ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 8

omer kucukaga ile 8
(Ömer Küçükağa Hoca’mız ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.)

Medeniyet: Isparta’dan Adana’ya sürgün gittiniz...

Küçükağa: Evet, Isparta’dan Adana İmam-Hatip Lisesi’ne sürgün gittim, ama bu benim için çok zorlu bir süreç oldu. Sürgün öncesinde çok sıkıntılı anlar yaşadım. Beş altı defa disiplin kuruluna sevk edildim, ifadem alındı, sorguya çekildim. Disiplin kurulundaki öğretmenler şahsıma hakaret etmek istedi. Hiç alttan almadım, hakaretlerine anında cevaplar verdim. Hele bir öğretmenimiz vardı, yaptıklarını unutabilmem mümkün değil, -ismi bende mahfuz kalsın- lakabı “Sami Hazinses”ti. Bilmem tanıdık geldi mi bu isim size? Eski komedyenlerden birisinin ismiydi. Komedyene çok benziyordu, bu yüzden ona bu lakap takılmıştı. İfadem alınırken rahatsız edici bir soru sordu bana. Öyle ki, kendimi tutamayıp kalktım, öfkeyle üstüne yürüdüm, dövmek istedim. Hocalar hemen araya girip ayırdılar bizi. Tabii sorgulamayı hemen kestiler, karar verildi, direkt sürgün... Zaten sürgün edeceklerdi, biliyordum bunu. O da bahanesi oldu işte. Sonuçta Adana’ya gittim.

Medeniyet: Adana'daki arkadaş çevrenizden bahseder misiniz?

Küçükağa: Adana İmam-Hatip Lisesi genel olarak sürgünlerin gittiği bir okuldu. Disiplini ile bilinen, öğrenciler üzerinde çok ciddi tahakkümler kuran bir idaresi vardı. Nasıl olduysa sınıfımızda iki sürgün öğrenci daha bulunuyordu. Gittiğim gün, yanıma oturdular. Tanıştık, görüştük, konuştuk, arkadaş olduk hemen. Kader arkadaşı deyin siz bunlara, yahut kader arkadaşlığı. Ben Ispartadan gelmişim. Fevzi Karagöz Samsun’dan gelmiş. Diğerinin ismini unuttum. Fevzi Karagöz, okuldaki diğer sürgünlerle de tanışalım, dedi. Onlarla da tanıştık. Biz sürgünler beş altı kişi olduk. Okulda, koridorda, bahçede hep birlikte geziyoruz. Sürgünler her zaman, her yerde hep bir arada. Bu durum okulun dikkatini çekiyor. Özellikle de idarenin ve öğretmenlerin. Sürgünüz, aramızda çeşitli sebeplerle sürgüne gelenler var. Çoğu arkadaşımız kabadayı ve kavgacı. Fevzi ve bir iki arkadaş bunların başında geliyor. Ben onlara göre biraz daha halim selim kalıyorum. Hepimiz yatılıydık. Okul çıkışı iki üç saatlik boşluğumuz olurdu. Dersten beşte çıktıysak, saat yedi-sekize kadar izinli sayılırdık. Bazı arkadaşlar kahvehanelere kâğıt oynamaya gitmek isterdi, biz ise camiye. Anlaşamadık, yollarımız ayrıldı, ekip ikiye bölündü. Bir kısmı benimle kaldı, bir kısmı ötekilerle. Arkadaş çevrem maalesef arzu ettiğim gibi değildi. Adana’da yaşadığım sıkıntı ve bunalımların bir sebebi de bu idi.

Medeniyet: Okul idaresi nasıl karşıladı gelişinizi? Sürgünler pek de iyi karşılanmaz.

Küçükağa: Sürgünler pek iyi karşılanmaz, ama bazen de tersi olabilir. Anlatacağım şu kısa hatıra sanırım buna güzel bir örnek teşkil edebilir: ilk gün müdüre gittim. Kapısını vurup içeriye girdim. İmam-Hatip Lisesi müdürlerinin iki tanesinin ismini hep karıştırıyorum. Şimdi de karıştırma ihtimalim yar. Bir Üsküdar İmam-Hatip Lisesi müdürü, bir de Adana İmam-Hatip Lisesi müdürü. Birinin adı Said Kırmacı idi, ama hangisinindi, tam bilemiyorum. Zannediyorum Adana’nınki idi. Neyse girdim odaya. Kendimi tanıttım. Tepeden tırnağa şöyle bir süzdü beni; ne işin var buralarda, niye sürgün oldun diye sert ve soğuk bir soru sordu, iki sebep var, dedim: Birincisi, ben çok aktif bir öğrenciydim, sosyal-kültürel ve İslâmî faaliyetler yapardım. Bu da herkesin dikkatini çekerdi. İkincisi de, şöyle şöyle bir yanlışım oldu, dedim. Hımmm, öyle mi, dedi. İkincisiyle hiç ilgilenmedi. Aktif olup da ne yapıyordun ki, dedi, işte şiiri, edebiyatı, okumayı, yazmayı çok seviyordum, gazete çıkarıyordum, çeşitli programlar yapıyordum vs. dedim. Bir iki yazar ismi sordu, tanıdığımı söyleyince çok şaşırdı. Sorduğu yazarlardan birisi Nuri Pakdil’di. Pakdil’i o zamanlar fazla kimse tanımazdı. Öyle meşhur birisi değildi çünkü. Şu anda bile Nuri Pakdil’i kaç İmam-Hatip öğrencisi tanır ki? Oturttu beni karşısına, uzun uzun konuştuk. Sen bizdenmişsin oğlum, sevindim geldiğine, arada bir uğra, konuşup sohbet ederiz, dedi, inşallah yaramazlık yapmazsın diye de ekledi. Yaramazlıklarım anlattıklarımdan ibarettir, dedim. Onları rahatlıkla yapabileceğimi söyledi. Çok ince ruhlu bir insandı, dava adamıydı, şuurlu ve ihlâslı bir Müslüman’dı. İmam-Hatip Liselerinde öyle müdür de az bulunur biliyor musunuz? Üç İmam-Hatip Lisesi’nde yedi sekiz tane müdür tanıdım, hiçbirisi ona benzemiyordu. Vefat etti, Allah rahmet etsin, mekânı cennet olsun.

