I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun yavrusu Netanyahu başta olmak...

İki yüzyılı geçen bir bunalımı yaşadık topluca. Bu bunalımdan henüz çıkmış değiliz. Hatta belki en hâd safhasını, en yüksek derecesini yaşıyoruz bu bunalımın. Çünkü; bir de dünyada büyük bir bunalım var. Bu iki bunalım, katmerli bir şekilde ruhlarımızı sarsıyor ve her hareketi, müsbet veya menfi bütün hareketleri şekillendiriyor.
(Çıkış Yolu II, s. 64)
Sezai Karakoç
Karşı karşıya kaldığımız bunalımın, sıkıntının, kaosun, birkaç yönü, cephesi var.
İslâm coğrafyasında idarecilerle halk arasındaki temel sıkıntılar, ümmetin modern dünya karşısındaki sıkıntıları, müdahaleler sonucu oluşan bölgesel sıkıntılar, açmazlar, bunalımlar, bütün bunlara ilave olarak modern dünyanın yapıp ettikleriyle dünyayı sürüklediği yer itibarıyla meydana gelen bunalımlar.
Tüm bu sıkıntıların ortasında ve göbeğinde Türkiye var, en çok etkilenen ülke Türkiye ve dolayısıyla Türkiye halkı, Türkiye halkı da kendi içinde farklı farklı sıkıntılar çekmekte. Her bir çevrenin sıkıntıları çok farklı olsa da veya farklı görünse de temelde sıkıntı ve bunalım aynıdır, belki değişik versiyonlar olarak önümüze sürülmektedir de biz onu anlamakta zorlanıyoruz. Sanki ortak bir bunalım yokmuş da sadece etnik, mezhepsel, laik-dindar çatışması, bölgeler arası farklılıklar etrafında oluşan mevzii bunalımlar var. Olup-bitenlere tarih ve insan fıtratı açısından bakamamanın körlüğü var.
Batı medeniyetinin, anlayışı, fikriyatı, iktisadı, siyaseti, kültürü, insan ve kainat anlayışı, ufuksuzluğu ve tek yönlü bir dünya tasavvuru, bunalımın esas sebebidir, olmakta olan sıkıntı da bunun sonucudur.
İslâm dünyası, batı medeniyetini, insanlığın son merhalesi olarak kabul ettiğinden -veya buna mecbur kaldığından- beri başı dertten kurtulmuyor. Bir medeniyete dahil olmak o medeniyetin kuruluş aşamasında ancak mümkündür, kuruluşunu tamamlayan bir medeniyete ancak ilhak edilir o da kendini yok etmek anlamındadır. Batıyla ilişkilerimiz, tek yönlü ve batı değer yargılarına, bilakaydüşart teslim olma esasına dayanır. Bu ruh hali, bu eziklik psikolojisi, batıya öykünme, niyetini ve gizli planlarını göz ardı ederek batılılaşmaya kapılmayı getirdi. Bu hâl; toplumsal travmayı beraberinde getiriyor, bunalımın temeli bu ruh hali ve yapısıdır, bunu anlamadan çareyi başka yerlerde aramak çözüm getiremez, belki geçici rahatlama getirir.
Tarihe/insanlık tarihine bakan ve gelişim seyrini izleyen herkes bilir ve görür ki;
İnsanlığın ana ekseni tevhid anlayışı ve buna bina edilen gelişmeler ve icatlardır. Batı önce tevhidden koptu, sonra maddi alanda çok ilerledi, ama dayandığı inanç ve değerler onu dünyayı adil idare etmekte zorluyor. Temeli çatışmaya ve boyun eğdirmeye isnad eden zihin yapısı tüm insanlığı kuşatmaktan aciz, bu acziyetini gidereceğine dönüp bütün dünyaya, dünya insanlarına tek bir şey dayatıyor; dar, fıtrat karşıtı, çatışmaya dayalı, kainatla, börtü böcekle kavgalı anlayışını…
Batı uygarlığı; insanoğlunu anlamaya, farklılıklarını görerek ona göre bir dünya oluşturmaya çalışacağına, elde ettiği teknik üstünlükle, kurduğu beynelmilel teşkilatlarla, askeri güçle, modayla, finans sistemiyle… bütün insanları ihata edeceğine inanıyor. Batı bir yere gelmiş, bütün insanların aynı yere gelmesini ilahi ve vazgeçilmez bir kaide olarak kabul ediyor. Bunun dışında başka bir anlayış ve yaşayış olamayacağına inanıyor, böyle inanmakla kalmıyor, buna uymayanı da insanlığını tamamlamamış, düzeltilmesi ve adam edilmesi gereken yaratık olarak görüyor. Devletlerin işleyiş ve yönelişlerini de batı değer yargıları ve yönelimleri doğrultusunda olursa meşru sayılabilir aksi halde onlar da hizaya getirilir. Tehlikeli olan şey/asıl bunalım; ehl-i İslâm’ın çoğunluğu da buna inanıyor olmasıdır.
