• HANİ KAMPLAŞMA OLMAYACAKTI!

      Bilim-din ilişkisi her zaman farklı yorumlanmıştır. Bilimin alanı ile dinin alanı nerede başlar nerede biter veya din ile bilim yekdiğerine zıt mıdır? Deneysel ve teknik bilimlerde, ölçülemeyen şeylere çok itibar edilmez. Doğa bilimciler,...

DUYURULAR

BİR MEDENİYETİN YENİDEN DİRİLİŞİ

bir medeniyetin yeniden dirilisi

Medeniyetlerin doğum, gelişim ve kayboluşları üzerine düşünen ve onların değerlendirmesini yapan medeniyet tarihçileri ve filozoflar, birçok görüş ortaya atmışlardır. Kimileri medeniyetlerin de insanlar gibi doğup büyüdükleri ve öldükleri kanaatini taşımaktadırlar ki Arnold Joseph Toynbee, (14 Nisan 1889‑22 Ekim 1975, İngiliz tarihçi) bunların prototipidir.

Bu kişi, tarihin konusunun kültür ve kültürün de dinamik yapılar olduğunu, özelliklerini yaratıcı kişilerden aldığını, dolayısıyla tarihin kültürler hakkında olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmak yerine kültürleri anlamaya çalışması gerektiğini söyleyen önemli bir tarih felsefecisidir.

Toynbee, günümüze dek 26 medeniyet geldiğini, bunlardan bir kısmının ömrünü tamamlayarak bir tür eceliyle öldüğünü, doğal ölümle hayatını tamamladığını, bir kısmının ise erken ölümle son bulduğunu yani “durdurulmuş” uygarlıklar olduğunu ileri sürer. Osmanlı medeniyeti de bu durdurulmuş medeniyetlerden biridir Toynbee'ye göre…

Bu konuda Pitirim Alexandrovich Sorokin (21 Ocak 1889‑11 Şubat 1968, Rus asıllı Amerikalı sosyolog) ile Toynbee'nin tartışması dikkat çekici olmuştur. Bu tartışmada Sorokin, medeniyetleri daha çok “düşünce, ideal ve duyarlık” özüne bağladığından onların son bulmadığına kanidir. Sorokin, uygarlıklara insan ömrü gibi kesin bir ömür biçen Toynbee'i eleştirir.

Sorokin, Osmanlı uygarlığının da Batı uygarlığına katkılarının hâlâ yaşadığını belirtir. Buna örnek olarak da gece kıyafeti, pijama giymeyi ve kahve içmeyi örnek gösterir. Çünkü bunlar Osmanlıların insanlığa armağanıdır.

İnsanlığın bilinebilen en eski merkezi medeniyeti, bugün Orta Doğu değimiz bölgede meydana gelmiştir. Mezopotamya medeniyetidir bu. Babil medeniyeti de diyebileceğimiz bu medeniyet, Mısır medeniyetinin, o da Yunan ve Kartaca medeniyetlerinin hocası olmuştur. Yunan ve Kartaca medeniyetleri ise Roma medeniyetinin hocasıdır. Bu medeniyetlerin kalıcı mirası, birbirine eklenerek en sonda Roma medeniyetinde toplamıştır.

Medeniyeti bölüm bölüm düşünüp onun ad ve sayısını çoğaltmak mümkün olduğu kadar ‑ki şimdiye değin genellikle medeniyet tarihçileri ve filozofları, bu eğilimde olmuşlardır- onu bir bütün hâlinde ele alıp tüm insanlığın malı saymak da mümkündür.

Doğu‑Batı ya da ülkeler, birbirine yaklaştıkça, bilginler ve düşünürler karşılaştırmalı incelemelerini artırdıkça ve insanların görüş ufku genişledikçe bu tür tutum, daha belirgin bir hâl alacaktır.

Karakoç'a göre, İslâm medeniyetinin de Grek ve Roma medeniyetleriyle hesaplaştığı ve bir ölçüde onlardan yararlandığı doğrudur. Ama bu, kişilikli bir yararlanmadır. Rönesans ve sonrası Batı medeniyeti de hem Antik Grek ve Roma medeniyetlerinin bir dirilişi hem Endülüs yoluyla İslâm medeniyetinin öğrenciliği sonucunda oluşmuş bir uygarlık denemesidir ki, kimi tarih ve medeniyet filozofları onu orijinal bir medeniyet olarak bile görmektedirler.

Bunalıma Giren Medeniyet

Çağımızın büyük düşünür ve şairi Sezai Karakoç'a göre “Medeniyetimizin içine girdiği bunalım, Batı'da olduğu kadar İslâm ülkelerindeki aydınlarda da bazı yanlış kanaatlerin doğmasına neden olmuştur. Medeniyetimizin öldüğünü sandılar. Oysa ortada koskoca bir medeniyetin milleti var… Bu, bugün için bölünmüş, parçalanmış olsa da... Düne kadar bu topluluk, ırk, dil ve mezhep ayrımı gözetmeksizin aynı bayrağın altında, nabzında aynı idealin atışlarının duyulduğu, kaynaşmış tek bir milletti. Birinci Cihan Savaşı'nda, medeniyetleri, yurtları, inanç ve idealleri uğrunda her cephede can vermekten çekinmeyenlerin milleti…”1

İslâm medeniyeti, bugünkü görünümü ne olursa olsun özü, teorik yanı, halklardaki saf yaşantısı ve insandaki etkisiyle medeniyet olma özelliğini taşıyan tek medeniyettir. Bu yüzdendir ki ona “Ölmeyen Medeniyet” deniyor. Ölmeyecek olan medeniyet de diyebiliriz, ölümsüzlük medeniyeti de… Çünkü bir aydınlık medeniyetidir, ezelî ve ebediye, Tanrı'ya inanış medeniyetidir; şahıs kültüne, eşyaya tapmayı yıkmış, insan ya da eşya tanrılaştırmalarını devirmiş bir medeniyettir…

Sessiz ve alçakgönüllü olarak savaşta destanlara yaraşır kahramanlıklar gösteren bu büyük medeniyet halkı ve milleti, ne yazık ki aydınların geçmişe dayanan çöküşleri yüzünden çoğunlukla bölündü, parçalandı ve emperyalistlerin esiri oldu.

Karakoç, medeniyetin tanımını yapar. Ona göre “Medeniyet, insanoğlunun, asıl amacını gerçekleştirme çalışmalarından, ona varma arayışlarından, onu bulmuşsa kaybetmeme çabasından, onu süsleyip püslemesinden, o yöndeki duygularını ve düşüncelerini ifade etme isteğinden doğan, kaynaklanan ve beslenen niyet ve faaliyetlerinin, teori ve pratiğinin, tasarım ve eserlerinin, reel ve potansiyel güçlerinin tümü demektir.”2

İlahî Kaynaklı Bir Medeniyet

İnsan ancak Tanrı'yla vardır. Bu bakımdan insanın ideal ve amacı ilahî kaynaklıdır. Bu amaç “Tanrı'nın istediği yaratık” olmaktır. Medeniyet de insanın bu amacını, en üstün planda gerçekleştirmesi, onu sürekli kılması faaliyeti ve bunun anıtlaşması, kurumlaşması ve kalıcı kılınmasıdır. Vahye dayalı Hakikat medeniyetinin gelişim basamağında son ve en üstün aşama olan İslâm medeniyeti hem manevi ve kültürel hem de maddi‑fizikî açıdan bir medeniyetti. Bütün boyutlarıyla gerçekleştirmiş en derin, en yüksek, en geniş kapsamlı medeniyet olmuştur daima…

İslâm medeniyetinin zahiri ilim ve yapı cephesi gibi, iç ve manevi cephesi de mevcuttur. Manevi yapıyı inkâr etmek veya fazla darlaştırmak, insanı büyük yanılgının içine yuvarlayabilir. İslâm'ın toplum düzeni ve birey yaşayışı için buyurduğu kurallara uymayanlar, bunları kendilerinin bâtın adamı olduğu iddiası veya İslâm'ın büyüklerinden birine bağlılıkları bahanesiyle inkâr edenler, bir zamanlar “Bâtınilerin” düştüğü vartaya düşmekten kurtulamayacaklardır.

Müslüman kişi; ruhunu bu iki aşırılıktan ve sapmadan korumaya çalışması, dengeli bir gidiş sahibi olarak ruhun ve maddenin, yani dışın ve için, toplumun ve kişinin hakkını verme prensip ve kuralına sımsıkı sarılması gereğinin bulunduğunu unutmaması gerekir.

Hakiki medeniyettir o. Tanrı'nın önünde işçi‑patron, yönetici‑yönetilen, güçlü‑güçsüz, soylu‑halk, zenci‑beyaz farkı ve ayrımı tanımaz. Ancak, üstünlük, Tanrı'ya yakınlaşma ve erdem üstünlüğüdür. İnsan, yalnız Tanrı önünde eğilir. Herkesim sorumluluğu ve görevi vardır.

Çağın yöntem ve araçlarıyla yeniden incelendiği zaman, çağdaş duyarlık, ona ihtiyaç duyduğu zaman, insanlık, bir gün uçurumun önünde olduğunu somutça ve yoğun bir şekilde hissettiği an, İslâm medeniyetinin bir kez daha tomurcuklandığına, çiçek açtığına ve bir fecir gibi, bir şafak gibi, bir gün doğuşu gibi, bir bahar gibi ufuklara ağdığına, mevsimleri ışıttığına, şehirleri tuttuğuna ve gönülleri doldurduğuna tanık olacaktır.

Aslında kültür, medeniyeti değil; medeniyet, kültürü içerir. Medeniyet, insanlığın fizikötesi amacına varmak için kurduğu yaşam tarzı ve gerçekleştirdiği tüm çevre olarak de tanımlanabilir.

Yeni Bir Medeniyet Atılımı

İslâm uygarlığı, kendini ilk insandan itibaren başlamış kabul etmek, peygamberleri en yüce makamda görmek ve o güne kadar, temelde vahiy medeniyetinden geçme nice düşünce ve sanat verimini yeniden gözden geçirip kendi özüyle yoğurmak suretiyle, hakikatin ve tüm insanlığın medeniyeti hâlinde yayabilir ve ulaştırabilir. Ancak bunun için Müslümanların özeleştiriye ihtiyaçları vardır.

İslâm dünyası, medeniyet açısından adeta ölüm sularında yüzüyor bugün. Yeni bir medeniyet atılımı gerekli… Bu da ancak ruhun dirilişiyle mümkün olabilecektir. Bilim aşkıyla, yeni baştan klasikleri aşkla ve sevgiyle gündeme getirmekle olacaktır. Yeni bir aydın tipi belirmelidir. Yeni bir düşünce ve idealist hayat tarzı benimsenmelidir.

Bütün sorunlar, bir bir ele alınmalı, geniş bir kültür planı ve programı gereklidir. Yeniden bir bütünleşme ancak medeniyetin dirilişiyle olacaktır. O zaman düşünceler birleşecek ve yaşamak için bir ortam ve dayanak bulacaktır. Yoksa medeniyet olmaksızın, inançlar ve düşünceler askıda kalır, havada erir, kaybolur. Onları yaşatacak olan bilim, düşünce ve sanat eserleri, ideal hayatı ve tümüyle medeniyeti oluşturmaktadır. Medeniyeti yaşatan fondur düşünce ve inanç birlikteliği…

İslâm uygarlığı ise insanlık uygarlığının yeniden dirilişi olarak ortaya çıktığından birike birike gelen bu mirası, kendi orijinal kendi yapısına almışsa bunu medeniyetler tarihinde ilk olan bir olay gibi abartanlara şaşmamak mümkün mü? İslâm, zaten ilk insandan itibaren gelen bir inanç ve medeniyet olduğunu ilan etmemiş midir? Tarihi birikim ve deneylere rağmen birkaç yüzyıldır içine girilen bunalım, Müslümanların medeniyetlerini yitirme şeklinde süreklice işlenmektedir. Medeniyet yitince onun taşıdığı inanç, duygu, düşünce ve duyarlık da ayakta duramamaktadır.

Bugün insanlığın bunca kan, ıstırap ve çile içinde bunalmasının ve gittikçe de ufkunun kararmasının temelinde insanlık medeniyetini kabul etmeyen güçlerin ant‑ümanizmi yatmaktadır.

Gerçek şu ki, çok çok sözü edilmesine karşın, medeniyet ve ümanizma, ölüm sularında, yeni bir diriliş için gözlerini, ilerilere ve göklere çevirmiş bekliyor.

Şakir Diclehan

 


1. Bkz. Sezai Karakoç, Çağ ve İlham IV, İstanbul, 1986, s.23.
2. Bkz. Sezai Karakoç, Düşünceler I, İstanbul, 1986, s. 9.

 

tefsir dersi 2020

ilka kayit 2020 sinav

Yazanlarımız