• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

AYETLER VE MÜMİNLER

ayetler ve mümnler

Fudayl b. Iyaz bereketli bir mümindi. Salihlerden, muttakilerdendi. İslâm'ı temsil eden bir hayatın sahibiydi. Nice müminlerin gönül dünyasını inşasında yüksek çabaları olmuştu. İslâm medeniyeti sürecinde ümmete öncü olan salihlerden biriydi. Fudayl'ın gençlik yılları pek gündeme gelmiyordu.

Gelmediği için de hayatının bütün zamanlarında Salih bir mümin olduğu sanılıyordu. Oysa Fudayl, gençlik yıllarında tam bir eşkıyaydı. Büyük soygunlar yapardı, kervanlar vururdu. Fudayl denildiğinde akla korku gelirdi, ürperti gelirdi. Fudayl bir cariyeye âşıktı. Geceleri şehre gelir, gizli gizli cariyenin evinin duvarına tırmanarak cariyeye ulaşırdı. Yine bir gece Fudayl âşık olduğu cariyenin duvarına tırmanıyordu. Bitişik evdense Kur’ân sesi geliyordu. Vakit gece olduğu için Kur’ân’ın ayetlerini olduğu gibi duyuyordu. Kulağına gelen ayet Hadid Suresi’nin on altıncı ayetiydi: "İman edenler için öyle bir zaman gelmedi mi ki Allah’ın zikrine ve hak olarak indirilen Kur’ân’a karşı kalpleri yumuşamasın da onlar daha önce kendilerine kitap verilen ve zaman geçtikçe kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar." buyruluyor.

Fudayl, ayet-i kerimeyi duyduğunda kalbinde bir dalgalanma, ellerinde titreme başladı. Ayet sanki Fudayl’ın şahsı için nazil olmuş gibiydi. Ayet bütün varlığını kuşatıyordu. Ayette "İman edenler için öyle bir zaman gelmedi mi ki Allah’ın zikrine ve hak olarak indirilen Kur’ân’a karşı kalpleri yumuşasın." Çağrısına Fudayl "Geldi ya Rabbi! Geldi ya Rabbi! O zaman geldi ya Rabbi!" diyor, gözlerinden yaşlar yağmur misali dökülüyordu. Duvardan süratle iniyordu ve hayatında keskin bir dönüş başlıyordu.

Fudayl’ın hayatını bir ayet, yörüngesine oturtuyordu. Onu nefsinin çılgınca arzularının yolundan alıyor, Rabbani yolun yolcusu yapıyordu. Bundan böyle Allah’a ilişkin derin bir bilinçle hayatını yaşamaya yöneliyordu.

Ayet-i kerimeler ve müminler bir bütünlük oluşturuyordu. Ayetler önce kalplere nazil oluyor, kalpleri ayağa kaldırıyor ve kalplere derin bir ürperti veriyordu. Müminler kendilerini giderek ayetlerin iklimine bırakıyorlardı. Ayetlerin ikliminde bir hayat yaşamaya gayret ediyorlardı. Enfal Suresi’nde "Onlar öyle müminlerdir ki Allah zikredildiğinde kalpleri titrer, Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları dalga dalga büyür ve onlar yalnız Rablerine dayanıp güvenirler." buyruluyor.

Fudayl'ın hayatını sadece bir ayet yönlendiriyordu. Onun kalbine düşen bir ayet onu ayağa kaldırıyordu. Bir gün Fudayl’a soruluyordu: "Seni Rabbani yola sevk eden neydi?" diyorlardı. Fudayl “Hadid Suresi’nin on altıncı ayeti.” diyordu. Aynı ve benzer soruyu müminler olarak kendimize sormuş olsaydık nasıl bir cevap verebilirdik? Ya da şöyle denilseydi: "Seni etkileyen ayetler nelerdir?" Nasıl bir cevap verebilirdik? Yollar adım adım yürünüyordu. Oluşumlar yavaş yavaş oluyordu. "Güzel bir mümin olmak, önce bir derde düşmekle oluyordu." "Nasıl güzel bir mümin olabilirim?" derdine düşmek vardı. Sonra "Nasıl daha güzel bir mümin olabilirim?" derdine düşmek gerekiyordu. Daha sonra da "Nasıl en güzel mümin olabilirim?" derdiyle dertnak olmak vardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "İki günü eşit olan ziyandadır." buyuruyorlardı. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şerefli arkadaşlarının bir yolu vardı. “Üsve-i hasene” olandan öğrendikleri bir yol vardı. O yol tedricen ilerleme yoluydu. Az ama sürekli yürüyüş üzere olmak yoluydu. Sahabe-i kiram bir ayet nazil olduğunda önce onu özümserlerdi, derinlemesine kavrarlardı. Hemen sonrasında hayat hâline getirirlerdi. Onların hayatında okuyup geçmek diye bir çizgi yoktu. Onlar her ayetin gelişiyle hayatlarına yön veriyorlardı.

Bildiğimiz bir gerçek vardı: Bilmekle olmak arasında dağlar vardı. Bilivermek oluvermek değildi. Bilgi kuru bir şeydi. Şimdi onu hayata dönüştürmek vardı. Ama hayata dönüştürürken azgın bir nefis vardı ve çetin bir ortam vardı. Bu engelleri aşmaksa yiğitlerin işi değildi. Ancak babayiğitler aşabilirdi. Babayiğitler ne söylüyorlarsa hayatlarında olanları söylerlerdi. Yaşamadıklarını söylemekten Allah’a sığınırlardı. Ayet-i kerimede büyük bir tehdit vardı: "Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Bu hâl Allah’ın nefret ettiği bir hâldir."

Asıl ve sürekli olan müminin kendini inşa etmesiydi. Ahlâkî gelişim yolunda olmasıydı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Mümin kendi kusurlarından başını kaldırıp da başkasının kusurunu göremeyendir." buyuruyorlar.

Kur’ân ve sünnetin ikliminde olmak sürekli gelişim içinde olmaktı. Beşikten mezara kadar olgunlaşma yolunun yolcusu olabilmekti.

Bekir Sağlam

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız