ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 21

omer kucukaga ile 21

(Ömer Küçükağa Hocamızla röportajımız devam ediyor.)

Medeniyet: Vahdet gazetesi sizlere çok büyük tecrübeler kazandırdı. Buradan devam edebilir miyiz?

Küçükağa: Evet, çok büyük tecrübeler kazandım gerçekten. Bu hususla ilgili söyleyeceklerim var. Müslüman kesimler bir araya gelerek bir dava uğruna hizmet etmeye karar verdiklerinde bence şu noktalara dikkat etmelidirler:

1) Eğer yeni başlayacaklarsa çalışmaya, mutlak surette birbirlerine benzer görüşte olduklarına kani olmalıdırlar. Şüphesiz ki birbirine benzer görüşler derken yüzde yüz, motamot bütün Müslümanların aynı görüşte, aynı kanaatte olmalarını kastetmiyorum. Birbirlerine benzer ya da birbirlerine yakın görüşte olmaları gerekiyor ki o Müslümanların çalışmaları bereketli olsun ve sekteye uğramasın. Mesela temel konularda ayrı düşünen insanlar eğer bir araya gelirlerse bu çok kısa sürede ihtilaf ve tartışmalara sebep olur. Mesela mezhep konusunda kanaatleri birbirlerine yakın ya da benzer olmalıdır. Birisi mezhebi hiç dikkate almıyor, “Mezhep diye bir şey yok.” diyorsa, diğer arkadaşları da mezhep konusunda çok hassas iseler, bu insanların bir arada yaşamaları çok zor. Ya da Mutezilî görüşlere sahip birisiyle, Selefi veya Hanefi görüşlere sahip birisi ve bu konularda katı olan insanların da bir araya gelerek çalışmaları çok zordur. Bu çalışmalardan hayırlı sonuçlar doğmadı. O bakımdan Müslümanlar bir araya geldiklerinde birbirlerinin kanaatlerini bilmeliler. Benzer şeyler düşünüyor muyuz, birbirimize yakın şeyler düşünüyor muyuz, yoksa her birimiz farklı şeyler mi söylüyoruz?

2) Müslümanlar İslâm hakkında, İslâm’ı algılama hakkında da benzer veya yakın şeyler düşünmelidirler. Mesela bazıları İslâm deyince sadece savaşı ve kıtali düşünür. Bazıları İslâm deyince sadece ibadet, züht ve takva hayatını düşünür, bunun dışında bir şeyle ilgilenmez. Bazıları İslâm denilince yalnızca muamelât kısmını düşünür, diğerlerine gerektiği kadar önem vermez. Bazıları İslâm’ın A yoluyla hâkim olması gerektiğini, bazıları B yoluyla, bazıları da C yoluyla hâkim olması gerektiğini düşünür. Dolayısıyla hem İslâm’ın kendi özü ile ilgili konularda, hem de onun nasıl hayata hâkim kılınacağı ile ilgili yorumlarda Müslümanların benzer fikirleri, benzer görüşleri, yakın görüşleri taşıması lazım ki bu çalışmalar bir bereket doğursun, çalışma sekteye uğramasın.

3) Müslümanlar böyle bir çalışmaya başlayacakları zaman, evvela birbirlerinin karakterlerini iyi ölçmeli, ahlâkını iyi tartmalı, “Bir arada ne kadar yapabiliriz”i iyi tahlil etmelidirler. Bazı karakterler vardır ki hemen harekete geçmek ister. Bazı karakterler vardır ki o meyvenin olgunlaşmasını beklemek ister. Bazı karakterler vardır ki hiç dünyayı umursamaz. Bu üç karakterin bir araya gelerek verimli bir çalışma ortaya koyması çok zordur. O bakımdan önce birbirlerinin karakterini iyi tahlil etmelidirler. Ondan sonra bir araya gelmeye karar vermelidirler. Sonra bu Müslümanlarda, bir hedef birliği de olmalı. Hedef birliği derken bir araya geldiğimiz zaman ne yapacağız? Sadece kendimiz ile ilgili bir çalışma mı yapacağız, dışarıya da açılacak mıyız? Açılacaksak ne kadar açılacağız? Bu çalışma dolayısıyla para mı kazanacağız? Yoksa şöhret mi yapacağız, kariyer mi yapacağız? Yoksa gerçekten bu bir davadır, yalnızca davamız için çalışacağız, davamızın dışındaki konular hep en sonda gelecek. Bir hedef birliği olup olmadığına, karakterlerinin iyi kötü bir arada bulunup bulunmayacağına dikkat etmelidirler.

4) Birbirlerine güvenmeliler. Eğer birbirlerine güvenmezlerse hiç boşuna çalışmasınlar. Güven derken neyi kastediyoruz? Evvela birbirlerine arkalarını döndükleri zaman, kendi arkalarından farklı çalışmalar yapılmayacağına emin olmalılar. Birbirlerine hem güvenmeliler hem de saygı duymalılar. Mademki bir araya gelmeye karar verecekler, verdiler, birbirlerine baştan saygı duymalılar. Her birisinin birikimine, ahlâkına, sadakatine saygı duymalılar. Yok, bu arkadaşlarımızdan bir tanesi şairdir, şiirden bir şey çıkmaz diyorsa, ötekisi de bu fakihtir, fıkıhla bu iş olmaz diyorsa, evvela birbirlerinin birikimlerinin türüne, şahsiyetlerine, yönelimlerine, bütün yönleriyle saygı duymalılar.

5) Son olarak da aralarındaki güven ilişkisine rağmen, birbirlerine saygılarına rağmen yine de kendi aralarında bir hukuk manzumesi oluşturmalıdırlar. Bir hukukları olmalı. Çünkü mesele sadece güvene bırakılmaz, sadece kardeşliğe bırakılmaz, birbirlerine saygıya bırakılmaz. Her hâl ve şartta eğer bir ihtilaf olursa nasıl davranacaklarını açıkça beyan eden hukukları olmalıdır. Bu hukuk onların ihtilaf durumlarında ihtilafın kolay çözülmesine yardım eder. İslâm bir yandan kardeşliği sağlamak için gelmiş, bir yandan müminleri birbirlerine güvenli kılmış, bir yandan hukuk getirmiş. Biz İslâm’ın her noktasında bu üçünü görüyoruz. Müslümanlar bunlara dikkat etmelidirler. Bir dava uğruna bir araya gelerek çalışmaya karar vermiş insanlar, bütün Müslümanlar esasen güven veren insanlar olması gerekiyor. Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki: “Müslüman diğer Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu, güven duyduğu, selâmette olduğu insandır.” Yani Müslüman başkalarına hatta sadece diğer Müslümanlara da değil, bütün insanlara karşı eliyle ve diliyle haksızlık yapmamalıdır.

6) En son olarak bir araya gelerek bir şeye karar vermiş olan insanların aralarındaki saygıyı korumaları gerekir. Hem kardeş olmaları saygıyı gerektirir, hem mümin olmaları hem de insan olmaları.

7) Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da ümmetçi olmaktır. Bu benim için çok özel ve önemli bir şarttır. Eğer İslâm davası söz konusuysa ve bunun için bir araya geliniyorsa vazgeçilmez şart olarak ümmetçi olmayı ilk sıralara koyuyorum. Eğer insanların bir kısmında ümmetçiliğe aykırı tutum ve davranışlar varsa onlarla yola çıkılmamasını tavsiye ediyorum. Mutlak surette ümmetçi olmalıdırlar.

Medeniyet: Ümmetçilikten kastınızı biraz açabilir misiniz?

Küçükağa: Evvela ırk, kan, renk, dil, toprak gibi konulara saplanıp kalmamalı, bütün İslâm ümmetinin hayrına çalışmalıdırlar. Bu konuda karar vermiş olmalıdırlar. Ümmetçilik derken bunu kastediyorum. Yani bir İslâmî çalışma hem başladığı topraklar için hizmette bulunur hem de kendi içinde bulunmadığı, sınırlarının uzağındaki Müslümanlar için hayırlı çalışmalar yapmaya çalışır. Eğer onlara eli uzanamıyorsa, oralar için hayırlı çalışmalar yapamıyorsa dualarıyla uzanır. Yaptığı her hareketin öbür Müslümanlara bir fayda getirip getirmediğine dikkat etmesi lazım. Ümmetçilikten bunu kastediyoruz. Mesela bazı gruplar var, İslâm’ın ibadet konularına çok ehemmiyet verirler. Çok güzel bir özelliktir bu, takdire şayandır. Böyle yaptıkları için çok hayırlı işler yapıyorlar dememiz lazım. Ne var ki sınırlarımız ötesindeki Müslümanlara karşı da en küçük bir duyarlılıkları yok.

Bir gün evime bir genç geldi. Bana nasihatte bulundu. Kendisinin bağlı olduğu uluslararası bir kuruluş vardı. Davet ve tebliğ çalışmaları yapıyorlar. Genç beni camiye çağırdı. Ben de gittim tabi. Sonradan bana ısrarla o gruba girmemi tavsiye etti. Onlara dâhil olmamı istedi. Mademki böyle, mademki Müslüman’sınız, namazlarınızı kılıyorsunuz, şöyle yapıyorsunuz, böyle yapıyorsunuz... Öyle ise bunlarla birlikte olmalısınız, kıyafetiniz de bunlar gibi olmalı… Bunları bana hatırlattı.

Ben de ona bir soru sordum. “Hiç hayatında Filistin gibi, Suriye gibi, Myanmar gibi konularda bir bağışın oldu mu senin?” dedim. Döndü durdu. Bana doğru söyle, dedim. Yok, dedi. Ben de sana bunları tavsiye ederim, dedim. Diğer Müslümanlar da senin kardeşin, dedim. Sadece birkaç tane konu saydın, bunlarla İslâm’ın bize emrettiği işleri yapmış olmuyoruz. Biz ümmetçiyiz ve dünyanın çeşitli yerlerindeki bütün Müslümanlarla kalbî bağlarımız olmalıdır. Çok şaşırdı. Belki ilk defa duyuyor, ilk defa düşünüyordu. Böyle durdu kaldı. Arada da hiç olmazsa dedim, ayda bir defa, iki ayda bir defa beş lira, on lira o Müslümanlara gönder. Eğer o kadar paran yoksa dua et. Dualarında onları da hatırla. Çünkü onlar senin yaşadığın kadar güzel şartlarda yaşamıyorlar. Kimisi bir yudum suya ihtiyaç duyuyor, kimisi bir dilim ekmeğe ihtiyaç duyuyor, kimisi içinde yaşayacağı çok gelişmiş olmasa da bir odaya ihtiyaç duyuyor. Ümmetçi derken bunları kastediyorum.

Kastettiğim Müslümanlar, o uluslararası kuruluşun kendisi de mensupları da benim gözümde ümmetçi değiller. Bir araya gelmiş insanların ümmetçi olması gerekir derken ben bunları kastediyorum. Ümmetçi olmazsa bir adım atar, attığı adım sanki onun o küçük çalışmasına faydalıymış gibi görünür ama dünya Müslümanlarına zarar verir. Buna örnek olarak ümmetçi olmayan bir grubun 11 Eylül’de Amerika’daki İkiz Kuleleri vurmasını verebilirim. Bunlar ümmetçi değil. Kendilerinin bir programı var, sadece onu düşünüyorlar. Şer güçlerle, Amerika’yla ve benzeri güçlerle savaşıyorlar, peşinden ne olur, asla düşünmüyorlar. Kendilerine ne olur, sadece onu düşünüyorlar. Ümmete ne olur onu düşünmüyorlar. Tabi ki o olayı onlar yaptı/yapmadı, o tartışmaya girmiyorum. Eğer onlar yaptıysa o olaydan sonra İslâm dünyasının çeşitli ülkeleri baştan sonra işgal edildi. Yüz binlerce insan öldü. O işi yapanların o yüz binlerce Müslüman’ı koruyacak güçleri de yoktu. O adımı atarken ona da dikkat etmeleri gerekirdi. Sadece kendilerini hesaba katarak eylemde bulunuyorlar. Ümmetçi bir Müslüman böyle yapmaz.

Kur’ân-ı Kerim’de bir ayet-i kerime var: “Size kendi içinizden bir peygamber geldi. Size bir sıkıntı gelirse ona ağır gelir. Size çok düşkündür. Ve müminlere de çok raûftur, rahîmdir.” (Tevbe 9/128).

Bu ayet-i kerimede ilginç bir şekilde Peygamber Efendimize (s.a.v.) Cenab-ı Hak için de kullanılan sıfatlardan verilmiş. Müminlere karşı raûf, rahîm... Bütün müminlere ama. Sadece kendimizden olan müminlere değil. Bu bakımdan ben bir araya gelmiş insanların ümmetçi olmalarını kırmızı çizgi olarak görüyorum. Başka çalışma yapamazlar mı? Yaparlar ama benim gözümde o tam ve kâmil bir İslâmî çalışma olmaz. Onların içerisinde ümmetçi olmayan insanlar varsa...

