• TOPLUMSAL VE KÜRESEL KARGAŞA VE ÇÖZÜM YOLLARI

      I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

DUYURULAR

Hocamız Ömer Küçükağa ile - 1

ömer küçükağa

Medeniyet: Hocam, müsaade buyurursanız eğer, sohbetimize başlamadan evvel sizlere teşekkürlerimizi arz etmek isteriz. Zira bunca sağlık sorunlarınıza ve meşguliyetinize rağmen bizlere zaman ayırdınız, nezaket gösterip bizleri evinize kadar kabul ettiniz. Gerçekten çok memnun olduk. Umarız sizlere çok ağırlık etmemişizdir...

 

Hocam, amacımız sizinle uzun soluklu bir sohbet gerçekleştirmek. Belki hepsini bir oturumda gerçekleştirmemiz imkânsız, ama ara ara sizlerden de böyle izinler koparabilirsek eğer, bu sohbetlerimizi olabildiğince geniş bir yelpazede yapmak istiyoruz. (Böylece diğer oturumların da randevusunu şimdiden almış oluyoruz.) Biliyoruz ki, Ömer Küçükağa, yaşadığı dönemler itibariyle çok önemli bir isim. Kişiliğiyle düşüncesiyle, duruşuyla ve yaşantısıyla şüphesiz dikkate alınması gereken bir “değer” Emsalleriniz, akranlarınız sizi çok iyi tanıyor, okuyucularınız sizi çok iyi biliyor ve seviyor, bunun farkındayız;yalnız bizim neslimiz daha çok da sonraki nesiller pek fazla tanımıyorlar Ömer Küçükağa’yı. Bu sebeple, hem bir devri anlamak ve anlamlandırmak, hem Türkiye’deki İslâmi seyrini ve Müslümanların var olma mücadelesini kavramak ve hem de sizleri gelecek kuşaklara doğru ve güvenilir bir şekilde tanıtmak için çocukluğunuzu, gençliğinizi, öğrencilik yıllarınızı, üniversite hayatınızı, hayallerinizi, düşüncelerinizi, ideallerinizi, beslenme kaynaklarınızı, neler okuyup neler yazdığınızı, yurt içi ve yurt dışı seyahatlerinizi ve daha sayamadığımız birçok şeyi sizlerden, birinci ağızdan, duymak, dinlemek istiyoruz. Şöyle bir gerilere, çok öncelere doğru gidersek eğer, neler söylemek istersiniz?

Ö. Küçükağa: Teşekkür ederim. Tabii ki insanın kendisinden bahsetmesi biraz zor bir şey. Çok da doğru değil. Fakat diğer insanların alacağı birtakım dersler, ibretler varsa o başka. Zaten asıl faydası olan da o kısımlardır. Şimdi ben elimden geldiği kadar başka insanlara da faydalı olabilecek bölümleri anlatmaya çalışacağım, ama eğer kaçırırsam, kişisel özelliklerimiz çok fazla ön plana çıkarırsam, bağışlansın lütfen. Çünkü bazen insan –hele bizim yaşlara geldiğinde- geçmişten söz ederken kaptırır gider kendisini ve bir daha da toparlayamaz.

1950’de Erzincan'da doğmuşum. Doğar doğmaz babam ben ailemle birlikle Diyarbakır'a götürmüş. Gidiş sebebimiz de şu: Babam esnaf, girişimci bir insan. Müşterilerinin büyük bir çoğunluğu da Erzincan ordu evindeki subaylar. O zaman Erzincan’daki ordu birlikleri Diyarbakır'a naklediliyor. Babam müşterisini kaybetmemek için evi toplayıp Diyarbakır'a götürüyor. (Babamın cesaretim görüyorsunuz. Rızkının peşinde koşmak için hiç düşünmeden hem de o günün şartlarında nerelere gidiyor. Ki yıl 1951, insanların köye bile gidip gelmekte zorlandığı yıllar) Diyarbakır a gidiyor, orada dükkanını kuruyor, işine devam ediyor. Diyarbakır'da beni ilkokula gönderiyor, bir sene Diyarbakır’daki evimiz Bağlar Mahallesi’ndeydi. Etrafı bademlerle çevriliydi ve ortasında tek bir ev. Dört-beş yaşlarımda burada ağaçlara tırmandığımı ve badem yediğimi çok net hatırlıyorum. (Belki o da benim ruhumda doğaya karşı bir ilginin sebep olmuştur Çünkü çocukluğum çok doğal yerlerde, havuzlu villalarda, ağaçlarda geçti. Ben betonların, apartmanların arasında büyümedim hiçbir zaman) O evimize birgün büyük bir yılan giriyor. Annemin anlattığına göre yılanın uzunluğu 5-6 metre, kalınlığı da kol kalınlığında. Annem korkuyor tabi, 'Benim çocuklarım var! diye tutturuyor babama. Çünkü gerçekten çok kırsal bir alandayız. Bizim evin dışındaki yerler tamamen bozkır. Ova. Her türlü haşeratın yaşadığı yer. Korkulmayacak gibi değil. Tabi annemin bu ısrarlarına babam dayanamayarak geri dönüyor. Yaklaşık ben 8 yaşlarındayken Erzincan’a geri dönüyoruz. Bu arada babam Diyarbakır’dayken bir şeyh efendiye bağlanıyor. O şeyh efendi düzgün bir şeyh değil. Babam zengin bir insan. Servetinin çoğunu o şeyh efendiye yediriyor. Annemin, dedemin, dayılarımın bütün uyarılarına rağmen servetini ona yediriyor. Çünkü babam o şeyhe çok bağlı, çok sadık. Öyle ki o şeyh efendi derse ki: “Falan yerde bir cami yaptırılacak, kubbesi için –bugünün parasıyla söylersek- yüz bin lira lazım.” Babam hiç gözünü kırpmadan hepsini veriyor. Babamın, şeyhiyle ilginç bir ortaklık hikâyesi var. Belki uzun olacak, ama şeyhlik yaparak, şeyhlik yaptığını iddia ederek insanları sömürenlere bir örnek olsun diye ondan mutlaka bahsetmem gerekir.

