
Çok yorulduk. Yılardır yapboz tahtası gibi okul yolundaki değişimlerden başımız döndü. Çok geniş bir şimdide yaşadık adeta. Kredili sistem, ders geçme, sınıf tekrarları hakkındaki değişimler, şefkatsiz sekiz yıllık kesintisiz uygulaması katsayı uygulaması en fazla hatırımızda kalanlar. Kim suçlu peki?
“Kur-yık” politikalarından kalan enkazı kaldırmak da son iktidar erkine kaldı. Herkesin herkes gibi olamayacağını kanıtlarcasına… Bunu yaparken de yine bir değişim yine yeni bir sürecin kapısı aralanacaktı mecburen. Dört artı dört demek yine bir değişimdi ama İmam Hatip Okullarının elinden alınanı tekrar geri vermenin de adıydı, bu nedenle buna kızanlar sadece İmam Hatip karşıtları ki üzerinde cümle kurmak lüzumsuz. Ardından katsayı uygulamasının kaldırılması bir değişiklik daha doğrusu yine 28 Şubat kalıntılarını temizleme çabası olarak hayata geçirildi. Hayal edilen şeyleri ansızın karşısında gören nice insanın gözleri bulutlandı.
Ne var ki kısılmışlığın, çaresizliğin mahsulü kalıntılar sadece 28 Şubat’la alakalı değil daha da gerilere gidiyor tespitini yapmaya kalmadan son olarak 15 Temmuz ihaneti yaşandı. Milli Eğitim Bakanlığı belki en hızlı çalışmasını bu darbe teşebbüsü sonrası gerçekleştirdi. Temmuzda yaşananın acısı çalışmalara başka bir motivasyon sağladı ki normal süreçte kazanım yazma, onay, kitap yazma diye tekrar tekrar elden geçen ve dolayısıyla uzun zamana yayılan ders kitapları satır satır, cümle cümle, kelime kelime didiklendi. Eylül ayı geldiğinde Fetullahçılık bulaşmış kitapların dağıtımı yapılmadı ve yeni eğitim yılına en azından farklı bir teyakkuzla girilmiş oldu.
Aslında her şeye basit bir iki soruyla başlamak lazım. İlki çocuklarımızın eğitim sorumluluğunun kimde olduğu, ikinci ve can alıcı soru ise onlara ne öğretilmesi gerektiğidir. Bu soruya eğitim tarihi bağlamında bakarsak veriler bizi, “Antik Yunan Akademisi”-ne, “Gymnasium” hatta Sümerlerdeki yazı, matematik, ölçümler üzerinden örgütlü bir eğitim faaliyetleri kurgusuna götürür. Muhtemelen de devlet organizasyonunun var olduğu her dönemde kendine özgü okullaşmış olmalıdır. Bu okul bu günden çok farklı olsa da ana fikirde birleştirilebilir; eğitimin devletle inisiyatifinde ya da aile dışında gerçekleşmesi. İslâm tarihi içinde de bu kanaati “Suffa” üzerinde düşünerek de pekiştirebiliriz.
Teorik olarak eğitim görevi kimin diye baktığımızda hadis ve ayetler tartışmaya mahal vermeyecek biçimde aileyi işaret eder. “Çocuğun babası üzerindeki hakkı, ona güzel bir isim vermesi ve terbiyesini güzel yapmasıdır.” “Hiçbir baba, çocuğuna güzel terbiye ve edepten daha üstün bir şey vermiş olamaz.” şeklindeki Peygamber Efendimizin (s.a.v.) buyruğu, ezber bozmaktadır. Hadis-i şerif, eğitimde baba vurgusuyla altı kalın kalın çizilip düşünülecek bir pencere açıyor bizlere. Yüce kitabımız da “Çocuklarınız ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler. İşte Allah, ayetlerini size böyle açıklar. Allah alîmdir, hakîmdir. ” (Nur, 24/59) “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (Münafikun, 63/9) “Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et; zira tövbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.” (Bakara, 2/128) ayet-i kerimeleri bilgiden ziyade davranış ve tutumlara vurgu yapmaktadır.
Sözün özü; aile temeli devlet de binayı kuran bir görev içerisinde. Dolayısıyla çocuklar hepimizin. Bütün bu küçük değinileri bugün olup bitenle bağlamak istersek söylenecek doğru şeylerden birisi de mevcut iktidarın bu meseleleri hakikaten irdelemek ve doğru yolları bulmak azminde olduğudur. Bununla beraber elinde devasa ve sorunlu bir sistem vardır. Bunu da değişik cephelerinden ele alıp yol almayı en azından istemektedir. Cesurca yapılan müfredat sunumu bile bu cümleyi kurabilmek için kâfidir.
15 Temmuz işgal hareketini paranteze alırsak eğitim alanındaki çalışmaların aslında uzunca bir zamandır devam ettiğini ve Türkiye tarihinde öğretim programlarının ilk defa kamuoyuna sunulmasını konuşmak gerekir. Müfredatın neleri içerdiği, nelerin değiştiği, nelerin çıkarıldığı çok tartışıldı tartışılacak da ama bunlardan daha önemli olan kitap yazım sürecine girmeden bir süre askıda tutup incelenmesinin talep edilip geri dönüşlerinde titizlikle değerlendirilmesi. Bu konuda sadece hayatı ıskalayan ideolojik savaş adına ortaya konan tepkileri dikkate almamak olmaz ama çok da abartmamak lazım zira çoğu laf ola beri gele babında. Gelgelelim yeni öğretim programlarıyla sanki “dünyalar değişmiş” havası estirildiyse de bu gerçek değil.
Dersler özelinde tek tek incelendiğinde zaten bu görülecektir. Değişiklik bütüncül bir perspektifle sıfırdan bir müfredat yapılsaydı doğru bir kelime olurdu ama bu durumda sadece bir tadilattan bahsetmek daha doğru. Başka bir şey yapılabilir miydi, zannetmem. Var olan üzerinde ufak çaplı bir sadeleştirme, güncelle ilişkilendirme ve evet bu coğrafyanın değerlerini vurgulama adına eklenmiş birkaç madde aslında, hepsi bu. Kavgaya bu yüzden gerek yok, korkmalarına da. Dünya yuvarlak, yerine küp falan demiyor yeni müfredat. Hâlâ dört işlem aynı, hâlâ Latin harfleri kullanılıyor, hâlâ yerçekimi kanunu yürürlükte, paniğe gerek yok! Yapılan değişiklikler her şeyden önce hepimizi hepimizin çocuklarının geleceğini ilgilendiriyor. Bu çabanın da mevcut durumun yetersizliğinden kaynaklandığı açık… Acaba bir gün söylenebilir mi söylenemez olan? Başka baharlarda yaşamak için bakanlığın bu boğucu gerçekle yüzleşmesi ve hem ülke sınırları içinde hem de uluslararası arenada seviye kazanma çalışmaları iyi yönde sonuçlandığında kazanan hepimiz olacağız. Sonuç olarak gerçekten ideal bir sistem arayışı cehdi için yetmez ama “Eh, idare eder!” demek salt bir tespit değil, aynı zamanda beklentilerimiz olduğunu ifade etmek babında da umarım uygun bir cümle olur.
Burayı, şimdiyi durduğumuz yerden görerek, geleceğin şimdilerinde başka geleceklere bakmak en iyisi.
Gülşen Özer