Çünkü İslâm’da, biraz önce de söyledim, ırk gibi, renk gibi, dil gibi, toprak gibi kayıtlar hep ikincil şeylerdir. İslâm’da tevhid var, iman var, İslâm var. Aslı budur. Dünyanın hangi bölgesinde tevhide sahip insanlar varsa biz onlarla kardeşiz. Hangi bölgesinde iman sahibi insanlar varsa biz onlarla kardeşiz. O bakımdan da bir İslâmî çalışmanın vazgeçilmez şartı o çalışmayı yapanların ümmetçi olmalarıdır.

Medeniyet: Vahdet gazetesinden ayrıldıktan sonra ne yaptınız?

Küçükağa: Gazeteden ayrıldıktan sonra doğal olarak ruhi bir sıkıntıya, buhrana girdim. Gerçekten asla kendi kendimi tedavi edemez hâle geldim. Beklemediğim şeylerle karşılaşmıştım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Sonra Allah bana bir yol gösterdi. Ve ben Afganistan’a gitmeye karar verdim. Gazeteyi çıkardığımız dönemde Afganistan’daki cihadın çok hareketli zamanıydı. Müslümanlar cihadı başarıyla sürdürüyorlardı. On yıl olmuştu cihat başlayalı. O on yılda epey mesafe almışlardı. Türkiye’den de bazı tanıdıklarımız hem fiili katkı vermek hem maddi yardım ve destek götürmek için Afganistan’a gidiyordu. Tanıdığımız birtakım insanlar da şehit oldu. Vahdet gazetesindeki yayınlarımızda Afgan cihadından çokça söz ediyorduk. Sanırım Abdullah Azzam’ın vasiyetini de yeni yayımlamıştık. Dolayısıyla Afgan cihadıyla çok ilgiliydik.

O sıkıntı anında oraya gitmeye karar verdim. Bu kararı verdiğim anda içime tuhaf duygular yayılmaya başladı. O büyük bunalımdan, büyük sıkıntıdan sonra içime büyük bir ferahlık, büyük bir mutluluk geldi. O da Allah Teâlâ’nın lütfu. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Kim Allah’tan sakınırsa, takvaya yönelirse, (takva sahibi olur Allah’tan korkarsa) Allah ona bir çıkış kapısı verir (bir çıkış kapısı yaratır.). (Talak 65/2). Ben o günlerde tamamen bu ayetin gerçekleştiği hissini yaşadım. Çünkü çok büyük bir sıkıntıdan, çok büyük bir bunalımdan, böyle tarif edilmez bir mutluluğa, kalp genişliğine, inşiraha kavuştum.

Buna benzer bir duyguyu bir de hayatımda Kâbe’yi ilk gördüğümde yaşamıştım. Kâbe’yi ilk gördüğümde çok etkilenmiştim. Bu Afganistan’a gitme kararı verdiğim anda da benzer duygular yaşadım. Demek aradan on yedi on sekiz sene geçmiş. O duyguları o aralarda yaşamamıştım. Onun için ben bütün Müslümanlara hacca giderken, umreye giderken Kâbe’yi ilk gördüklerinde ona çok dikkatli bakmalarını tavsiye ediyorum. Kâbe’ye çok güzel baksınlar. Ayrıca Allah için hayırlı bir amele karar verdiklerinde kendilerini Allah’a daha yakın hissetmeye çalışsınlar. Kul adım atarsa Allah ona o inşirahı verir.

Arz ettiğim ayet-i kerimeyi çok okumuştum daha önce ama o gün, esas o zaman anladım. Kul Allah’a yakın olmaya çalışırsa ona yönelirse, ondan korkarsa, ondan sakınırsa, takvaya erişirse Allah ona bir çıkış kapısı yaratır. Çok okumuştum, fakat o gün anladım. Bu o kadar keskin bir şeydi ki büyük bunalımdan büyük bir huzura geçmek... O zaman anladım. Ve o gün şunu da anladım: İslâm, özetle Kur’ân ayetleri yalnızca okunarak, düşünerek, üzerinde ilmî araştırmalar yaparak tam manasıyla anlaşılamaz. Kur’ân sadece masa başında tam olarak anlaşılamaz. Hiç anlaşılmaz demiyorum, tam anlaşılamaz. Kur’ân’ın tam anlaşılması için kişinin Kur’ânî talimatlara uygun bir hareket hâlinde olması lazım. Bir talimat aldı, talimatı yerine getirirken Kur’ân ayetlerini okursa çok daha farklı anlar. Onun için sahabenin Kur’ân’ı anlamasıyla bizim gibi Müslümanların anlaması arasında böyle farklar var. İslâm’ın hareket dilini ve dinamizmini hayatına yansıtmış olan insan Kur’ân okudukça Kur’ân onun ufkunu açar. Onun beklemediği yerden Kur’ân inşirah verir, huzur verir.