Babamın şeyhinin bir oğlu var. Oğlunun ticareti iyi gitmiyor. Buna karşılık babamın işleri de çok iyi. Şeyh Efendi diyor ki babama: “Hafız Efendi! (Babam hafızdı ve hep öyle çağrılırdı.) Benim oğlanın işleri kötü gidiyor, gelin siz onunla ortaklık yapın da ikinize de bereket gelsin. Ben böylesini daha hayırlı görüyorum.” Babam da şeyhinin isteğini geri çevirmiyor gidip şeyhin oğlunu kendi dükkânına alıyor. Affedersiniz, yanlış söyledim babam o adamın dükkânına gidiyor, onunla ortak oluyor Adamın dükkânına sermaye koyuyor, sonra borçlarını ödüyor, yavaş yavaş onu düze çıkartıyor. Tabi adam işten anlayan birisi değil, babam onun işlerini iyice geliştiriyor. Sonradan adam şeyh efendi vasıtasıyla diyor ki babama: “Eski dükkânını kapat gel, burayı iyice büyütelim." Babam; çok güzel, tıkır tıkır işleyen dükkânını kapatıyor, şeyh efendinin tavsiyesiyle gidip o adamın dükkânına yerleşiyor. Tabi babam “resmen" oraya ortak olmuyor. Dükkân şeyhin oğlunun üzerine. Bir ara ortaklığı resmiyete dökelim filan diyor babam. Şeyh efendi diyor ki babama: “Yoksa güvenmiyor musun bize Hafız Efendi, ne gerek var? Lüzum yok o resmî işlemlere, onlar boş işler.” Bunun üzerine babam ortaklığını resmiyete dökmekten vazgeçiyor. Orada beş sene çalışıyor. Zamanla o dükkân Diyarbakır'ın kendi alanında bir numarası oluyor. Babam da kendi dükkânını kapattığı için o işi yapan sadece orası var. Sonra bir gün... Evet, sonra bir gün oğlu diyor ki babama: “Hafız Efendi, senin burada bir hakkın yok!” Babam: “Ya öyle mi?" deyip koşuyor şeyh efendiye. Oğlunun böyle böyle söylediğim aktarıyor şeyhe. Süreci başından ben bir bir anlatıyor: “Oğlunuzun işi iyi gitmiyordu, ona yardıma geldim; sonra dükkânımı kapatıp yanınıza gelmemi istediniz, kırmayıp geldim; ortak olmamı istediniz, ortak oldum; resmî işlem yapalım dedim, gerek yok dediniz, size güvendim; sonra kötü giden işlerinizi düzelttim vs... Şeyh efendi de oğlu gibi aynı cevabı veriyor babama: “Hafız Efendi, sen buraya bir şeyler yaptın yapmasına, ama oranın ortağı değilsin ki. Oğlanındır o dükkân! Bunun üzerine babam sesini hiç çıkarmıyor çıkıp gidiyor oradan.

Medeniyet: Sene kaçtı hocam?

Ö. Küçükağa: Muhtemelen 1956. Ne yapayım, ne edeyim, diye düşünürken aklına yeniden bir dükkan kiralamak geliyor.Ama hiç para yok. Sıfır. Çıkarken de bir şey de talep etmemiş ki. Parası yok belki ama itibarı var. İstanbul'da tanıdıkları, eşi dostu yakınları var. Zenginlere, mal aldığı tanıdık kimselere başından geçenleri bir bir anlatıyor. Hiçbir şeyinin olmadığını söyleyip onlardan mal istiyor. Aldığı mallarla ufak ufak başlıyor işe. Dediğim gibi babam çok iyi ve güvenilir bir esnaf. Onlar için de bulunmaz bir müşteri Böylece bismillah deyip bir dükkânı kiralıyor. 2-2.5 sene içinde babam yine Diyarbakır'ın bir numarası oluyor. Tabı bu ara şeyh efendinin oğlunun dükkânı iflas ediyor..

Bunu niye anlattım? Şundan: Kur’ân-ı Kerim'de uzunca bir ayet var. Borç ayeti. Orada, borç alıp verdiğinizde, ticaret yaptığınızda mutlaka yazışın, deniyor. Dikkat ederseniz, Kur'ân-ı Kerim'in en uzun ayeti bu konuda geliyor. Şahitlerin asla yazmaktan usanmamalarını emrediyor Cenab-ı Allah. Bu borç alışveriş, ister büyük olsun, ister küçük olsun, fark etmez. Bütün ayrıntısıyla, zamanına kadar, yazılması isteniyor. Bunu yapmadığı için babam işte buradan kaybediyor, bu bir. İnsan birisine ne kadar bağlanırsa bağlansın sonuçta onun bir insan olduğunu unutmamalı, bu iki. Şeyhlik adı altında insanları sömüren, onların maddi manevi servetlerini ellerinden alan insanlara dikkat etmek gerekiyor, bu da üç. Şeyhlik, rehberlik, mürşidlik manevi bir makamdır, maddi işlere âlet edilmemeli. Herhangi bir şeyh, bir mürşid, bir önder, kendisini seven insanlarla para ilişkisi içine giriyorsa, ben onlara dikkat edilsin, derim, insanların onlardan kendilerini geri çekmesi gerekir. İşte bu anekdotu bu sebeple anlattım.