Batının sabitesi yoktur, sabite yanlışı anlamayı ve kendine çekidüzen vermeyi gerektirir. Çünkü sabite bir kurallar zincirinin oluşmasıdır aynı zamanda, bırakın yapsınlar demek ilkesiz ve istediği gibi davranma imtiyazını getirir. İlkeli olmak, menfaatperestlikle bağdaşmaz. Ama batı bukalemun misali hem ilkeli göründü hem de ilke diye batılı anlayışı tüm insanların ortak değeri diye kabul ettirmeye çalıştı, kısmen bunu sağladı lakin gelinen yer itibarıyla maske düştü ve ikiyüzlülüğü, münafıkça tavırları açığa çıktı.
Bu tarafı açığa çıkınca da bu sefer kendi değer yargılarını bütün insanların değer yargısıymış gibi bir dünya anlayış ve yaşayışını getirdi, medyasıyla, modasıyla ürettiği değerlerle insanları büyüledi, efsunladı. Zaten yarı sarhoş olan halkı Müslüman dünya bu efsuna meftun oldu, batının teknik, iktisadi ve kültürel gelişmesi karşısında büyülendi. Bu büyü uzun zaman işe yaradı, her ülke ayrı ayrı batının bu sihirbazlığına değişik yönüyle bağlandı.
İslâm dünyası; batının bu ikiyüzlülüğünü, tekçiliğini, egoistliğini, batı dışındaki coğrafyayı sömürerek kendi refahlarını artırmaktan başka insanî bir gayesinin olmadığını anlamaya başladı. Batı bu sefer bunu telafi etmek için yanına bazı ülkeleri alarak diğer bazı İslam ülkelerini hizaya getirme yolunu tuttu.
Bu da artık fark edilmiş durumda, gizlenecek bir tarafı kalmayan batı -buna Rusya, Çin de dahildir- fiili işgale başladı ve acımadan bütün gücüyle dünyamızı ezmeye çalışıyor.
Bunalımın aslı budur, batıdan medet umarak biz bunalımdan çıkamayız, gene dünyadaki insanlarla, medeniyetlerle yüzleşerek insanlığın mirasına sahip çıkarak önce Müslüman dünyayla, sonra bütün dünyayla, dünyanın tüm renklerini ve tonlarını hesaba katarak insanlığa bir çare, bir çıkış yolu önereceğiz.
Türkiye açısından bakılınca görülen bunalımın temelleri:
Türkiye'nin seçkinleri Batı dışındaki dış politika alternatiflerini çeşitlendirmeyi zorlaştıran bir Batıcılık anlayışına sahiptirler. Bu durumda Türkiye, Batı'nın çizdiği genel çerçeve içinden fazla uzaklaşma olanağına sahip değildir. Üstelik, 1990 sonrasında bu çerçeve daha da daralmıştır. Çünkü Doğu-Batı kavgası bitmiş, Varşova Paktı’nın dağılmasıyla birlikte NATO'nun Türkiye'ye olan temel gereksinmesi sona ermiştir. Bunun yerine batı için tehlike arzeden ne varsa ona yönelmiş ve Türkiye’yi de oraya sürüklüyor. Yeni durumu, ani zuhuratlar belirleniyor, ABD-AB-Rusya vs. bir şeye karar veriyorlar ve Türkiye’yi hemen desteğe çağırıyor. Biz ne olduğunu anlayıncaya kadar bir yenisini ileri sürüyorlar böylece bir koşuşturma başlıyor. Onlar, bunun nereye varacağını biliyorlar çünkü planlarını önceden yapmışlar. Türkiye benzeri ülkeler sadece uymak veya karşı çıkmakla vakit harcıyorlar.