O bakımdan bazı insanların çok zor şartlar altında çok sıkıntılı zamanlar içerisine bile çok mutlu olduklarını görüyoruz. Allah’a yakın kullar... İşte Seyyid Kutup bunlardan bir tanesi. İdama giderken bile çok mutlu gidiyor. Çünkü İslâm’ın bütün hareket ve talimatlarına uygun yaşarken idama gidiyordu. Şehadete gittiğinin farkında. Onu görür gibi gidiyor. O en sıkıntılı anında bile huzursuzluk, mutsuzluk yaşamıyor. Şehitler ölürken gülümseyerek ölür. Bunu çok duyarsınız değil mi? Hepsi gülümsüyor. Çünkü bir hareket hâlindeyken Allah’a ruhlarını vermişler. O Allah’ın müjdesi onların yüzlerine sinmiş. Bunu çok kimseden duymuşumdur. Şehitler mutlu ölürler. Hep mutlu hâl... Yüzlerinde mutluluk vardır. Şunu özetlemek istiyorum. Kur’ân’ın esrarı ancak Kur’ân’ın talimatlarına uygun hareket hâlindeyken tam anlaşılır. Yoksa bir miktar anlarlar. Bütün sır anlaşılmaz.

O ayet-i kerimenin devamında buyuruyor ki: “Allah onu hiç beklemediği yerden rızıklandırır.” Kim takvaya yönelirse Allah onun için bir çıkış yolu yaratır. Ve ona hiç beklemediği yerden bol rızık verir. Yani hiç beklememişsin ama Allah verir. Zaten Allah’ın verdiği o rızık... Bu rızıklar maddi rızıklar da olabilir, manevi rızıklar da olabilir. O bakımdan biz Cenab-ı Hakk’a dua ederken ya Rabbi bizi maddi rızıklarla, manevi rızıklarla rızıklandır dememiz lazım. Manevi rızkın zaten ölçüsü yok. O geldi mi kul istediği kadar maddi sıkıntı içinde olsun, o manevi rızıklar ona öyle bir hayat yaşatır ki dünyanın en zengin insanları bile o hayatı yaşayamaz. “Kim Allah’a tevekkül ederse kim Allah’a dayanırsa Allah ona yeter.”

Bu duygularla ben Afganistan’a gitmeye karar verdim. Maddi hazırlık yaptım bir miktar. Yanıma biraz para aldım. Bir de küçük bir valiz aldım. Kırk yaşındaydım. Bir iki parça elbise ile yola çıktım. Yolcuğa karar verdiğim andan dönene kadar hatta döndükten sonra bile bir müddet daha o güzel, o bereketli duygu devam etti. Bir başka ayet-i kerimede Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Kim bizim yolumuzda cihat ederse biz onları yollarımıza hidayet ederiz.” Allah’ın yolları... Biz şimdi okurken Allah’ın yolları diyoruz geçiyoruz ama tabi Allah’ın onu yaşattığı insanlar anlar ne demek olduğunu. “Kim bizim yolumuzda cihat ederse, biz onları yollarımıza iletiriz, (ona yönlendiririz). Muhakkak Allah iyilik yapanlarla beraberdir.” Anlıyoruz ki cihat da iyilik yapmanın en önemli parçalarından birisi.

Medeniyet: Cihat hazırlığına başladınız hemen…

Küçükağa: Hazırlığa başladım. Ne hazırlığı olacak ki… Acil olarak yapmam gerekenleri yaptım hemen. Cihada hızlı karar verdiğim için ertelenmiş bazı işlerimiz vardı, hâliyle hepsi yarım kaldı. Borçlarım da vardı. Borçlarım için bir miktar para ayırıp kıymetli bir arkadaşıma teslim ettim. Adresleri tek tek verdim. Tüm borçlarımı öde, dedim. Çünkü biz gazetede çalışmıştık o zaman. Borcumuz oluşmuştu geçimimizle ilgili. Ondan sonra bir vasiyet yazdım. Çünkü gidiyoruz, ne olacak bilmiyoruz. Otobüse İstanbul’dan bindim. İlk önce Erzurum’a indim.

