ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 16

omer kucukaga ile 16

(Ömer Küçükağa Hocamız ile röportajımıza devam ediyoruz.)

Medeniyet: Öğrencilerinizin durumu nasıldı?

Küçükağa: Öğrencilerimizin bir kısmı Türkçeyi az biliyor, bir kısmı ise hiç bilmiyordu. Üstelik ilkokulu da bitirmişlerdi ama durumları Türkçe bakımından hiç de iyi değildi.

Hatta bazıları tek bir kelime dahi bilmiyordu. Ahmet Demir isminde bir öğrencim vardı. Bir kelime bile bilmiyordu. Türkçe bilmediği için de bütün derslerden sıfır alıyordu.

Onu Türkçe öğrenmesi için teşvik ettim. Türkçeyi iyi bilen iki üç öğrenciyi de vazifelendirdim. En kısa zamanda ona Türkçe öğreteceklerdi. Öğrettiler de… Hem de bir iki ay gibi kısa bir süre içinde. Ben de bu arada onu sürekli taltif ve teşvik ettim, yüksek notlarla ödüllendirdim. Böyle yapmasaydım okulu bırakacaktı. Çocuk sonraları öyle bir açıldı ki okulun iyi öğrencilerinden biri oldu.

Eksiklik sadece dil ve Türkçe konusunda değildi. Din ve Kur’ân konusunda da çok büyük eksikleri vardı. Düzenli bir programla okul çıkışlarında bunlara dinî sohbetler verdik, büyük çoğunluğuna Kur’ân öğrettik. Zeki çocuklardı. Başarıya susamışlardı.

İyi bir rehberlik edince çok iyi yerlere gelebiliyorlardı. Bizler de vazifemiz gereği Tutak’ta bunu yapmaya çalıştık. Elhamdülillah, başarılı da olduk.

Medeniyet: Öğrencilerinizle daha sonraları görüşme fırsatınız oldu mu?

Küçükağa: Takdir-i ilahî, çok uzun yıllar sonra bu kıymetli öğrencilerimle görüşüp konuşma fırsatımız oldu. Bazılarıyla telefonla bazılarıyla yüz yüze konuştuk. Aldığım bilgilere göre kimisi imam, kimisi öğretmen, kimisi üniversite hocası, kimisi de daha başka meslek sahibi olmuş. İnsan bunları duyunca bir öğretmen olarak hem şaşırıyor hem de gururlanıyor. Nasıl gururlandırmasın ki, yıllar önce ektiğin tohumlar yıllar sonra yeşeriyor, dal budak salıyor, meyve veriyor ve gölgesi üzerine düşüyor. Öğretmenliğin en güzel yanlarından birisi de bu olsa gerek.

Geçtiğim aylarda bir öğrencim aradı beni. Selâm kelamdan sonra konu torun torbaya geldi. Üç torunumun olduğunu söyleyince şaşırdı, nasıl olur hocam, benim bile yedi tane torunum var, dedi. Tabi onlar çok erken yaşlarda evlenmişlerdi. Daha o yıllarda evli öğrencilerimiz bile vardı. Mesela, Metin Diyadin isminde bir öğrencim ortaokul ikinci sınıftayken evliydi.

Tutak Milli Eğitim Müdürü merhum Alparslan Bey’i unutmak mümkün değil. Çok mütedeyyin bir insandı. Beş vakit namazını camide cemaatle kılardı. Ziya, Rıza, Mesut ilkokul öğretmenleri gibi Alparslan Bey de ülkücüydü. İslâmî yönleri dolayısıyla, bu gibi dindar ülkücülerle ilişkilerimiz iyiydi. Siyaseten ayrı düşsek de, camide beraberdik.

Medeniyet: Tutak o zamanlar küçük bir ilçe, insanlar sizi tanıyor muydu? Halka dönük çalışmalarınız var mıydı?

Küçükağa: Tutak küçük bir yerdi, öğretmen de olunca ister istemez tanışıp görüşüyorduk. Vaazlar da veriyorduk. Biraz da bu yüzden insanlar bizi çok iyi tanıyordu. Caminin yanında kahve vardı ve orada oturup insanlarla uzun uzun sohbetler ediyorduk. Bu sohbetlerde etrafımız dolup taşıyordu.

Allahu Teâlâ bana Tutak’ta çok verimli bir hizmet sahası açmıştı. Hem çocuklarla, hem halkla İslâmî sohbetler yaparak onların bilinçlenmesine katkıda bulunduk. Neticede çocuklarımızın hepsi istisnasız İslâmî bir şuurla yetişmiş oldu. Aileleri de bundan istifade etmiş oldular.

Medeniyet: Okulda sizin gibi düşünen öğretmen sayısı çok az ama okula hâkim olan da sizlersiniz. Nasıl başardınız bunu?