Müdür beyle kafamızın uyuşması beni biraz olsun teselli etti, ama bu yine de Adana’dan ve çevremden sıkılmama çare olamadı. Hem sürgünlük, hem arkadaş grubu, hem daha başka şeyler beni iyice bunalttı. Karar verdim, bir üst sınıfın derslerini de verip kurtulacağım buralardan. O zamanlar böyleydi, altıncı sınıftayken yedinci sınıfın derslerini verme imkânımız vardı. Okul dört seneydi, ama not ortalamanız sekiz buçuğun üzerinde olursa bir üst sınıfın sınavlarına girip üç senede mezun olabilme imkânı bulabiliyorsunuz. İmkân bulabiliyorsunuz, ama ben çok sıkılıyorum, ruhen yalnızlık çekiyorum, bunalımlar yaşıyorum. Ne yapıp edip kendimi derse vermeliyim ve bu okulu üç yılda bitirmeliyim. Gelin görün ki ben ders çalışan birisi değilim. Öyle bir alışkanlığım olmadı öğrencilik hayatım boyunca. Ne olursa olsun başarmalıyım dedim ve başladım ders çalışmaya. İrademe hâkim birisiydim, kafama koyduğum şeyi Allah’ın izniyle yapardım. Allah’ın izniyle başladım ders çalışmaya. İlk ciddi ders çalışmam böyle oldu. Semeresini de kısa sürede aldım. Derslerde büyük başarı elde ediyorum, notlarım çok iyi.

Medeniyet: Edebiyat hocanızla aranızda geçen ilginç bir hadise var...

Küçükağa: Edebiyat hocamız... Dilimin döndüğünce anlatmaya çalışayım. Derslerde başarılıyım, notlarım çok iyi, fakat sizin de sözünü ettiğiniz bir edebiyat hocamız vardı, Allah selamet versin, yüksek not diye bir şey bilmezdi. Sonradan MHP'den milletvekili adayı oldu galiba. Okuldaki lakabı Azrail’di. Öğrenciler tir tir titriyordu yanında. Öyle ki yazılıda bile çıkıp giderdi sınıftan, ama kimse korkusundan kopya çekmeye bile yeltenemezdi. Hiç kimse ama... Farklı bir insandı gerçekten. Tok sesli, sert, katı, disiplinli... Notu haddinden fazla kıttı. İlk yazılıyı olduk, birkaç zaman sonra sonuçlar açıklandı. Ömer Küçükağa kalksın bakalım, dedi. Benimle ilk tanışması da böyle oldu. Aferin oğlum, yedi aldın, benden yedi almak öyle kolay değil, bu sene ilk defa sana yedi veriyorum, tebrik ederim, dedi. Yedi veriyor... Bütün derslerden on alıyorum, edebiyattan yedi. Onu da çok görüyor muhterem. Üst sınıfa geçmek için not ortalaması sekiz buçuk olmak zorunda ve hiçbir ders de sekizin altında olmayacak. Zor gerçekten, hepsi on, bir tane yedi olsa, bir üst sınıfın sınavlarına giremiyorsunuz.

Hocam bana yedi yetmiyor, dedim. Herkes hayretler içinde bana bakıyor, cesaretimi şaşkınlık içinde seyrediyorlar. Hocam bana sekiz lazım, yedi mümkün değil yetmez, dedim. Sen nasıl konuşuyorsun benimle, dedi. Ben şimdi sana bir sıfır verirsem görürsün sen yediyi sekizi. Otur çabuk yerine; kimse benden sekiz alamaz tamam mı, dedi.

Dedim ki, hocam ben sizden sekiz alırım. Şöyle bir baktı bana; sert, ağır ve kararlı bir ses tonuyla dedi ki, öbür sınavdan dokuz alırsan ortalaman sekiz olur, sekiz alırsan yedi olur, asla yedi buçuktan sekiz vermem, anladın mı? Sınıfta çok ağır bir hava var, huzursuz, rahatsız edici bir hava. Dedim ki, hocam size onluk bir ödev hazırlasam, sınavdan da sekiz alsam yedi buçuktan sekiz verir misiniz? Biraz da alaycı tavırlarla dedi ki, sen mi onluk ödev yapacaksın, nasıl olacakmış o iş bana bir anlatsana?

Medeniyet: Şu meşhur kayıp ödev!

Küçükağa: Evet, o ödevi anlatıyorum. Hocayla iddialaştık, ben ödevi hazırlamaya koyuldum. Çok yoğun bir okuma, araştırma faaliyetine giriştim. Hazırlığımı tamamlayınca yazıya döktüm. Yazım fena değildir. Özel bir kalem kullandım. Her sayfası hat yazısı gibi, ince, zarif. Bir de kapak kompozisyonu yaptım. Eski albümler vardı hani, spiralli, kalın. Ondan da güzel bir kapak. Üstüne ’Peyami Safa'da Psikolojik Tahliller’ diye yazdım. Altına da ekledim: Yazar: Ömer Küçükağa. Ödevleri teslim etme zamanı geldi. Herkes üç beş sayfa veriyor. Sıra bana geldi. Buyurun hocam, dedim. Ödevi istiyorum ödevi, dedi. Bakmadı bile önüne koyduğum şeye. Ödev oldukça kalın, kitap gibi. Hoca nerden bilsin bunun ödev olduğunu? Sayfaların tek yüzüne yazmışım, çünkü çini mürekkebi ile yazıyorum, Almangotik kalem kullanmışım, iki tarafa yazarsam yazı arkaya çıkıyor. Yaklaşık yüz sayfa. Çini mürekkebini bilir misiniz? Siyah, çok güçlü bir mürekkeptir. Şimdi bazı haritacılar kullanıyor onu. Hattatlarda kullanıyor galiba. Belki birde mühendisler. Bunu ne yapayım, ödevi getir ödevi, dedi. Ödev işte bu, dedim. Hangisi ödev, dedi, işte bu, dedim. Şaşırdı, şöyle önce bir süzdü, sonra kapağı kaldırıp ilk sayfaya baktı. “Yazar: Ömer Küçükağa.” Bir de yazar olmuş başımıza, dedi. Evet hocam dedim, ben kendim yazdım, hiçbir yerden de alıntı-çalıntı yapmadım. Peyami Safa’nın bütün kitaplarını devirdim, önceden okuduğum halde bir daha okudum, sırf sizin için özel bir ödev hazırlayabilmek için. Sınıf gülüyor. Hiç şahit olmamışlar bu tür öğretmen-öğrenci diyaloglarına. Hoşlarına gidiyor bu konuşmalar. Hoca da hafif tebessüm etti, o da biraz olsun yumuşadı. Öğretmenlik hayatım boyunca hiç böyle bir ödev almadım, dedi. Eee hocam, hayatınızda on da vermemiştiniz, madem hayatınızda ilk defa böyle bir ödev alıyorsunuz, bir on verin de engellemeyin beni, bütün derslerim çok iyi, hiç sekizim yok, bir iki dokuzum var, gerisi hep on, dedim. Arkadaşlar hayretler içinde yine gülüşüyorlar. Hoca, hiçbir şey söylemedi, içine bakacağız dedi, okuyup göreceğiz, bakalım ne yazmışsın, nasıl yazmışsın? O hafta içinde ödevi okuyup inceledi. Başta ben olmak üzere herkes büyük bir merak içinde neticeyi bekliyoruz. Her zamanki tavrıyla sınıfa geldi, kısa bir giriş yaptı. Sonra mevzuyu bana ve ödevime getirdi. Arkadaşlar, diye başladı konuşmasına. Ömer arkadaşınız normal seviyeyi aşmış; lise talebesi gibi değil, üniversite talebesi gibi de değil, âdeta kariyer yapmış bir doçent, bir profesör gibi ödev hazırlamış, kendisini canı gönülden tebrik ediyorum, dedi. Öğretmenlik hayatımda ne kimseden böyle mükemmel bir ödev aldım, ne de kimseye on verdim, ama arkadaşınıza veriyorum, çünkü o bunu fazlasıyla hak etti; söz verdiğim üzere notunu da ona çıkarıyorum, dedi. Hoca, yedi aldığım halele yazılı notumu da ona çıkardı. Ödevi bana geri vermedi. istedim, hayır dedi; o bende hatıra kalacak, etrafımdakilere bunu göstereceğim.

Medeniyet: Yazık olmuş, keşke bir nüshasını alabilseydiniz. Belki de çok önemli bir edebi üründen mahrum olduk.

Küçükağa: Maalesef bir nüshasını alamadım, onca emeğimiz de kaybolup gitti. Hayırlısı olsun. Sonuçta 20 yaşın ürünüydü, ciddi bir kayıp sayılmaz, sadece hatıra değeri vardı benim için.

Medeniyet: Sanırım Cemaleddin Kaplan da hocalarınız arasındaydı.

Küçükağa: Evet, fıkıh derslerimize giriyordu. Aynı zamanda Adana'da müftülük yapıyordu. Müftü olmasına rağmen zihnimde ondan nakledebileceğim çok fazla bir şey kalmamış nedense. Hâlbuki fıkıh gibi hem çok önemli bir dersin hocası, hem de Adana gibi bir vilayetin müftüsü. Buna rağmen ona dair anlatabileceğim çok önemli bir hatıra yok zihnimde maalesef. Hoca sonraları çok meşhur oldu. Bir dönem MSP’de milletvekili adaylığını koydu. Parti onu teşkilatı organize etmesi için Almanya'ya gönderdi. Nasıl olduysa Cemaleddin Hoca Almanya’da değişime uğradı. Siyaseti, politikayı, partiyi, siyasi düşünce ve çalışmaları bıraktı. Bıraktığı gibi, partisel çalışmalara da çok sert bir cephe aldı. Bize nakledilenlere göre -okuduklarımız ve çeşitli basın-yayın organlarında yazılanlar doğruysa tabii- parti çalışmalarını küfür olarak nitelendiriyordu. Aşırıya kaçan bir tavırdır bu, en azından ben böyle değerlendiriyorum hocamın yaptıklarını. Bir dönem halifelik iddiasında da bulunduğu söylendi hatırlarsanız. Tanıdığım başka bir zat daha vardı, o da aynen halife olduğunu ima etmişti.

Medeniyet: Tanıdığınız kişi, halife olduğunu ima edince tepkiniz nasıl oldu?