Medeniyet: Vasiyet hâlâ duruyor mu?

Küçükağa: Bilmiyorum, hiç hatırlamıyorum.

Medeniyet: Neyle ve nasıl gittiniz cihada?

Küçükağa: İran vize istemiyordu ama Pakistan istiyordu. Pakistan Konsolosluğuna vize almak için gittim. Oradaki konsolosluk görevlisi “Niye gidiyorsun?” dedi. Söyledim açık açık, cihada katılacağım, dedim. Biraz sohbet ettik. Müslüman birisiydi. Oradan ayrılıp hemen İstanbul’da otobüse bindim.

Medeniyet: Neden hava yolunu tercih etmediniz? Daha hızlı olmaz mıydı?

Küçükağa: Daha hızlı olurdu ama hava yolu çok pahalıydı. Bunun için kara yoluyla gitmeye karar verdim. Buradan önce Erzurum’a gittim. Erzurum uzaktı ve otobüsler de o zamanlar daha yavaş gidiyordu, çok yoruldum. Erzurum’da bir gece dinlenmeyi düşündüm. Erzurum’da Gürcü Kapı Hotel’de yattım.

Medeniyet: Bu otelin sizde ayrı bir hatırası olsa gerek!

Küçükağa: Evet, çok eski bir hatırası var bu otelin bende. Gürcü Kapı Hotel, Erzurum’a ilk gittiğimde imam-hatip ortaokuluna kayıt yaptırırken kaldığım oteldi. Okuduğum okulu ziyaret ettim. İki binaydı. Birisi yıkılmış, birisi duruyordu. Üzüldüm yıkıldığına. Çünkü tarihi bir binaydı. Yıkmışlar. Şöyle bir çocukluk hatıralarımı canlandırdı Erzurum. Aynı gün binerek Ağrı’ya gittim. Ağrı’da da hatıralarım vardı. Onlar için de Ağrı’da bir otelde kaldım. Bir gece de orada kaldım. Ağrı’da öğretmenlik yaptığım için hatıralarım vardı. Ağrının merkezinde yapmadım ama Tutak ilçesinde yaptığım için Ağrı’ya çok sık gidip geliyordum. Sonra Ağrı’dan da binerek Doğubayazıt üzerinden Gürbulak Sınır Kapısı’na gittim. Geçiş vermiyorlardı, akşam olmuştu. Akşam niye geçiş vermiyorlardı bilmiyorum. Pansiyon gibi yerler vardı. Bir gece Gürbulak’ta kaldım. Hayvan barınağı gibi küçücük bir yerdi. İranlı turistler de orada konaklıyordu. Sabahleyin kalktığımda bir şey dikkatimi çekti. İranlı bazı hanımlar sınırı geçtikleri için hemen başlarını açıp kendilerini özgürlüğe kavuşmuş hissediyorlardı. Anlaşılıyor ki bunlar tesettür emrinin şuuruna varmamışlar, mecbur oldukları için sadece İran’da kapanıyorlar. Türkiye’ye geldikleri zaman başlarını açıyorlardı.

Medeniyet: Sınır kapısından İran’a geçince ne yaptınız?

Küçükağa: Maho’ya vardık. Maho Gürbulak’ın karşı tarafı, İran’ın Gürbulak’ı diyebileceğim bir yer. Sınırın yakınında küçük bir ilçe. Tahran’a nasıl gidebilirim, dedim. Tahran’a gidemezsin, dediler. Ya ne yapacağım? Tebriz’e gideceksin. Tebriz’e nasıl gideceğim? (Yolla ilgili hiçbir şey bilmiyorum. Başıma neler geleceğini de bilmiyorum.) Dediler ki, Tebriz’e taksi tutacaksın. Nasıl taksi tutacağım, dedim. Maho-Tebriz arası -yanılabilirim- iki yüz-iki yüz elli kilometre kadar. Paramı dikkatli harcamak istiyorum. Dedim ki hiç mi ulaşım yok? Yok, dediler. Fakat taksi tutunca baktım ki çok ucuzmuş, korktuğum kadar değilmiş. İran’ın çok ucuz olduğunu da o zamanlar anlamıştım.

(Devam edecek)

Yazanlarımız