Şimdi, Diyarbakır faslını kapatalım. Orada, unutamadığımız çok şeylerimiz var, ama uzun sürecek. Biz bu yılan olayından sonra tekrar Erzincan'a döndük biz. Erzincan’a dönünce babam - Malûm sebeplerden şeyhini bırakmıştı- Risale-i Nur'u tanır. Bu sefer bu yola koyulur. Müsaade ederseniz, ben bu sohbetimizde belki daha çok babamdan söz edeceğim. Çünkü; babam yaklaşık 30 yaşlarından sonra bütün maddi varlığını Allah yolunda harcamış bir insan. Kimisi doğru yerini bulmuş, kimisi bulmamış, ama onun niyeti rıza-i ilahı. Risale-i Nur'u tanıyınca, sırtına kitapları kor, köy köy gezmeye başlar. İnsanları Risale-i Nur’la tanıştırmak için, yapmadığı şey kalmaz babamın. Muhtemelen Türkiye'de gitmediği köy çok azdır, ilçe belki hiç yok, il ise hiç yoktur. Niyeti sadece insanlar. Risale-i Nur’a çağırmak, kendince insanları İslâm'a davet etmek.

Medeniyet: Hocam, deminden beri soracak fakat çok güzel anlatıyorsunuz, araya girip de sözünüzü kesmek istemedik... Babanızın ismini öğrenebilir miyiz?

Ö. Küçükağa: Mehmet Küçükağa. Risale-i Nur talebeleri babamın sağlığından onunla pek de iyi ilişkiler kuramamışlardı. Sonradan çok pişman oldular ama iş işten geçti. Şimdi çok daha farklı bakıyorlar babama.

Medeniyet: Neden iyi ilişkiler kuramamışlardı, sebebini öğrenebilir miyiz?

Ö. Küçükağa: Onu bilemiyorum iyice. Biraz babamın sert bir mizacı vardı. Belki onun rolü olabilir, ama çok az. Veya onun bazı ileri görüşlülüğünü kavrayamıyorlardı. Bazı şeyler teklif ediyordu da onu anlayamıyorlardı. Sen eski köye yeni âdet mi getiriyorsun, gibisinden ona karşı çıkıyorlardı. Risale-i Nur talebeleri o zamanlar bugüne göre daha çekingen ve daha içine kapalıydılar, getto hayatı yaşarlardı yani. Mecburlardı. Hangi yıllardan bahsediyoruz biz? 1960'lardan. Said Nursi hazretleri daha yeni vefat etmiş ya da edecek Normalde insanların ceplerinde küçücük bir Risale taşımasının bile suç olduğu zamanlar. Eğer insanlar ceplerinde bir tane Küçük Sözler veya Hastalar Risalesi gibi küçük bir broşür yakalatırsa bugünün şartlarında bir bomba yakalatmış, kaçak bir silah yakalatmış gibi muamele görürdü. İnsanlar hapse atılırdı. Aylarca, yıllarca içeride kalırlardı. Ondan sonra mahkemeler bu insana herhangi bir suç isnat edemedikleri için serbest bırakırlardı. Risale-i Nur talebelerinden ceza alan insan hemen hemen yoktur. Sadece içerde tutulurlardı.

Medeniyet: Babanızın her halde üstatla teşhk-i mesaisi olmuştur.

Ö. Küçükağa: Sanırım çok az olmuştur, çünkü yaşı pek müsait değildi. Üstad, babam Risale-i Nuru tanıdıktan çok kısa bir zaman sonra vefat etti. Ama ben o tarafını pekiyi bilmiyorum. Muhtemelen bir iki defa görmüştür. Cenazesine gittiğini hatırlıyorum. Urfa'ya o taraflara gitti. 60'da vefat etti Said Nursi hazretleri. Babam da yeni tanımıştı onu. Esas ondan sonra bu hayata başladı.

Bir ev tutuyorlar bir yerde, kimseye söylemiyorlar. Orada gizlice ders okuyorlar. Risale-i Nur çalışması bundan ibaret, çünkü suç. Suç olduğu için de kimse açık açık yapamıyor. Ama babam çok açık yapıyor. Yani Risaleleri alıyor, köy köy geziyor, ücretsiz dağıtıyor. Önce topluyor insanları onlarla biraz konuşuyor. Risalelerin muhtevalarından bahsediyor. Sonra da onlara birkaç tane eser hediye ediyor. Allah'a ısmarladık, deyip gidiyor. Nereye? Bir başka köye. Orada da aynı şeyi yapıyor. Eğer köyü biraz müsait görürse, diyor ki: “Gelin, buraya bir medrese yapalım!” Medrese, içinde toplanılıp Risale-i Nur okunan yerlere denir. Köylüleri toplardı babam, oraya bir odası, bir mutfağı ve bir tuvaleti olan medrese yapardı. Orası sadece o iş için kullanılırdı. Babamın bu şekilde köylere yaptığı medrese sayısı yüzleri geçmiştir. Medresenin inşaatında bizzat kendisi de çalışırdı. Köy müsaitse böyle yapar, yok müsait değilse onlarla sohbet eder, onlara eser verir ve gider. Babamın bu Risale-i Nur konusuna tekrar döneriz ilerde, şimdilik burada nokta koyalım. Benimle ilgili olduğu için Risale-i Nur konusuna girmiş oldum. Risale-i Nuru tanıyınca İslâmî anlayışında değişiklik olur babamın. Sisteme bakışı da farklılaşır. Sistemin gayr-ı islâmiliğini daha iyi anlar. Anlayınca da:”Ben bu sistemin okuluna çocuklarımı asla göndermem.” der ve bizi okula göndermez.

Medeniyet: Babanızın Kurân hıfzının olduğunu söylemiştiniz, ilmi de var mıydı?

Ö. Küçükağa: Sanırım öyle çok kuvvetli bir ilmi yoktu. Çok kitap okurdu. Genel kültürü çok güçlüydü. İslâmî bir tahsili olmadığı için pek fazla ilmi yoktu babamın. O ilim dedemde vardı. (Sonra dedeme de döneriz. Annemin babasına yani. Erzincan’da âlim olarak bilinirdi dedem.) Risale-i Nur'u tanıyınca, sistemi de yakından kavrayınca çocuklarımı okula göndermem, der babam. Ve bizleri okula göndermez... Buna göre ben Diyarbakır’da bir sene ilkokula gitmişim. Artık okul mokul yok. Tabi bu, babamın iyi niyeti, ancak yanlış bir işlem. Şöyle yanlış bir işlem: Babam bizi okula göndermiyor gayr-i islâmî şeylerden ruhumuz etkilenmesin diye, fakat babamın bizimle ilgilenecek vakti de yok. Hem göndermiyor hem ilgilenemiyor. İşte burada yine birçok Müslüman önderde rastladığımız bir yanlış göze çarpıyor. Dışarıyla ilgilenip kendi evini, çocuklarını ihmal etme. Bu durum çok yoğun bir şekilde babamda vardı maalesef. Müslümanların üzerinde çokça durması ve muhakkak terk etmesi gereken oldukça önemli bir husustur bu. Babamın vakti niye yoktu? Risale-i Nurları alıp köyleri gezdiği için. Bir gidiyor, ancak altı ay sonra, bir sene sonra geliyor. Soranlara, biz babamın nerede olduğunu dahi söyleyemiyoruz. O zamanlar ben sekiz-on yaşlarında çocuğum. Baba yok, okul yok, yapacak iş yok. Ne yapacağım bu durumda? Sokaklarda gezeceğim boş boş. Okula gitmeyişim benim için pek de hayırlı bir iş olmuyor. Öyle ki sokaklarda gezerken sinemalara alışıyor ayağım. Sinemaların önlerine dikiliyorum her gün. Bu nasıl oluyor? Sinemaların önlerinde o günlerde Teksas, Tommiksler vardı. Onlar satılırdı. İnsanlar onları alıp okurlardı. Hepsi ikinci el. Daha ucuz olsun diye onları tercih ederlerdi. İşte bu sırada gözümüze asılı afişler çarpıyordu. Sinema afişleri. Paramız da yok. Olunca hemen sinemaya gidiyorduk. O dönemlerde ruhumu kirleten filmlere gitmişimdir. Benimle ilgilenen hiç kimse olmadığından başıboş kalmıştım. O zamanlarıma yazık olmuştur. Çok yazık...


Kitapların başında dikiliyorum ama okuma yazma bilmiyorum. Okumak için çok heves ediyorum. Resimlerine falan bakıyorum. Gel zaman git zaman, bir gün baktım okuyorum. Teksas, Tommiksleri okuyabildiğimi anladım. Çok tekrarlar vardı orada. Kutularına bakıyorum her taraf yazı. Demek ki sürekli önünden geçe geçe ne dediğini anlamaya, hissetmeye başlamışım. Biraz daha, biraz daha derken sonra gerçekten okuduğumu fark ettim. Başka bir kitabı denedim, baktım onu da okuyorum. Birkaç senem böyle geçti. Sonraları Allah içime büyük bir okuma duygusu verdi.

Medeniyet: Hocam -bu kısmı unutmamak kaydıyla- müsaade ederseniz biz tekrar babanıza dönmek istiyoruz. Babanız gidiyor ve altı ay dönmüyor Bu durumda anneniz ne yapıyor, nasıl yapıyor, size nasıl bakıyor? Anneniz çok çileli ve sabırlı olsa gerek.

Ö. Küçükağa: Evet, kısaca annemden de bahsedeyim. Annem hâlâ yaşıyor. Burada, bu apartmanda ona bir daire verdik. Tek başına yaşıyor, ama sürekli iner çıkar bizlere. Bir tane de Erzincan'da evi var. Yazın da oraya gidiyor. Annemize çok iyi bakıyoruz biz. İstediği çocuğuna gelir gider. Bu Kısıklı Mahallesi’nde üç çocuğu var. İkisi kız, biri de ben. Yaklaşık yedi-sekiz torunu bu mahallede oturuyor. Dolayısıyla misafiri çok, geleni gideni çok.

Dediğiniz gibi çok sabırlıdır annem. Babam seyahatlere çıkıyor. (Unutmayalım da seyahatler üzerinde ayrıca duralım.) Tabi bunlar Allah yolunda seyahatler. Babam seyahatlere çıkınca annem ekonomik olarak zorlanıyor. Çünkü babam ilk gittiğinde muhtemelen on-on beş gün yetecek kadar para bırakıyor. O kadar kendini kaptırmış ki evdekileri gerçekten hiç düşünmüyor. Sahabe gibi. Hani, varını yoğunu Allah yolunda hibe eden Hz. Ebu Bekir'e: evdekilere ne bıraktın, diye sorulduğunda: “Allah ve Resulü'nü bıraktım.” Şeklinde verdiği cevap var ya. İşte babam gerçekten öyleydi. Evdekiler yarı aç yarı toktu, ama mutluydu. Kimseye de duyurmuyorduk hâlimizi. Bırakılan para birkaç gün sonra bitiyordu. Annem belki babasından bir kuru ekmek parası istiyordu. Babam giderken üç-dört çuval patates bırakırdı eve. Bir de ekmek oldu mu tamamdır günlerce haftalarca aylarca sadece ekmek, patates yerdik. O kadar güzeldi ki! Sabah, öğle, akşam, sürekli onu yerdik.