Küçükağa: Tepkim çok sert oldu. Asla kabul edilebilir bir davranış olarak görmedim yaptıklarını. Hatta o zamanlar Vahdet gazetesinde ‘Plastik Halifeler’ adlı bir yazı yazdım. Epey yankı uyandırdı bu yazı. Türkiye’nin tanınan belli isimlerini hedef alıyordu. Özellikle yakın çevremde gördüğüm ve kendilerini halife sanan bu insanları hedef almak istemiştim.

Medeniyet: Her dönemin bir furyası var. O zamanların furyası da halifelik iddiaları. Nasıl bakmalı bu iddialara?

Küçükağa: Şunu çok iyi bilmek gerekir ki, halifelik ağırlığı olan bir kurum. Öyle, ben halife oldum, bana biat edin demekle olmaz. Oyuncak değil ki bu. Çok tehlikeli bir şey. Aynı durum, bizim gibi düşünen çevreler için de geçerlidir. ‘Biat alıyorum.’ diyerek insanlar kendi küçük çevrelerini diğer çevrelerinden koparıyorlar. Orada kendisini lider olarak değil de halife olarak kabul ediyor ve öyle de gidiyor. İslâmî camialarda kronik vaka haline gelen bölünmelerin yaşanmasının sebeplerinden birisi de kanaatimce budur. ‘Halife oldum.’ demekle halife olunmaz, ‘Biat alıyorum.’ demekle biat alınmaz. Sen kimsin ki halife oluyorsun, sen kimsin ki biat alıyorsun? Ümmetin iradesini hiçe mi sayıyorsun? Kolay mı bu böyle? iradesiz, ufuksuz, basiretsiz tavırlar, düşünce ve eylemler Müslümanlara fayda değil, zarar getirir. En kutsal değerlerimiz, en hassas kurumları-mız böyle yaklaşımlarla değerini yitirir ve alay konusu olur.

Küçük bir grubun iradesini alarak kendisini halife ilan eden insanlar iki tiptir. Ya çok zeki değildirler ve mevzuları kavrayamıyorlardı veyahut da iyi niyetli değildirler. İkisinden birisi. Halifeliğin, biatin ne olduğunu anlamıyorlar, istediği kadar okusunlar, ilim sahibi olsunlar, değişmiyor maalesef. Bakın kıymetli arkadaşlar, halife Müslümanların, İslâm ümmetinin temsilcisidir. A grubunun, B grubunun, C grubunun temsilcisi değildir. Onun için ümmetin iradesi gerekir. Bir iki kişiyle olmaz bu. Kısacası Cemaleddin Hocamızın da halifelik iddiası eğer bu iddiayı kendisi ortaya atmışsa ciddiyetten yoksundu. Nitekim bu iddia, hem basın-yayın organlarında, hem de Müslümanlar arasında gülüşmelere bile sebep oldu. Almanya’da cihada hazırlık için tahta kılıçlarla bir gösteri yaptılar biliyorsunuz. Bunlar hoş görüntüler değildi. Muhtemelen rahmetli hocamız saf bir insandı. Etrafı böyle şeyler söyleyince o da inanıyordu herhalde. Onun ne kadar gayri ciddi bir gösteri olduğunu anlayamıyordu. Anlasaydı onu yapmazdı. Bugün dünyanın ulaşmış olduğu silah teknolojisi karşısında tahta kılıçlarla gösteri yapmak, ümmeti tahta kılıçlarla cihada hazırlamak ne kadar ayıp, ne kadar anlamsız. Bu ümmete de hakarettir. Bilmem sîzler o gösteriyi hatırlıyor musunuz? Allah taksiratını affetsin, iyi hizmetler de yapmıştır belki, ama bu tür yanlışları da olmuştur hocamızın.

Medeniyet: İmam-Hatip’ten mezun olabildiniz mi?

Küçükağa: Evet, o sene mezun olabildim. Adana’da en fazla iki buçuk üç ay kaldım, ikinci dönemin ilk ayında sürgün geldim, o sene de mezun oldum.

Medeniyet: Mezun oldunuz, peki sonra?

Küçükağa: O yıllarda ÖSS-ÖYS diye üniversite sınavları yoktu. Ne vardı? Bizler mezun olduğumuz okulda imtihana girerdik. Yüksek İslâm Enstitülerinin kontenjanları azdı. Buna rağmen, Enstitü okumaya karar verdim. Karar aşamasında üç arkadaşla tartışma yaşadık. Belki ileride kendilerinden söz etme imkânım olur, ama şimdi onlardan söz etmeyeyim, sadece bu tartışmadan bahsetmek istiyorum. Biz üç isim, çocukluğumuzdan beri bir davaya inanmış, birbirimize söz vermiş, bu davadan hiç dönmeyeceğimize dair birbirimize ahit vermiş üç arkadaştık. Bu üç kişiden birisi ben, birisi dayım Rıfkı Kaymaz, bir diğeri de Sedat Yenigün’dü. Bu vesileyle tekrar rahmet diliyorum bu dava arkadaşlarıma. Kabirleri, mekânları cennet olsun.

Medeniyet: Rıfkı Kaymaz, Sedat Yenigün ve Ömer Küçükağa! Bir zincirin halkaları gibisiniz.