Küçükağa: Okulda başka görüşte olan hocalar yok muydu, vardı elbette. Mesela, ikinci sene çok cevval bir ülkücü hoca ile devrimci bir hoca geldi. Üstelik bu devrimci hoca Ankara İlahiyat mezunuydu ve solcuydu. Kim gelirse gelsin öğrenciler bizim kontrolümüzdeydi. İkimize de çok inanırlardı, hem müdür muavinine hem bana. Çünkü ben onların maddi manevi her şeyleriyle daha çok ilgileniyordum. Elbisesi olmayana elbise, ayakkabısı olmayana ayakkabı, parası olmayana para temin ediyordum. Mübalağa ettiğim sanılmasın, gerçekten giyecek doğru dürüst elbisesi ve ayaklarında ayakkabısı olmayan öğrencilerimiz vardı. Bir öğretmen olarak ben onların hiçbir sorununa duyarsız kalmadım, kalamazdım da zaten. Bu ilgi; sevgi, saygı ve güveni de beraberinde getirdi. Rabbime hamd olsun, öğrencilerim İslâmî bir şuurla yetişmiş oldular.

Tutak İmam-Hatip Lisesi dendiğinde akla ilk gelen kişi Tahsin Fendioğlu’dur. Okulun kurulmasına öncülük etmiş birisidir. Eminim o okuldan bir sadaka-i cariye kazanmıştır. Çünkü o okul çok iyi ürünler verdi. Okula her sene davet şuuruna sahip çok kaliteli birkaç öğretmen geliyordu. Okul bu yönüyle de çok şanslıydı. Benimle birlikte Halit Uzun isimli bir arkadaş daha vardı. Bundan başka Ankara İlahiyat’tan gelen ikinci bir hoca daha vardı. Bu hoca diğeri gibi değildi, çok yetenekli ve samimi bir Müslüman’dı. Fikren uyuşuyorduk. İsmi Sadık Kılıç’tı. Kendisini iyi yetiştirmiş birisiydi. Arapçası da iyiydi. Kur’ân okuyuşu da çok güzeldi, Tutak’ta onun kadar güzel okuyan bir başka hoca yoktu. Cuma günleri ezanı kendisi okuyordu. Halk onun sesini duymak istiyordu.

Bu arkadaş bir gün evime geldi. Arapça kitaplarımı görünce meraklandı ve sordu: Arapça biliyor musun, Arapçan nasıl? Ben de orta şekerli, dedim. Çok sevindi Arapça bildiğime. Benden birkaç tane Arapça kitap aldı. Arapçasını geliştirmek için çok çalıştı. Bazı konuları birlikte mütalaa ediyorduk. O Arapçaya benden daha çok çalışıyordu, ben ise ağırlıklı olarak daha çok öğrencilerle ilgileniyordum. Tutak İmam Hatip’e onun gibi birinin gelmesi Tutak için iyi bir şanstı.

Medeniyet: Üniversiteye geçmeyi hiç düşündünüz mü?

Küçükağa: Düşünmedim denebilir. Şöyle anlatayım: O sene Erzurum İslâmî Bilimler Fakültesi’nde asistanlık sınavı açıldı. Sadık, müracaat için Erzurum’a gittiğinde fakültenin tefsir hocası Suat Yıldırım, benim de mutlaka asistanlık için müracaatta bulunmamı istemiş. Tabii ben, teklifi kabul etmedim. Tutak’ta hizmet etmeyi tercih ettim. Sadık ise sınavı kazanıp asistan oldu ve daha sonra da profesörlüğe kadar yükseldi. Tefsir üzerine kıymetli eserler yazdı. Hizmet ehli bir arkadaştı. On sene kadar önce kendisiyle görüşme imkânımız olmuştu. Sanırım şimdilerde emekli. Bu vesileyle Sadık kardeşime uzun ömürler ve bereketli çalışmalar diliyorum. Rabbim onu her iki dünyada da aziz eylesin.

Medeniyet: Tutak gibi sağ-sol çatışmasının çok yoğun olduğu bir bölgede davet çalışmalarınız nasıl yankı buldu? Halktan ve öğrencilerden tepki almadınız mı?

Küçükağa: Tepki çekmemesi mümkün müydü? Bu Tevhid dininin ve Tevhid’e davetin olmazsa olmaz bir özelliğiydi. Bir yerde hak bir davet varsa orada mutlaka bir tepki de olacaktır.

Erzurum İmam Hatip Lisesinden arkadaşım olan Necmettin, hizmet aşkıyla yanıp tutuşan şuurlu bir Müslüman’dı. Tutak’ta bakkal dükkânı işletiyordu. Bizi bazı yerlere sohbet etmek için davet ediyordu. Şehirde ağırlıklı olarak iki görüş vardı: Kürtçülük ve Türkçülük. Hâkim görüş bunlardı. Bizim gibi ümmetçi düşünen çok nadirdi. Devlet baskısı sonucunda Kürtler solcu oluyor, Türkler ülkücü oluyordu. Bize gelen öğrencilerin çoğu da böyleydi. Hal böyle olunca davetimiz hem halka hem öğretmenlere hem de öğrencilere çok farklı geldi.