Okula gitmiyorum ama okumayı öğrendim. Nereden öğrendim? Maalesef Amerikan çizgi kitaplarından, Teksas Tommiks. Red Kit ve benzeri kitaplardan. Bu arada babam beni hafız olayım diye Kur’ân kursuna gönderiyor. Çok başarılı bir giriş yapıyorum. İlk sayfayı ezberliyorum, ikinci sayfayı ezberlerken babam beni alıyor, dağlara götürüyor. Babamın bir de bu dönemleri var. Gidiyor Risale-ı Nur’a hizmet ediyor. Bir süre sonra parası bitince çaresiz kalıyor. Para kazanmak için bir şeyler yapması lazım. Ne yapayım, diye düşünüyor. Aklına ilginç bir fikir geliyor: Peynircilik. Çok girişimci birisi olduğunu söylemiştim. Hemen işe koyuluyor. Tulum peyniri yapacak. Yapmak istediğinin en iyisini yapmak isterdi. Yapmak istediği şeye kendisini ölürcesine verirdi. Peynirciliğe de kendisini ölürcesine verdi. En iyi peynir nerede yapılır, onu araştırırdı. Erzincan tulum peyniri Türkiye'nin en iyi tulum peyniridir. Bunu öğrendikten sonra bu sefer Erzincan'ın en iyi tulum peyniri nerede yapılır, bir de onu araştırırdı. Yaylalarda. Hangi yaylada?

Filan yaylada. O yaylaya gitmenin imkânı yok. Ancak katırların sırtında gidebilirsiniz. Yol yok, iz yok. Üstelik o yayla, insanların korktuğu, eşkıyaların gezdiği bir yer.

Allah, babama öyle bir cesaret vermişti ki... Allah’a başka hiçbir şeyden, hiçbir kimseden korkmazdı. Sistemden de korkmazdı. Risale-i Nur talebelerinin evlerinde gizli gizli Risale okuduğu dönemlerde, onur Risale-i Nurları yüklenip köyleri teker teker gezmesi, tebliğ ve irşadda bulunması cesaretini, gözü pekliğini göstermeye yeter sanırım. Diğer Risale-i Nur talebelerini kınamak için söylemiyorum bunu. O şartlarda kolay değildi aksini yapmak. Babamınki istisnaydı. Gerçekten istisna. Bunu, bütün insanlara böyle olun, amacıyla da söylemiyorum. Böyle olamaz bütün insanlar. Bu istisna bir durum. Yapılabilir bir şey değil çünkü. Hatta babam köyler haricinde şehirlere de giderdi. Valiyi ziyaret edip ona Risale-i Nur verirdi, ilçelerde kaymakama, hâkime giderdi. Gittiği bazı hâkimler onu içeri atardı. Babam yatardı içerde. Artık ne kadar yattıysa, üç ay, dört ay, beş ay... Babamın içerde ne kadar yattığının sayısını bilmiyorum. Bilen de yok. Çıkınca hapisten, yine aynı yola devam ederdi. Bir gün mahkemede savunmasını yaparken -kendi yapıyordu savunmasını- hâkim babamın savunmasından çok etkileniyor. Sonradan babamı gizlice ziyaret ediyor. Diyor ki, savunmanda şu şu kitaplardan bahsetmiştin, bana biraz onlardan bahseder misin? Demek ki, kalbine Allah hidayet verecek. Babam ona Risale-i Nur'u anlatıyor saatlerce. O adam sonra ne oluyor biliyor musunuz? Risale-i Nur talebesi. Hâkimlik sırasında kendini gizliyor gizlemiyor o tarafını bilemiyorum, Çok sonraları milletvekili oluyor. Eski Milli Selamet Partisi’nin meşhur milletvekillerinden biri. Yaşıyor mu sağ mı bilmiyorum.

Medeniyet: İsmini merak ettik.

Ö. Küçükağa: Reşat Sudi Saruhan veya Reşat Sudi Saruhan. Bunu da şunun için anlatmış olduk: Babam bürokratlarla görüşmekten onlara İslâm'ı anlatmaktan hiç çekinmezdi. Arkadaşları, deli cesaretinin olduğunu söyleyerek eleştirirlerdi kendisini. Yadırgıyorlardı babamın tavırlarını, fakat vefatından sonra bakışları değişti hepsinin. Esasen bunu ilk defa hissediyorum. O dönemlere ait anlatacak o kadar çok şeyim var ki, fakat çoğunu atlıyorum...

Medeniyet: Hocam, atlamazsanız memnun oluruz. Ayrıntılar çok önemli bizim için. Büyük bir zevkle sizi dinliyoruz.

