeyeceği işleri babam çok kısa sürede hallediyordu. Ben buna defalarca şahidimdir ve hayretler içerisinde kalıyordum. Sonradan öğrendik ki Dikili Kaymakamı İslâmî yönü asla bulunmayan birisi imiş. Ama babam bu özellikteki bir makam sahibini çok kısa bir süre içinde ikna etti. Artık ne söyledi ne söylemedi o kadarım bilmiyorum. Bunu babamın karakteri ile ilgili bir anekdot olsun diye anlattım. Benzeri bir anekdotu şimdi Isparta'da yaşayacağız.

Babam, yatılı okula naklimi yaptırmak için araştırmalar yapıyor, demiştim. Tevafuk olsa gerek ki ben de tam o sıralar hastalanıyorum. Malumunuzdur ki Erzurum'un havası çok soğuk, bana hiç gelmiyor, bu halde orada yaşamamam lazım geliyor. Babam bir yol düşünüyor. Ama ne düşündüğünü bilmiyorum. Hemen gidip Erzurum İmam-Hatip Müdürlüğünden izin alıyor. Doğru Isparta'ya gidiyoruz. Sağlık sebebiyle naklimin buraya olup olmayacağını araştırıyor. Erzurum havasının sağlığıma zararlı olduğuna dair bir sağlık raporu alabilir miyiz diye düşünüyor. Heyet raporu lazımmış bunun için. Heyet raporunun nasıl olduğunu biliyorsunuz değil mi? Hemen bütün bölümlerden muayene olmanız gerekiyor. Muayene olmak için bir iki bölüme girip çıktık. Doktorlar dedi ki. “Bunun hastalığı filan yok, buna biz şimdi nasıl Erzurum'da yaşaması sağlığına zararlıdır.” diyebiliriz ki? Babam dedi ki “Efendim, aslında oğlum Erzurum'da yaşar, biz size yalan söylemiyoruz, fakat annesi, babası, ailesi burada. Naklini bu sebeple istiyoruz, ama bunun başka bir yolu da yok.” “Olmaz.” dediler. Dışarı çıktık. Öğleden sonra da diğer bölümlere gideceğiz. Ben tabii üzüntü ve ümitsizlik içinde bu işin olamayacağını söylenip duruyorum. Ben öyle söylenince babam şöyle bir durdu. Yan yana gidiyorduk. Onu hiç unutmuyorum. Hafızamda çok canlı. “Ben sana demiyor muyum bir şeye olmaz demeyeceksin. Futbol topunu düşündün müchiç? “Futbol topunu buradan vurursun gol olmaz, şuradan vurursun gol olmaz, oradan vurursun gol olmaz. O zaman nerden vurman gerektiğini öğreneceksin ki gol atabilesin.” “Biz” dedi. “Bunu bulacağız.” “Allah’ın izniyle biz bu raporu alacağız.” Sonra beni eve bıraktı. Kendisi gitti dolaştı bir süre. Bir şeyler yaptı o ara. Kimi buldu kimi bulmadı hiç bilmiyorum. Öğleden sonra da polikliniğe gittik. “Bu raporu vermem.” diyen doktorlar da dâhil olmak üzere hepsi onay verdiler ve üç dört gün sonra istediğimiz rapor çıktı. Raporu artık o gün kime verdiysek Erzurum İmam-Hatip'e mi, Bakanlığa mı yoksa daha başka bir kuruma mı tam bilmiyorum. Böylece Erzurum'dan Isparta İmam-Hatıp'e yatılı öğrenci olarak naklim çıktı. Dönemin yarısındayız Beşinci sınıfın ilk üç ayını Erzurum'da okudum. Beşinci sınıftayım, yani lise 1. sınıf oluyor. Dört sene ortaokul, beşinci sene lise 1.
Okulumla evimin arası çok yakındı. Canım sıkılıyor, evde kalmak istiyorum. Yatılı okluğum için bırakmıyorlar beni. Yatılı okuyanınız var mı içinizde bilmiyorum? Yatılı olmak çok orijinal, çok enteresan bir şey. Oldukça çeşitli ve renkli arkadaşlar ediniyorsunuz. Babam, Kâmil Sathı... Hayır. Ahmet Yayla. Kamil Sathı Beşer Erzurum İmam-Hatip müdürü idi çünkü. Isparta İmam-Hatip Müdürü Ahmet Yayla idi. Evet evet. Ahmet Yayla... Babam, ona gitti dedi ki, “Bu benim oğlum, burada okuyor, sizin öğrenciniz.” Çok rahat girip çıkıyordu resmi makamlara. Yani hiç çekinmiyordu, medenî cesareti mükemmeldi. Kapıyı çalıp “Girebilir miyim efendim?” diyordu ve giriyordu. “Cumartesi günleri evde yatıya kalmasını rica ediyoruz mümkün mü?” Müdür dedi ki “Eğer siz sorumluluğu alıyorsanız, niye olmasın?” “Bunlar bize emanet, devlet bunları bize emanet etmiş, başlarına bir şey gelirse biz sorumluyuz. Velisi olduğunuza ve sorumluluğu üstlendiğinize dair bize bir dilekçe yazınız.” Dilekçeden sonra bana haftada bir gün izin verdiler. Tabii bu benim için bir bayram oldu. Bu arada kardeşlerimin ödevleriyle ilgileniyorum, onlara ders çalıştırıyorum.

Medeniyet: Arkadaşınızla yaptığınız kavga?

Küçükağa: Erzurum İmam-Hatip'te okurken 1966 yılında Hınıs'ta ve Muş’un Varto kazasında bir deprem oldu. 6,9 büyüklüğünde bu depremde 2.394 kişi öldü, 1.414 kişi de yaralandı. Büyük bir âfet! Deprem sebebiyle o bölgelerin halkı mağdur olduğu için devlet onlara bir iyilikte bulunuyor. Ne yapıyor? Yatılıya girmek çok zor. Sınavla giriliyor. İmam-Hatip Lisesinin yatılısına inanamayacağınız bir talep var. Yani yirmi kişi alacaklarsa belki beş yüz kişi başvuruyor. Hınıs ve Varto’da kontenjan tanınıyor. Onlar ücretsiz olarak yatılıya geliyorlar. Sınıfımıza Hınıs'tan iki arkadaş -belki biri Vartolu olabilir- geldi. Birisi Kürt asıllı Mustafa Taşdemir'di. Çok kısa boylu birisi... Bir yönüyle babama çok benziyor. Aramızda bir hâdise meydana geldi. Onu anlatmam lazım: Orta ikideyiz. Okulumuza bu arkadaş gelmiş. Yaşı her halde bizlere göre bir kaç yaş küçük. O da orta ikide okuyor. Çelimsiz, ufak tefek ama çok cesur. Öğretmen dahil hiç kimseden korkmuyor. Sevdim bu arkadaşı. Şakalaşıyoruz, el kol hareketi yapıyoruz. Biraz da yontulmamış cinsten bir arkadaştı galiba. Muhtemelen iyi bir ilkokul eğitimi de almadı. Nerede nasıl davranacağını bilmiyor. Şakadan da çok anlamıyor. Şakacıktan vurunca bu onu ciddiye aldı. Nasıl saldırdı bana, nasıl! O hızla birkaç tane vurdu bana, iş ciddileşti. Ben de bunu yatırdım biraz dövdüm. Çünkü hiç hak etmediğim bir şekilde taşla sopayla kafama gözüme vurdu. Biraz vurdum ama keşke vurmaz olsaymışım. Çocuk, İstiklâl Marşı daha bitmeden o kadar insanın içinde, öğretmenlerin önünde bana tekrar saldırdı. Saldırdı saldırmasına ama ben buna birkaç tane daha yapıştırdım. Canını yakmak da istemiyorum aslında, çünkü bana göre bir hayli zayıf. Durmasını, yatışmasını bekliyorum, mümkün mü? Alıyor taşlan fırlatıyor bana, bir güzel dayak yiyor, yine gelip saldırıyor. Bir oldu, iki oldu, ben pes ettim artık. Ne yapayım, ne yapabilirim ki böyle birisine? Tutuyorum kulağını çekiyorum, söndürüyorum, bak daha beter döverim seni diyorum. Bana mısın demiyor. Baktım çare yok, kaçtım. O kovaladı ben kaçtım, o kovaladı ben kaçtım; istasyon denen bir yer var, okula uzaklığı muhtemelen iki üç km, ta oraya kadar kovaladı. En sonunda istasyonda durdum. Yatırdım, elini kolunu sıkıca tuttum. Bak dedim Mustafa, seni şöyle döverim böyle döverim... Yeter artık! Biraz da ağzı bozuktu galiba. Küfürlü, çirkin kelimeler de söylüyordu. Ben hayatımda böyle bir karakter ilk defa görüyorum. Yüz defa dövsen yüz birinci defa yine yapacağını yapıyor. Babam tabii böyle değil, ama pes etmeme yönünden benzerlikleri var. Önceki sohbetlerimizde sizlere babamı uzun uzun anlatmıştım. Risale-i Nurları omzuna alıp Türkiye’yi köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir gezmesi, yılmak bıkmak nedir bilmemesi hatırınızdadır sanırım. Yakalanıyor, hapse konmuyor, hapisten çıkıyor bir daha devam ediyor tebliğine. Bir daha yakalanıyor, bir daha hapse giriyor, bir daha çıkıyor, bir daha devam. Bu belki yirmi defa, otuz defa tekrarlanmış bir şey. Normal bir karakter birkaç defadan sonra “Ben bu işi bırakayım.” veya “Bu kadar alenî yapmayayım.” der. Fakat babamda bu yoktu. ■

(Devamı gelecek sayıda...)

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız