SAHTE GERÇEKLER, GERÇEK ACILAR

sahte gercekler

Modern dönemde insanın durumunu tanımlayan önemli kavramların başında yabancılaşma gelir. Bu kavram özellikle sol literatürde çok kullanılmış ve daha çok maddi süreçlerle ilişkilendirilmiştir. Oysa kavramın ontolojik kökenle ilişkisi yeterince mütalaa edilmemiştir. Modern dönemde insan yabancılaşmasının temelinde ontolojik bir yabancılaşma vardır.

 

İnsan, kendini ait olmadığı, yabancı bir dünyada hissetmektedir.

Modernitenin insana yaşattığı temel hislerde hep bir sahtelik duygusu vardır. İnsan kendini sahte (kopya) bir dünyada hisseder. En başta mekân sahtedir. Doğal olan mekân, yerini ölçülebilir, belirlenmiş, konumlanmış ve yapılandırılmış mekânlara bırakmıştır. Paris gibi şehirler mühendislik hesapları ve matematikle inşa edilmiştir. Bütünüyle modern insana özgü alışkanlıklar şehirlere yansımıştır. Bu sahte mekânda insan bir yabancılık hisseder. Toprakla ve Tanrı'yla ilişkisi kesilmiştir. İnsanın Tanrı'yla ilişkisinin kesmek için, insan yapımı (artifact) aletler kullanılmıştır. Gösterişli ve devasa binalar, teknolojik mucizeler, cep telefonları, ulaşım araçları, reklamlar insana sahte bir gerçeklik hissi yaşatır. Alışveriş merkezleri, bu sahte dünyanın mabetlerdir. Sinemadan eğlenceye, yemekten alışverişe kadar insana bir dizi seçenek sunar. Bütün bu seçenekler insanın kozmik bağlantılarını koparmaya yöneliktir. Gökyüzü yoktur. Selâmlaşma yoktur. Sadece vitrinleri seyreden ve indirimleri takip eden, tüketmeye programlı zihinsel kodlamalar vardır.

Mekânın sahteliği ve yapaylığı insanın kendini evinde hissetmesini engeller. Mekân kadar sosyal ilişkiler, cemiyet yaşamı ve hatta yediğimiz yemekler de bile bir sahtelik hissi bünyemizi rahatsız eder. Şehirlerimiz, yaşantılarımız, ilişki biçimlerimiz nesne üretir gibi şizofren üretmektedir. Esasen bu toplumda insana delirmek dışında bir seçenek de bırakılmamıştır. Gözyaşları sahte, ağlamak hisleri yabancıdır. Delirmek esasında oyun dışına çıkmak için bir araçtır. Çünkü bize ait olmayan bir bünyeye takılan bu sahte hisler, sahte duygular bedeni hasta etmiştir. Bu hastalıktan çıkış yolu bizi hasta eden toplumla yeniden bütünleşmenin yollarını aratan psikiyatri değil delirmek hakkına sığınmaktır. İnsan başka bir çaresi olmadığı, bir çıkış yolu bulamadığı için delirir. Delirmek insanın sahte gerçeklikten kendi iç dünyasındaki helezonlara dalmasıdır.

Modern dünyada eşyalar egemendir. Sanki insan dünyaya iliştirilmiş gibi durur. Evlerimizde eşyalar hüküm sürer. Eşyalardan sıkıldıkça yerini yenileri alır. Evin asıl sahibi eşyalar, insanlar onların tamamlayıcısı gibidir. Bu nedenle insanlar arasında kendine bir yer edinmeye çalışır. Nesne ve eşya fetişizmi insanın evi ile kurduğu ilişkiyi de etkiler. Evler çocuk büyütmek, ailece dinlenmek veya neşeli vakitler geçirip, oyunlar oynamak için inşa edilmemiştir. Evlerin inşa amacı insanların eşyalar içerisinde kaybolmasıdır. Mesaiye ayarlı insan zihnini yormayacak televizyon, telefon, tablet, bilgisayar gibi araçlarla sitcom, medya maymunlukları yapan insanları takip ederek gülümseme rolleri yerine getirmek amacıyla vardır evler. Bu yüzden evlere yorgun girer ve yorgun çıkarız. Evler bizim kendimize gelmemize değil sokağa özlem duymamıza yol açar. Çünkü evlerde de özgür değiliz. Evlerimiz de ekranlar tarafından ele geçirilmiş durumdadır. Medya şarlatanlıkları, zihin yıkayıcıları evlerimizde de ailemizle aramıza girer ve bize sahte gündemler sunarlar.

Eğitim sistemimiz sahtedir. Bize hayatımızda hiç karşılaşmayacağımız, hiç gereksinim duymayacağımız sahte bir takım formüller öğretir. Bu formülasyonda ne ben ne de sen vardır. Bu kitaplarda insan, Tanrı'nın halifesi değil Tanrı'nın eşdeğeri rolünü üstlenir. Medeniyet inşa eder, tarihe yön verir. Kıtaları atlas bir kumaş gibi keser, biçer. Bu kitaplarda Batı'nın üstünlüğü nereden geliyor, diye söze başlanır. Batı mucizesi anlatılır. Doğu, bir büyücü ve cüzzamlı ülke olarak sunulur. Bütün bu beyin yıkama seanslarından sonra bizi “medenileştiren” Batı'ya şükran duyguları beslenir. Kendi celladına âşık olan saplantılı bir ruh hâli ile okuldan çıkılır. Okul, sahte dünyanın sahte bilgilerinin yuvalandığı ve dolaşıma sokulduğu sahte bir mekândır.

İnsan bu toplumda en basit soruları sormaktan kaçınır? Ben niçin varım? Ölümden sonra nasıl bir yaşam var? Bu soruları sormak yerine üç bilinmeyenli denklem çözmeye çalışır. Matematiğin gizli odalarında karmaşık sayısal işlemlere odaklanır. Çünkü hayatta kolay sorular yasaklanmıştır. Kolay soruyla karşılaştığımızda afallarız. “Bu kadar kolay olamaz!” tepkisini gösteririz. Çünkü zora odaklanmışızdır. Böylece gözümüzün önünde akıp giden yaşamın basit saçmalığını görmezden gelir ve ona bir anlam yüklemeye çalışırız. Hayat, daima bizim gördüğümüz kadar basit değildir. Daima birileri onu ne kadar derin anlamları olduğuna bizi inandırmaya çalışır. Bizim ne kadar büyük ve önemli bir iş yaptığımızı mırıldanır. Hâlbuki ne bizim, ne işimizin, ne de etraftaki kimsenin bu sistemde önemi yoktur. İnsan sadece istatistikten, matematiksel işaretlemelerden ibarettir.

İnsanın değerinin olmadığı, sahteliğin alabildiğine yaygınlaştığı, insan Tanrı bağlamının koparıldığı, insanın tek boyutlu ele alındığı bir dünyada insan mutluluğu nasıl bulabilir? Nasıl huzurla evine varıp huzurla yatağından uyanabilir. Bütün bunlar için sistematiğin yeniden kurgulanması gerekir. Yoksa bataklıktan çiçek bitirmeye çalışmak gibi nafile bir çaba içerisine girmiş oluruz.

Önce mimari ile işe başlamak gerekir. İnsana suni teneffüs yaptıran mimari planlamaların yerini doğa-insan bütünlüğünü devam ettirecek, insanın toprakla, Tanrıyla ve güneşle bağlarını yeniden tesis edecek şehirlere ihtiyaç vardır. Gökyüzüne doğru uzanan mimari bu sorunu çözmez. Gökyüzüne uzanan bina mimarisi ancak güneşi ve göğü kapatır. İnsanın Tanrı'nın yüceliğine değil kendi yüceliğine iman etmesine yol açar. Bu nedenle yatay mimari tercih edilmeli, betonlaşma olabildiğince az tercih edilmeli, doğal malzeme kullanılmalıdır.

Çalışma insanı tanımlayan temel ayırt edici nitelik olmaktan çıkarılmalıdır. Çalışma yani mesai insanı tanımlamaz. Mesai, insanın sadece bazı ihtiyaçlarını temin etmesi için vardır. Aslolan insanların birlikte vakit geçirmesidir. Bu yüzden şehirlerin yakın akraba, komşu, arkadaş çevresi arasındaki etkileşimi arttıracak biçimde olması gerekir. Çarşı, sokak, insanların birbirleriyle temas etmesi için vardır.

İnsan mutluluğunu sağlayacak diğer bir yön insanın inanmaya başlamasıdır. Modern dönemde insanlar inanamazlar, inanmış gibi yaparlar. Tanrı'ya inanır ama bildiğini okur. Babasına inanır fakat izinden gitmez. Hocasına inanır fakat dediğini yapmaz. İdeolojiler, doktrinler hep sahtedir ve insan bunlara sadece inanır gibi yapar. Kendi bünyesini, benliğini buna adamaz. İnanan insan, adanmış insandır. İnsanı kurtaracak olan kalbindeki derin boşluğu gidermektir. Bunun yolu ise kulla Allah arasında kurulacak olan rabıtadır. İnsanın bu dünyadaki sürgünü ancak bu sürgünde Allah'ın yol göstericiliği ve inayeti ile kolaylaşır. Bu nedenle Allah'a yakınlaşmak, Allah'la olmak kulu bütün kâinatı başka bir gözle görmeye iter.

İnsanın huzuru için bir diğer nokta insan-eşya ilişkisinin yeniden tanımlanmasıdır. “İnsan eşya için vardır.” anlayışı yerini ne kadar az eşya varsa insan o kadar özgürdür düşüncesine bırakmalıdır. Eşya yer kaplar ve insanın yerinden çalar. Eşya ile vakit geçiren insan kendi ve çevresi ile daha az ilgilenir. Bu nedenle insan eşyanın eklentisi değil, eşya insanın ihtiyacına göre ilave edilen bir parça olmalıdır. İnsan eşya tüketmek için çalışmayı bırakıp ihtiyaç duyduğu kadarını emanet almalıdır. Fazlasını derhal terk etmelidir. İnsan için eşya yüktür. İnsan bir yolcu ise bu fani dünyada, her an çıkıp gitmeye hazır olmalıdır. Bu nedenle eşya bizi yolumuzdan alıkoyar. Zihnimizi yorar. Bizi borçlandırıp dünya yükü altında ezilmemize yol açar.

Mutluluğun yolu eşyaya hükmetmekten geçer. Diğer bir nokta ise dünya üzerindeki adaletsiz uygulamaların, ikiyüzlü politikaların insanda meydana getirdiği umutsuzluktur. Başkalarının emeği üzerine kurulacak bir mutluluk, vicdan sahibi insanı mutsuz eder. Kendi, sofrasından karnı tok kalkarken mahallesinde, şehrinde hatta dünyada bir insanın aç yaşaması insan derin bir ümitsizlik yaratır. İnsan vicdanını kanatır. İnsanın huzur bulması en azından elinden geldiğince bu sorunların çözülmesine katkı sağlamak, bunun için mücadele etmekten geçer. Malla, dille yapılan bu vicdani ve insani çıkış dünyanın daha iyi bir dünya olması için verilen mücadelenin de bir parçasıdır.

Görüldüğü gibi mutluluk değilse huzura giden bir yol vardır. Fakat bu yol, yaşanılan hayatın savunmasız bir taklitçisi olmaktan çıkmakla başlar. Tüketim selinin, sokağın, kalabalığın içinde kaybolmadan, bütün zengin duygularla, şiir ve sanatla direnç göstermekle mümkündür. Ait olmadığımız bir dünyada yaşamaktan dolayı mutsuz ve huzursuzsak ait olduğumuz dünyanın bir parçası olmaya, bu dünyayı öyle bir dünyaya dönüştürmeye çaba göstermek gerekir. Madde uygarlığı yerine manevi medeniyet, maddi gelişme karşısında ruhsal dinginliği yerleştirmek, bakış açımızı insanileştirip insana sahip olduğu meziyetlerle kıymet biçmek, eşyaya hakikat nazarı ile odaklanmak sorunlarımızın en azından çözümüne giden yolların anahtarıdır.

Ümmet Erkan