Ö. Küçükağa: Toparlayamayız sonra... Babam sürekli ceza evine girince, annem sefer tasıyla yemek yapıp gönderiyor. Babamın hangi ceza evinde ne kadar yattığına dair hiç kimsenin elinde bir belge-bilgi yok. Bende yok. Risale-i Nur talebelerinde hiç yok. Fakat Erzincan'da yattığı dönemle ilgili bazı hatıralarım var. Babam Erzincan'da yatarken kendisine ben yemek götürüyordum. O zamanlar yaşım –yanılabilirim- 8 ila 12 arası, muhtemelen 11’dir. Yemek götürüyorum babama, gururlanarak derdi ki: “Otur şuraya bakayım, bir Kur'ân oku da dinlesinler.”Mahkûmların önünde Kur'ân okuturdu bana. O zamanlar koğuş sistemi vardı, şimdi daha iyi hatırlıyorum Koğuşlarda 50, 60 kişi kalıyordu. Ranzalar vardı koğuşlarda, şimdi var mı bilmiyorum, herhalde yok. Oradakilerin hemen hepsi babama inanılmaz bir saygı gösteriyordu. Babam ceza evinde her akşam Rısale-i Nur dersleri yapıyor mahkûmlara. Benden Risale getirmemi istiyordu. Eğer eserleri gardiyanlar yakalarsa dersleri ezberden yapıyordu. Gün geçtikçe babam onları etkiliyordu. Sonra cemaatle namaz kılmaya başlıyorlar. Bunu çok iyi biliyorum çünkü gittim, gördüm. Babam imam oldu, mahkûmlar da cemaat. Cemaatin arasına ben de katıldım (Belki –“belki” diyorum, bundan emin değilim çünkü- hapishanelere Medrese-i Yusufiye denmesinin sebeplerinden birisi de budur. Yani, babamın bu yaptıkları. Yahut babamdan önce birileri böyle yaptı da Medrese-i Yusufiye dendi. Bilemiyorum artık, doğrusunu Allah bilir.) Sonradan, çıkan mahkûmların büyük bir çoğunluğu babamla irtibatını devam ettirirdi. Anlaşılıyor ki babam çok etkili bir insan, gerçekten konuşunca insanı etkilerdi. Bu etkinin sebebi Allah için olmak. Başka bir sebebi yok bunun. Sadece Allah için. Her dönemde insanların bir kısmı, davalarından ekmek yerler. İnsanların kendi davalarından ekmek yemesi -eğer haram yola sapmıyorlarsa- günah değildir. Ama peygamberlerin mesleğinde davalarından ekmek yemek yoktur. Ne demek istiyorum, hiçbir peygamber, risalet yaptığı için kimseden ücret almamıştır. Kur’an-ı Kerim'in birçok yerinde: “Ben bunun için sizden ücret istemiyorum, benim ücretim yalnızca Allah’a aittir.” ifadesi geçer. Babam da aynı şekilde davranmıştır. Risale-i Nur hizmetinde ne bir makamı olmuştur, ne bir mevkii, ne de parası. Sadece Allah için yapmıştır yaptıklarını. Fakat Risale-i Nur sayesinde makam-mevki sahibi, şöhret sahibi olanlar da vardır. Babam şöhret de olmamıştır. Yaptığın, hiç kimseye anlatmamıştır. Olsa olsa üç beş yakını bilmiştir. Malını, mülkünü, parasını o yolda harcamıştır. Böyle olunca da Allah bu tip insanların dudaklarından çıkan sözlere tesir gücü verir. Tesir verdiği için de insanları etkilerler.

(Hocamız, telefona cevap vermek üzere kalkıyor. Sohbetimize bir süre ara veriyoruz...)

Medeniyet: Peynir bahsine dönebilir miyiz, yarım kalmıştı sanki.

Ö. Küçükağa: Evet, dönelim. Erzincan'da en iyi peynirin nerede yapıldığını öğrendikten sonra babam oralara gitmenin yolunu araştırıp duruyor. Yaylalara yakın köylüler diyorlar ki: "Hafız Efendi, yaylalara gitsen bile peynirleri nasıl getireceksin? Hadi biz seni götürdük diyelim, nasıl döneceksin?" Ulaşılması gerçekten çok zor yerler. O yaylalar ki Erzincan'ın Kazankaya Dağlarının arkası. En güzel ot orada, en güzel peynir orada. "Şavak”lar yaşardı orada. Dağ insanıdır bunlar. Muhtemelen Zaza veya Kürt. Ben Zaza olduklarını sanıyorum.

Medeniyet: Şavak mı dediniz.

Ö. Küçükağa: Evet, Şavak. Eskiden ben “şafak” zannederdim ama hayır “Şavak”.Muhtemelen şafaktan geliyordur. Çünkü gerçekten çok erken kalkan insanlardı. Şafak vakti, fecirden çok erken kalkıp hayatlarını öyle sürdürürlerdi. Bu yüzden şafakla ilgisi olabilir diye düşünüyorum. Bugünkü saatle söylersek 06’da ezan okunuyorsa eğer, onlar 04’te kalkar ve daha yatmazlardı. Yatsıyı kılar kılmazlar da hemen uyurlardı. Ben içlerinde yaşadığım için biliyorum bunları. Tabi peynir dolayısıyla…

Babam, “Hayır” diyor. “Oraya gideceğim ve oranın peynirini getireceğim.” Kafaya koymuş bir defa. Çare yok. Gidiyoruz, taşınıyoruz oraya. Beni de hafızlığa başlatmış üstelik. Ama bir, bir buçuk sayfa okumuşum topu topu. Hiç düşünmüyor bu durumu, yarıda kesip götürüyor beni. Hafızlığım dört-beş kez kesti babam.

Medeniyet: İlkokula gitmiyor musunuz o sıralar?

Ö. Küçükağa: Hayır, ama okul çağını çoktan geçmişim. Yaşım 11-12'ye gelmiş. Hafızlık öyle bir şey ki, disiplin ister, düzen ister, süreklilik ister. Ara verirsen hazır ezberlediklerini de unutursun.

Peynir yapmaya gittik biz o dağlara. Tabi annem gelmedi. Babam kendisi gitti, yanında beni de götürdü. Bazı ihtiyaçtan için şehre döndüğü zamanlar olurdu. Beni tek başıma orada, o dağların başında yapa yalnız bırakırdı. Düşünebiliyor musunuz? 12 yaşımda ve tek başıma, yapa yalnız. Issız, sessiz, kimsesiz dağların ortasında Tabi Şavaklar var çevremizde ama pek yakın değiller. Ancak atlarla gelebiliyorlar yanımıza.

İşte biz onlardan peynir alacağız, işleyeceğiz, tulum haline getireceğiz, sonra da şehre götürüp satacağız. Niyetimiz o. Onlar peynir getiriyor biz de tartıp parasını ödüyoruz. Neyse babam gitti, giderken bana da dedi ki, para burada. Tahtadan bir yatak yapmıştık çadırın içine. Babam, o tahta yatağın altına çuval içinde paraları koyardı. İnanın, tam bir çuval para. O gün en büyük para galiba 50 lira idi. Dedi ki, peynirleri alıp tartarsın, paralarını verirsin adamların. Biraz önce demiştim, babam çok cesur birsiydi. Bu tür risklerden hiç korkmazdı. Ben 12 Yaşında bir çocuğum. Muhtemelen bu günkü paralarla yanımda 50-60 milyar para var. Önce parayı koyuyor çuvalın içine, teslim ediyor bana. Çevrede tanımadığımız nice insan var. Hırsızı var, eşkiyası var. Bırakıyor beni çocuk başıma, çekip gidiyor. 4-5 gün kladığımı bilirim orada. Tek başıma. Tarttım verdim, tarttım verdim. Ama ben babamdan biraz daha tedbirli davranıyordum. Çünkü babam çuvalı onların yanında çıkarıyor, deste deste paraları hiç saklamadan alıyordu. Bense öyle yapmazdım. Onlar gelmeden önce desteyi çıkarıp hazırlıyordum. Şimdi anlıyorum ki babamla aramızda böyle bir karakter farkı var.

Babam, Erzincan’a dönünce tabi annem soruyor hemen, Ömer nerede, diye. “Ömer'i orada bıraktım.”diyor babam. Annem deliriyor... Dağın başında küçücük çocuk, kurtlar kuşlar... Gerçekten normal bir insan mümkün değil yapamaz bunu oğluna. Ama babamda öyle bir şey var ki anlatmak zor. Hem tevekkül çok güçlü hem yapı çok farklı. Tevekkülle mi izah edelim bilmiyorum ki, emin değilim doğrusu. Ama sanki tevekkülü aşıyor bu biraz. Meraktan çatlıyor annem. Durmayıp geliyor hemen. Katır sırtında. Çok özlemişim annemi, ağlıyorum, sarılıyorum... Babam da diyor ki: “Tamam, ikiniz de gitmeyeceksiniz bundan böyle, Burada kalacaksınız.” Ama annem korkuyor. Korkulmayacak bir yer değil ki! Gece oldu mu kurt sesleri geliyordu. O kadar ıssız bir yer ki tabiatın tam içi. Ay ve yıldızlar zannediyorsunuz ki çadırın üstünde. Böyle işte üç-dört ay öyle bir yerde peynircilik yaptık. Peynirlerimiz yüzlerce katırla şehre taşındı. O güne kadar o yaylalarda peynir yapıp şehre getiren hiç kimse yokmuş. Böyle bir olay da olmamış zaten. Tabi, bütün Erzincan'ın diline düşüyoruz biz: “Hafız Efendi gitmiş, Şavaklar’ın içinde yaylada peynir yapıyor.”

Medeniyet: Yüzlerce katır ifadesi sözün gelişi mi?

Ö. Küçükağa: Hayır, hayır. Sayıları az olsa taşıyamaz ki hayvanlar. Şöyle söyleyeyim: Dört beş tane kıl çadırımız vardı. Ağzına kadar peynir doluydu. Hangi birisini, nasıl götüreceksin sonra. Abarttığım zannedilmesin kesinlikle. Bir katıra en fazla iki çuval yükleyebiliyoruz. Muhtemelen çuvalların teki 50 kg ağırlığında, iki tane yüklediğimizde 100 kg. Ancak taşır hayvan bu yükü. Çünkü katırın gittiği yerleri bir görseniz! Çocukluk hatıralarım hiç gitmiyor gözümün önünden. Biz de katırın üstündeyiz. Başka çaresi yok oralardan geçmenin. Şöyle dimdik bir yol. Yer, keskin kayrak taşlarıyla kaplı. Bilir misiniz kayrak taşını? Hayvan, ayağını attığı zaman kıvılcımlar çıkıyor. Kesin yuvarlanacağız, diyorum, fakat katır öyle mübarek bir hayvan ki, düşmüyor, dengesini bozmuyor. At, eşek gidemezmiş oradan, öyle söylüyorlar, ancak katır gidebilirmiş. Hiç mübalağa etmiyorum, her adımında kıvılcımlar çıkıyordu hayvanın. Tabi bu, bütün yol boyunca böyle değil. Sadece belli yerlerde.

Peynirleri getirip sattık... Ve hafızlık gitti benim. Sonra babam bir daha başlattı beni hafızlığa. Rabbime milyonlarca defa şükrederim ki beni hafızası güçlü biri olarak yarattı. Sanki hiç hafızlığım inkıtaya uğramamış gibi, unutmamışım gibi, kaldığım yerden devam ediyorum. Hocaya telefon açıyor, Ömer'i gönderiyorum diye. Hocamız da hemen gelip başlasın, diyor. İki sayfadan yapmam isteniyor. Hâlbuki bir sayfadan yapmam lazım. Ama ben iki sayfadan yapıyorum. Derken zaman geçiyor… Babam bir daha bölüyor benim hafızlığımı.

Şehre katırlarla güç bela getirdiğimiz o peynirlerden iyi para kazanmışız. Babam gitmiş kazandığı bütün paraları harcamış. Risale-i Nur talebelerine vermiş. Ve para bitmiş yine... Bu sefer gelmiş yine peynir yapacağız, diyor. Nerede yapacağız, nasıl yapacağız? Babam bir işi iki defa yapmayı sevmiyordu. Yeni bir şey yapacak.

Araştırıyor. Türkiye'nin Erzincan’dan sonra en güzel peyniri nerededir? Urfa’da. Gerçekten, Urfa'nın peyniri de güzeldir.(Urfalılar kabul etmezler ama Erzincan'ınki biraz daha güzeldir.) Sorduğu insanlar diyor ki, Urfa’nın peyniri Erzincan'ınkine yakındır. Peki, Urfa’nın en güzel peyniri nerededir? Viranşehir ilçesinde. Babam alıyor evi, yüklüyor kamyona. Çünkü orası ilçe, dağ değil. Kamyonla gidilebilir. Bindiriyor hepimizi, annemi, kardeşlerimi, beni. Ver elini Viranşehir. Üç ay da orada peynircilik yapıyoruz.