Türkiye son yıllarda bu oyunu fark etti ve ona göre davranmaya başladı, elan bu tavır bozulmak isteniyor. Yaptıklarımızı sorgulamayın diyorlar, ama boşuna bütün Müslümanlar olup-bitenleri sorguluyor ve Türkiye dünya Müslüman halkın temsilcisi gibi davranmaya başladı. Bu hem batıda hem halkı Müslüman ülkelerin yöneticileri nezdinde kuşku ve endişeyle takip ediliyor ve önü kesilmek isteniyor.
Tarihten şunu öğreniyoruz ki; bunalımlar beraberinde adaleti ve huzuru da taşır.
En koyu karanlık sabaha en yakın olan zamandır, derin karanlıktan sonra büyük ve yüce bir aydınlık çıkacak, bu arada fecr-i kazipler de olacak buna dikkat etmek gerekir. Fecr-i kazip ile fecr-i sadıkı ayıracak tecrübeye ihtiyaç var. Masa başı takvimle anlaşılacak şey değil iki fecri birbirinden ayırmak, tabiatla, kevni ayetlerle hemhal olmakla iki fecir arasındaki fark anlaşılabilir. Fıtratı bozarak fecr-i kazibi anlayamayız.
Bize dayatılan ve bize ait olmayan ve fakat bizi can evimizde vuran bu bulanımı da tarihi tecrübeyle, insanlık tarihiyle, vahyin işaretiyle ve ruhumuzun sesini dinleyerek anlayabiliriz. Anladığımız an çözümü gelmeye başlamış demektir. Koyu karanlık sabahın müjdecisidir.
Lut (a.s.) kavmiyle mücadele ederken içine düştüğü sıkıntıyı anlatan ve Allah’ın yardımıyla ilgili olarak Rabbimiz şöyle buyurur;
“Elçilerimiz Lût’a gelince onların yüzünden üzüldü, göğsü daraldı ve “Bu çok zor bir gün” dedi. Kavmi, (konuklarıyla çirkin ilişkide bulunmak üzere) ona doğru koşa koşa geldiler. Zaten onlar önceden de bu tür çirkin işleri yapıyorlardı. Lût, dedi ki: “Ey Kavmim! İşte kızlarım. Onlar(la nikâhlanmanız) sizin için daha temizdir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve konuklarıma karşı beni rezil etmeyin. İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?” Onlar, “İyi biliyorsun ki kızlarında bizim gözümüz yok. Sen bizim ne istediğimizi çok iyi biliyorsun” dediler. (Lût da:) “Keşke size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı, ya da sağlam bir desteğe dayanabilseydim” dedi. Konukları şöyle dedi: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ulaşamayacaklar. Geceleyin bir vakitte aileni al götür. İçinizden kimse ardına bakmasın. Ancak karın müstesna. (Onu bırak.) Çünkü onların (kavminin) başına gelecek olan azap, onun başına da gelecektir. Onların azabla buluşma zamanı sabahtır. Sabah yakın değil midir?!”(Hud, 76-81)
İnsanlığa, fıtrata, tarihe, coğrafyaya, tevhid inancına kurulan bu tuzak, bu bunalım, insanlıktan çıkarcasına çirkin davranışların sonu yakındır. Bu tuzağı kuranların başına geçecek, kurdukları tuzağın içinde boğulup gidecekler ve Allah’ın izniyle fecr-i sadıkın doğuşuna vesile olacaktır. Kimse suyu tersine akıtamaz, ümmet uyanmış ve kendine, insanlığa sahip çıkmaya başlamıştır, tüm bu serserice saldırlar ve küstahça tavırlar yenilginin işaretlerini gören mütekebbirlerin çırpınışlarıdır ve inşaallah biz, bunların nasıl yerle yeksan olacaklarına da şahitlik edeceğiz. Herkes nerede durduğuna dikkat etsin, zalimin değirmenine su taşıyanlar, Nemrud’un ateşine odun devşirenler, hatta zulme seyirci kalanlar; insanlık vicdanında, toplum nezdinde ve Allah huzurunda tek tek hesap verecekler. Allah seriu’l-hisabdır, en olmaz denilen anda çabucak hesap görendir.
Kâzım Sağlam