Küçükağa: Evet, biz aynen öyleydik, zincirin birbirine geçmiş halkaları gibiydik, her şeyimiz ortaktı ve birbirimizi tamamlar nitelikteydik, işlerimizi birlikte karar vererek yapıyorduk. Kişisel hayatımızı da birlikte mütalaa ediyorduk. Onların ikisi edebiyat fakültesini seçtiler, ısrarla benim de edebiyatı seçmemi istediler. Bir yandan Rıfkı, bir yandan Sedat edebiyat okuman lazım diye ısrar ediyorlardı. Onlar da edebiyatçıydı biliyorsunuz. Rıfkı Kaymaz edebiyat öğretmeniydi. Sedat Yenigün de edebiyat öğretmeniydi. Edebiyata gitmelerine de birlikte karar verdik. Başka bir bölüme karar verseydik herkes o bölüme gidecekti. Gidebilecek kapasiteleri fazlasıyla da vardı. Hem Sedat’ın hem de Rıfkı’nın. Sanırım 1970 yılıydı, Rıfkı ve ben İstanbul’a geldik. Sedat Fatih’te, Aşmalı Mescid yakınlarında bir evde oturuyordu. Geceyi üçümüz o evde geçirdik, sabaha kadar hiç uyumadan, konuşarak, tartışarak, benim hangi üniversiteye gideceğime karar vermeye çalışarak. Sabah ezanı okununca, Sedat’ın babası (rahmet diliyorum) kalktı, “siz hala uyumadınız mı?” diye sordu. Cemaatle sabah namazını kıldık, birlikte dışarı çıktık.

Sedat, İstanbul’a taşındığı için eskisi kadar sık görüşemiyorduk, iki gün hasret giderdik. Sedat, İstanbul’a taşınınca, Sami ile de çok yakınlaşmıştı. Sami Şener, ikimizin de akrabasıdır. MTTB'de birlikte çalışıyorlardı. Sami sonradan MTTB genel sekreterliği yaptı. Bu, MTTB önemli bir konumdu, çünkü genel başkana ulaşmak isteyenler, mutlaka genel sekreterle temas kurmak zorundaydılar.

Sami ile tanışmamız, hatırladığım kadarıyla, Sedat vasıtasıyla olmuştu. Akraba olmamıza rağmen daha önce hiç görüşmemiştik. O’nunla da yakınlaştık. Bir ara ikisini (Sedat ve Sami’yi) Erzincan’a davet ettik, arkadaşlarımıza ayrı ayrı seminer verdiler. Her ikisinin semineri de beğenilmişti. İstanbul ziyaretinde benim hangi üniversiteye gideceğim konusunda, bir karara varamamıştık. Bir kez daha buluşmak üzere, ben ve Rıfkı Erzincan'a döndük. Hem Sedat’ı, hem Rıfkı'yı çok özlüyorum. İçtenliklerini, hiçbir çıkara dayanmayan arkadaşlıklarını, edeb-i islâmiyye ile müteeddip kişiliklerini... onları çok özlüyorum.

Her ikisi de “Ömer, edebiyat okumalısın” diyordu.

Medeniyet: Neden başka bir bölüm değil de edebiyat?

Küçükağa: Çok uzun cevaplar verilebilir sorunuza. Edebiyatın imkânları bir bir sayılıp dökülebilir. Ama pek fazla konuşmak istemiyorum bu konuda. Bir iki cümleyle ifade edeyim yine de; orada daha çok hizmet edilebileceğine inanıyorduk. Edebiyatın imkânlarını diğerlerine göre daha fazla buluyorduk. Bu biraz da sevgi ve gönül işi. Daha lise birinci ve ikinci sınıftayken bile davamıza nasıl hizmet edebilirizin kaygısını taşıyorduk. Allah biliyor ki üçümüz de böyleydik ve edebiyatı davamıza hizmette bir vasıta olarak görüyorduk. Edebiyatı belki biraz da bu kaygıyla önemsiyor ve tercih ediyorduk.

Medeniyet: Ama siz edebiyatı seçmediniz...

Küçükağa: Evet, edebiyatı seçmedim, çünkü ciddi sebeplerim vardı. O süreci şöyle anlatayım isterseniz. Evvela bölüm seçme konusunda birbirimizi ikna edemedik. Kaç defa konuşup tartıştıysak bir neticeye varamadık. Son olarak Erzincan’da dedemin evinde bir araya gelip konuşmaya karar verdik. Edebiyat bölümünü seçmezsem bana tavır alacaklar. Niyetleri öyle. Bu yüzden itinalı bir dil kullanmak durumundayım ki dava arkadaşlarımı incitmeyeyim. O gün geldi, buluşup konuştuk. Onlar yine gerekçelerini söylediler, ısrarla edebiyatı seçmemi istediler. Arkadaşlar dedim; kabul, edebiyat çok güzel bir hizmet dalı. Gerçekten, İslâmî hizmette tercih edilebilecek en güzel bölümlerden birisidir edebiyat. Bunda benim herhangi şüphem yahut itirazım yok ve olamaz da zaten. Fakat müsaadeniz olursa eğer, ben başka bir bölüm seçme niyetindeyim. Ben başka bir bölümde de İslâmî hizmetlerimi gayet güzel yapabileceğime inanıyorum. Edebiyat zaten sevdiğim bir bölüm, ondan ayrı kalmam düşünülemez bile. Edebiyatta kendimi geliştireceğimden emin olabilirsiniz. Ben hem Arap-Fars dili ve edebiyatını öğrenmek, hem de kendimi İslâmî ilimlerde geliştirmek istiyorum. Sizler düz lise mezunusunuz, ben ise İmam-Hatip mezunuyum, sizden farklı olarak biraz Arapça- Farsça biliyorum. Onun için Yüksek İslâm Enstitüsü okumak istiyorum, dedim. Bunun üzerine ikna oldular, daha da ısrar etmediler ve Yüksek İslâm Enstitüsüne gitmeme izin verdiler. Bu, biraz zoraki bir izindi, ben bu kadarını yeterli buldum. Rabbime hamd ederim, onları kırmamıştım.

Medeniyet: Dava arkadaşlığınız nasıl başladı?

Küçükağa: Dava arkadaşlığımız çok eskilere dayanıyor. Üçümüz de aynı mahallenin çocuklarıyız. Üçümüz de Erzincan, Gülabi Bey Mahallesi’nde oturuyoruz. Ben 62. Sokak’ta oturuyorum, Rıfkı Kaymaz 58. Sokak’ta oturuyor, Sedat Yenigün de 58. Sokakta ikimizin arasında bir evde oturuyordu. Sürekli birbirimizleyiz. Bizim evin bahçesinde havuz var. Sedatların da bahçesinde havuz var. Havuz çok küçük, ama yine de girip yıkanıyoruz, serinliyoruz. Sedat Erzincanlıdır. Rıfkı dayımların evinde havuz yok. Orada da rahmetli dedemin arı petekleri var. Her gittiğimizde bize bal veriyordu. Tabii bal, hakiki bal. Muhteşem bir baldı gerçekten. Daha önce de söylediğim gibi Rıfkı dayım olur, dayım ama aynı yaştayız. Üçümüzde 1950 doğumluyuz. Sedatla ben kuzeniz, Sedat’ın anneannesi, benim dedem Salih Kaymaz’ın öz kardeşi. Rıfkı Kaymaz, zaten Salih Kaymaz’ın oğlu . Onunla böyle bir akrabalığımız var. Sedat’ın annesinden hiç söz ettim mi bilmiyorum. Bazı tipler vardır, çok fazla malumatları yoktur, ama imanları çok derindir. Niyet ve amellerinde, düşünce ve eylemlerinde çok samimidirler, ihlâs ve takva üzere bir hayat yaşama azmindedirler. Daha ilk gördüğünüzde onun imanına ve Müslümanlığına şahitlik edersiniz. Sedat’ın annesi tam öyle bir kadındı, imanlı, becerikli, temiz, titiz bir Anadolu kadını. Allah rahmet eylesin, merhumenin hayatta en sevdiği kadın, benim annemdi. Annemin de en sevdiği oydu. Onlar birbirlerine ‘bacılık’ derlerdi. Hem annelerden böyle bir yakınlık vardı. Öte yandan Rıfkı’nın babası zaten annemi çok seviyordu, çünkü babasıydı, dedemdi yani. Hem yaşıtız, hem akrabayız, hem çocukluk arkadaşıyız, hem de dava arkadaşıyız...

Medeniyet: İslâmî şuurlanmanız çok küçük yaşlarda başlıyor.

Küçükağa: Allah’a binlerce şükürler olsun, İslâmî şuurlanmamız çok küçük yaşlarda başladı. Başkalarının aşılamasıyla yahut telkiniyle oluşmadı bu şuurlanma. Allah’ın lütfuyla kendiliğinden, kendi ailelerimizin İslâmî ortamından meydana gelmişti. Tabii ki başkalarının üzerimizde çok büyük emekleri ve hizmetleri olmuştu. Mesela bir Büyük Doğu’yu bunlar arasında rahatlıkla sayabiliriz. Mesela babam vesilesiyle tanıdığım Risale-i Nur’un ve çevresinin çok büyük faydaları olmuştur. Fakat bizdeki şuurlanma, bu grupları aşan bir dava arkadaşlığıydı. Biz daha o zamanlar bile yurt içi ve yurt dışında olup bitenleri, dünya Müslümanlarının ahvalini merak eder, gerekli donanımı sağlamak için gayretler gösterirdik.

Medeniyet: İmam-Hatip’ten mezun olunca Enstitüye hemen geçiş yapabiliyor muydunuz?

Küçükağa: Hayır, birtakım şartlara tabi tutuluyordunuz. Önce kendi okulumuzda sınav yaptılar, Allah’ın izniyle o sınavda başarılı olduk, ikinci sınavı da Yüksek İslâm Enstitüsü yapıyordu. Çift kademeli geçişten sonra Enstitü’ye kayıt yaptırabiliyorduk. Bugünkü gibi üniversite sınavlarına girmiyorduk. O gün, Adana İmam-Hatip Lisesi’nden mezun olup müracaat edenlerin çoğu elenmişti. Kontenjan sınırlıydı, zannedersem toplamda yetmiş-seksen kişi başvurmuştu. En fazla üç-beş kişi alınacak diyorlardı. O yıllarda Türkiye’de Yüksek İslâm Enstitüsü galiba üç taneydi. Bir tane İstanbul’da vardı. Bir tane İzmir’de, bir tane de Erzurum’da. Bilmem Kayseri’de var mıydı? Belki de vardı. Çok emin değilim. Ankara İlahiyat’a girme hakkımız yoktu, orası bize yasaktı, imtihana girdik. Üç-dört dersten imtihan olduk. Adana İmam-Hatip’ten sadece iki kişi kazandık. Böylece İzmir hayatımız başlamış oldu.

Medeniyet: İzmir’de hiç beraber oldunuz mu Sedat Yenigün’le?