Bu peynircilik hikâyelerini biraz da hafızlık ve tahsil maceramla ilgili olduğu için anlatıyorum. Sizlere şunu tavsiye etmek isterim: Çocuklarınıza hafızlık yaptırın. Gerçi günümüzün mesleği değil, dünyalığı pek yok ama. Olsun, çünkü asıl kazancımız âhirette bizim, içinizden birinin çocuğu hafız olursa hele bir de İslâmî şuuru olursa o kadar çok iyi olur ki! Buna çok önem vermenizi bir kez daha tavsiye ediyorum.

Medeniyet: Hafızlığa başlama çağı nedir sizce? Nasıl bir yol takip etmemizi önerirsiniz?

Ö. Küçükağa: 5 ya da 5 buçuk. Eğer algılaması biraz yavaşsa 6 yaşında başlasın. Emin olun, en geç yedi buçuk yaşında bitirir. Sonra ilkokul gelir. Hafızlığı mutlaka okula başlamada yaptırın. Çünkü o yaşlarda zihin çok taze. Çok güzel alıyor zihin. Tabi ki güzel bir hafızlık kursu bulmanız lazım. Çocuğun dövülmediği, itilip kakılmadığı, sevildiği, okşandığı, şefkat gösterildiği bir kurs. Eğitimde sevgi, şefkat çok önemli çünkü. Böyle yerler ve böyle hocalar bulmak biraz zor, ama yine de arayıp bulmak lazım. Ben bir kez daha söylemek istiyorum: Çocuklarınıza mutlaka hafızlık yaptırın.

Evet, nerde kalmıştık? Viranşehir'de. Viranşehir'deki hatıralarımın en canlı olanı pınar başıydı. Evlerde su mu yok. Hanımlar çamaşırlarını pınarın başında yıkıyor. Evimize pek de uzak bir yer değildi bu pınar. Yürüyerek üç-dört dakikada gidiyoruz. Annem de orada çamaşırlarını yıkıyor. Dediğim gibi evlerde su yok, çeşme yok, çamaşır makinesi yok.. Hem sade evin çamaşırlarını yıkamıyor annem, peynir koyup boşalttığımız, yağın kirin bulaştığı o çuvalları da yıkıyor. Zor, gerçekten çok zor. Bir iki tane değil ki yıkayıp bitirsin. Her gün 40-50 tane geliyor o çuvallardan Hangi
birini, nasıl yıkayacaksın?

Orada çok akrep vardı. Çamaşır halı, kilim çuval yıkadığımız pınar başında. Ama insanlar korkmuyordu onlardan. Herhâlde diyorum, akrepler zehirli değildi. Yoksa mümkün değil korkmamaları. Ben o akrepleri hiç unutmuyorum. Annem çok korkuyordu çünkü. Oranın kadınları korkmuyordu ama annem çok korkuyordu, beni çok aşırı sakınıyordu akreplerden.

Babam, çok büyük zarar ediyor buradaki peynirciliğinden. Sebebi şu: Peynirleri biz kamyona yüklüyoruz Peynirler ne kadar? Yaklaşık 12 ton. Az değil. 12 ton, dile kolay. Size Erzincan tulum peynirinin bugünkü toptan satış fiyatını söyleyeyim de miktarı gözünüzde daha rahat canlandırın. Şu anda Erzincan tulum peyniri, perakende 18 ila 20 arasında değişir. Toptan fiyatı 15 e düşer diyelim. Hadi biraz daha düşürelim, 10 lira olsun. Bundan aşağı düşmez. Ne yaptı? 10x12000=120.000

120.000 liralık 12 ton peyniri koyduk kamyona Ankara’ya getirdik. Ben de geldim babamla. Babam beni hiç yanından ayırmıyordu artık. Biraz daha büyümüşüm ya. 12-13 yaşına gelmişim. Çocuk yaşımda görüşlerime değer vermeye başladı babam. Farkındaysanız babamdan çok söz ediyoruz. Bu aslında Risale-i Nur talebelerinin de çok işine yarayacak

Erzincan’a her gidişimde yakın arkadaşları ya da küçük olanlar benden ısrarla babamın hatıralarını yazmamı istiyorlar. Ben de birkaç kez, siz yazın, niye siz yazmıyorsunuz da bana söylüyorsunuz, ben oğluyum, duygusal davranıp taraflı yazabilirim sonra, dedim. Fakat takdir, bugün kendimizden başladık anlatmaya, ama konu kendiliğinden oraya gitti. Eğer onlar bunu duyarlarsa özel bir ilgi göstereceklerdir muhakkak. Çünkü dediğim gibi benden babamın hatıralarının yazılmasını defaetle istemişlerdi.

Bunların en başında Rafet Kavukçu gelir mesela Kendisi çok değerli bir ağabeyimizdir. Sanatkâr ruhlu bir insandır. Ressam. Risale-ı Nurların bütün kapak kompozisyonlarını o yapmıştır. Gotik yazıda da üstat. Kur’an hattında da üstat. Hattat Hamid (Aytaç) Hoca’dan da özel ders aldı. İcazetli yani. Onun Risale-i Nur’la ilgili bazı duvar tabloları var. ‘Kabirden berzaha, berzahtan âleme' gibi. Bu vesileyle diyor ki:

“Ey insan! Bil ki sen bu dünyada geçicisin. Anne karnında başlayan yolculuğun bebeklikten, çocukluktan, ihtiyarlıktan geçip kabirde son bulacaktır..”

(Devamı gelecek.)

tefsir dersi 2020

whatsapp takip edin

Yazanlarımız