Küçükağa: Çok fazla beraber olamadık. Yalnız Sedat askerliğini, kısa devre olarak İzmir’de yaptı. O vesileyle İstanbul’a gelip giderken görüşüyorduk. O askerliğini yaptığı sırada, ben evliydim, Karşıyaka’daki evimizde bir gece beraber hasret gidermiştik. Bir keresinde de İstanbul’dan İzmir’e birlikte otobüs yolculuğu yapmıştık. Yolda otobüsümüz kaza yaptı, sanırım dört-beş saat arızanın giderilmesini bekledik. Otobüs, bir virajı alamayınca, sağ taraftaki dağa, blok bir kayaya çarpmıştı. Sedat “Ömer” dedi, “kazaya sevinmek doğru değil, ama beraberliğimiz uzadığı için seviniyorum.” Bunun dışında sadece İstanbul’da beraber olduk. Ben İzmir MTTB başkanı iken, o da MTTB İstanbul gençlik kollarında görevliydi. Sedat’la bir çocukluk hatıramız var, onu da anlatıp bu faslı bitirelim isterseniz. Çok fazla paramız yok. O dönemler, fakirlik dönemleri. Biz Erzincan’da ‘Kültür Yuvası’ diye bir yer açmıştık. Daha önceden bunun bahsi geçmişti, tekrar etmeye gerek görmüyorum. Tabii Sedat İstanbul’da olduğu için Kültür Yuvası ile çok fazla ilgilenememişti, ama biz Erzincan’da böyle bir ilim-irfan yuvasını kurduğumuz için çok seviniyordu. Sık sık haberleşiyorduk. Bazen telefonla, bazen mektupla. Sedat’ın bende yaklaşık kırk elli mektubu birikmişti. Ne yazık ki kaybettim o mektupları. Çok üzüldüm. Taşınırken mi kayboldular, yoksa başına başka bir şey mi geldi, bilemiyorum.

Medeniyet: Çocuk yaşlarda İslâmî davet için küçük çaplı ticaret yapıyorsunuz.

Küçükağa: Rabbim yaptığımız çalışmaları dergâh-ı izzetinde kabul buyursun. Kültür Yuvasîna bir kütüphane kurmak istiyoruz. Çok fazla paramız yok. Kitaplar hem çok pahalı hem de az bulunuyor. Bize çok fazla harçlık da verilmiyor o yıllarda. Marangoza bir kitaplık yaptırdık. Ancak bir raf dolusu kitabımız var. Hiç olmazsa bir iki rafı daha dolduralım dedik. Para kazanmamız lazım. Ne yapalım? Bir şeyler alıp satalım. Ne alalım? Bir gün kenger sakızı sattık. Kenger sakızını bilir misiniz? Kenger otunun kökünden elde edilen tabii bir sakız. Mübarek çiğnedikçe beyazlaşır, çiğnedikçe güzelleşir. Ama ilk çiğnerken çok acıdır. Otun kökünden çıkan beyaz, yarı akışkan bir sıvıdır, sonra katılaşır, kenger sakızı olur. Bundan sattık ve üç beş kuruş kazandık. Sonra nane şekeri satalım dedik. Bir kilo nane şekeri aldık. Onu küçük küçük poşetlere koyduk. Artık beş kuruşa mı satıyorduk, on kuruşa mı o kadarını hatırlayamayacağım. Fakat çok ilginçtir ki, baş ağrısına, diş ağrısına, karın ağrısına, mide bulantısına nane şekeri, diye bağırıyoruz. Erzincan’ı aramızda üç bölgeye taksim ettik. Ben, Sedat, Rıfkı her birimiz bir bölgeye dağıldık. Bu şekerin hiç böyle satıldığını duydunuz mu? Aynen böyle satıyorduk. Aslında günah tabii. Hem baş ağrısına, hem diş ağrısına, hem mide bulantısına, hem karın ağrısına, hem her türlü derde deva, hem... Olacak şey mi bu? O yaşlarda bunu kavrayamamışız demek ki.

Bir gün yaşlı bir kadın, mide ağrısına iyi geliyor mu oğlum, dedi. Valla teyze bize böyle dediler, dedim. Gerçekten de biz o zaman o sözleri söylerken inanıyorduk. Bunlara iyi geliyor zannediyorduk. Gel, bir tane alacağım, dedi. Zihnimden hiç silinmemiş. Sen küçüksün, temiz bir çocuğa benziyorsun, gel içeri, sandığı açıp paranı vereyim, dedi. Açtığı sandık, çeyiz sandığı. Çıkınlarını bir bir çıkardı. Sonra parayı bulup bana verdi. Şimdi düşünüyorum da kadında ne kadar güven ve ne kadar cesaret varmış. O sandığı boşaltıp doldurmasını hiç unutmuyorum.

Bizim sakızımız iyi para getiriyor. Bir müddet bu işe devam ettik. Bir gün aşağı çarşıda, çarşının alt tarafında Cami-i Kebir isimli bir cami var, orada bir araya geldik. Sen ne kadar sattın, ben ne kadar sattım diye istişare ediyoruz. Tekrar dağılacağız. O ara, Erzincan’da bir deli var, ismi Aziz. Halk Eziz derdi ona, Deli Eziz. Allah’ım ya Rabbim! Çocuklara da saldırıyor. Korkuyoruz, insanın üstüne yürüyor, vurmuyor ama korkutuyor. Biz tam paralarımızı sayarken bir bağırdı üçümüze birden. Aman Allah’ım! Tabii halimizi tahmin ediyorsunuzdur. Elimizdeki nane şekerleri, paralar ne varsa etrafa saçıldı. Ama nasıl kaçışıyoruz bir görseniz. Sedat nasıl da kaçıyor korkusundan. Ben biraz daha az kaçtım. Çünkü Deli Aziz’i onlardan daha çok tanıyorum. Zarar vermeyeceğini de biliyorum. Onlar da bilse belki onlar da bu kadar kaçmayacaktı, fakat onlar gerçekten şoke oldular. Deli Aziz gitti. Paraları, naneleri topladık mı, toplamadık mı bilmiyorum. Bütün paralar gitmiş de olabilir veya toplamış da olabiliriz, hatırlamıyorum.
Ölünceye kadar biz bunu anlattık durduk birbirimize. Deli Aziz’i hatırlıyor musun diye takılırdık birbirimize. Hiç unutmadık Deli Aziz’i, nane şekerini, kenger sakızını...

Medeniyet: Yanılmıyorsak Sedat Yenigün’ün babanızla küçük bir tartışması var.

Küçükağa: Evet, buna tartışma mı diyelim, yoksa sohbet mi, bilemiyorum, ama öyle bir konuşma geçti aralarında, daha doğrusu aramızda. Şöyle biraz başından anlatayım. Kirazlı Mescit Sokağını duydunuz mu hiç? Veznecilerdeki şu meşhur sokak. Biraz ilerisinde Süleymaniye Camii var. Belki bazı roman ve hikâyelere de konu olmuştur. Risale-i Nur camiası için çok önemli ve anlamlı bir mekân. Çünkü o sokakta Üstad’ın bir süre ikamet ettiği bir ev / medrese var. Nurcular, evlerine medrese diyorlar. Babam Kirazlı Mescid’deki o medreseye gidiyor. Biz de Sedat’la kararlaştırıp o eve gittik. Çok kalabalık, her yer tıklım tıklım dolu. Babam Risale-i Nur’dan ders yapıyor. Sedat babama birkaç soru sordu. Babam, Sedat’ı tanıyor. Dinleyenler, Sedat’ın sorularından rahatsız oldular. Ama babam onu büyük bir sabırla dinledi ve sorularına teker teker cevap verdi. Bir iki kişi Sedat’a çıkışacak oldu, ama babam buna müsaade etmedi. Birisi de “Hafız abi, dur ben cevap vereyim,” dedi. “Bu benim oğlum, bunlar aynı kafadan, sen dur” dedi babam. Babam cevap veriyor ama Sedat durur mu hiç?

Sedat çok zeki birisiydi. Bazı sorular sordu. Biraz zor duruma düştüler. Sorulara tatmin edici, makul cevaplar veremediler. Nitekim babam da çoğu zaman bana cevap veremiyordu. En sonunda tamam oğlum, bunları her yerde konuşmamaya çalış, sen bildiğin gibi yapabilirsin, diyordu. Bir defasında Bekir Berk ile aramızda küçük bir tartışma olduğunda babam hemen müdahale etmişti. Beni susturmaya çalışmıştı. Bekir Berk’in kim olduğunu biliyorsunuz değil mi? Avukat... Risale-i Nur talebelerinin gözüpek, yetenekli avukatı. Başka da avukat yok. Davalara ücretsiz bakıyor. Nurcular nerede hapse girseler Bekir Berk orada onları savunuyor. Bekir Berk’e Allah'dan rahmet diliyorum. Son yıllarını yurt dışında geçirmek zorunda kalmıştı. Babamın sohbetinden sonra, Sedat bana Nur Talebeleri iyi çalışıyorlar, bırakalım çalışsınlar, içlerinde zeki olanlar, okuyanlar, düşünenler var, onlar bize alt yapı hazırlıyor, dedi.

Nane şekeri satışında kendimize göre biraz para kazandık. O parayla Erzincan’daki ‘İslâm Kitabevi’nden kitap aldık. Kitaplığımız biraz daha zenginleşti. Mekânımıza çok sayıda insan geliyor. Gelenlere kitap veriyoruz okusunlar diye. Kitapları evlere götürmelerine de müsaade ediyoruz. On beş on altılı yaşlarda “Kültür Yuvası” faaliyetlerini yürüttüğümüz sıralarda Erzincan’da yaklaşık bine yakın taraftarımız vardı. Liseliler, Kur’ân kursu öğrencileri, esnaf, memur, halk derslerimize geliyorlardı. İmam-Hatip yoktu o zamanlar. Bizi tanıyorlar, seviyorlar. O çalışmalarımıza katılıp da şimdilerde yaşlanmış olan insanlar bizi nerde görseler hâlâ saygı gösteriyor, hâlâ kalkıp önümüzde eğiliyorlar, ben bundan utanıyorum.

Geçmiş günlerin birinde sanayide bakırcılık yapan birisiyle karşılaştık. Pek hürmet etti, candan, sıcak bir ilgi gösterdi. Zorla içeri çağırdı beni. Ömer Hocam, lütfen içeri buyurun, dedi, ismimi de söyleyerek. İçeri girdim, benden en az on yaş büyük bu adam elimi öpmeye kalktı. Allah, Allah, kimdir bu adam, nerden tanıyor beni, bir türlü çıkartamadım. Söz, nerde-nasıl tanıştığımıza gelince dedi ki, “Bize gazete, kitap getiriyordunuz, Erzincan’da ilk sizler yaptınız İslâmî çalışmaları, Kur’ân’ı, Allah’ı, peygamberi, sahabeyi ilk sizler öğrettiniz bizlere. Unutmadık, unutamadık sizleri, Allah razı olsun, üzerimizde çok hakkınız var.” Rabbimize hamd olsun, onun rızası için bir şeyler yapabildiysek ne mutlu bizlere! insanların hidayetine vesile olabilmek ne güzel! Yaptığınız çalışmaların semeresini görebilmek ne büyük bir nimet! inşallah âhiretteki semeresi daha büyük olur.

Küçük görmeyin bizleri, azımsamayın sattığımız nane şekerlerini. Yaşımız küçük, nane şekerimiz basit, ama netice büyük. Cenâb-ı Allah bakın nelere vesile kılmış onları!
Tabii sonradan Sedat İstanbul’a geldi. Rıfkı dayım Erzurum’a gitti. Ben de Erzurum'a gittim. Onlar üniversitede benden çok öndeler. Aramızda en az iki üç sene fark vardır. Ben ilkokulu dışarıdan bitirdiğim için geriden gidiyorum. Bu vesileyle her ikisinin de ruhuna bir Fatiha okuyalım.
(Devamı gelecek sayıda...)

hitabimiz