Davet ve irşat faaliyetlerimiz çok başarılı ve bereketli gidiyordu. Lakin sonraları rahatsızlık yaratmaya başladı. Her iki gruba da dâhil öğrenci ve öğretmenler yavaş yavaş itirazlarını yükselttiler. Hasik lakaplı okul müstahdeminin tepkileri yankı buldu. Sekiz-on tane kadar çocuğu vardı ve zararı dokunacak birisiydi. Kürtçülük yapıyorlardı ve devrimi savunuyorlardı. Ara ara bizlere laf bile attıkları oluyordu ama biz aldırış etmiyorduk.

Medeniyet: Öğretmenlerden nasıl bir tepki aldınız?

Küçükağa: Nusret isimli ülkücü bir hoca vardı. O da bizden rahatsız olmaya başladı. Öğretmenler odasında bana dönerek sınıfta ders dışı şeyler yapıyormuşsunuz, bu böyle olmaz, dedi. Ben de buna kimsenin karışmaya hakkı yoktur, ben dersimi de anlatırım, dinimi de anlatırım, fikir de konuşurum, siyaset de dedim.

Bir gün baktım ki yedi sekiz kişi bizim müdür muavini Halit Uzun’u dövmeye çalışıyorlar. Hemen müdahale ettim, kavgaya karıştım. Halit Bey’le birlik olup onca insanı dövmeye muvaffak olduk. Halit Bey, yan odadaki soba karıştırmak için kullandığımız demiri aldığı gibi bunların üzerine yürüdü. O an hepsi de kaçmak zorunda kaldı. Tabii bu arada bazı ülkücü hocalar bizi koruyabileceklerini söyledilerse de kabul etmedik. Çünkü bizim davamız Türk-Kürt davası değildi. Bizim davamız sadece İslâm ve Kur’ân davasıydı. İslâmî davet çalışmaları da böyle cahilî ideolojilerle kirletilmemeliydi.

Medeniyet: Hasik isimli müstahdem ne oldu?

Küçükağa: Çok rahatsızlık verici davranışları oldu bize. Şöyle bir olayımız oldu: Tutak’tan Fırat’ın kollarından Murat nehri geçer. Onun üzerindeki köprüden insanlar şehre ulaşma imkânı bulurlar. Ben, Halit ve bir iki arkadaş sohbet ederek köprüden geçerken Hasik isimli Kürt solcusu ve yanındaki dört beş kişi karşıda göründüler. Tedirgin olduk. Kavga çıkacaktı ve köprü üstündeydik. Onların sayıları bizden fazlaydı. Köprüden düşenin kurtulma şansı hemen hemen yoktu. Ben dedim ki korkmaya gerek yok, şöyle cesurca ve vakarlı vakarlı yürüyelim, gerekirse gözlerine dik dik de bakalım. Öyle de yaptık ve yanından değil, köprünün tam ortasından geçtik. Allah’ın yardımıyla bize bir şey yapamadılar, üstelik açıkça korktular. Fakat etrafta tehditlerden geçilmiyordu. Açık açık bizi ölümle tehdit ediyorlardı. Kim şikâyet etti, biz mi, onlar mı bilemiyorum ama yolumuz mahkemeye düştü. Mahkemede onlar suçlu bulundu. Hasik kısa bir süreliğine hapis cezası aldı. Tabii daha da kinlendiler. Tehditlerin boyutu arttı. Bu sefer mahkeme bizim evlerin jandarma tarafından korunmasına karar verdi. Jandarma bir hafta on gün kadar Halit Uzun ile benim evimin etrafında nöbet tuttu. Zor zamanlar geçirdik bu süre zarfında ama ben bu durumu asla hanımıma söylemedim. Ne tehditleri, ne jandarmaları, ne de kavgaları…

Hasik isimli adam, bir gün kahvehanede yine tehditler savurmuş, onları yaşatmayacağım, buraları onlara dar edeceğim vs… Bu sefer tehditler karşılıksız kalmamış. Hem ülkücülerden hem Kürtçülerden bir iki ileri gelen Ömer Hoca ile Halit Hoca’nın kılına zarar geldiğinde bunu misliyle öde teceklerini söylemişler. Abdülkadir Kılıç da bunlardan birisidir. O zamanlar ülkücülerin reisiydi. Resmen kabadayıydı. Hiç korkmadan tek başına yirmi-otuz kişinin üzerine dalabiliyordu. Hem devrimciler hem ülkücüler böyle bir tepki koyunca Hasik denilen o adam geri adım atmak zorunda kaldı. Böylece Allah’ın izniyle bir beladan daha kurtulmuş olduk.

Medeniyet: Okul, öğrenci, sağ-sol derken ailenizi ve çocuklarınızı unuttuk.

Küçükağa: Oğlum Mustafa Tutak’ta doğdu. Kışın çok soğuk geçtiği karlı bir kasım ayında doğmuştu Mustafa. Çocuk, gerçekten göz nuru gönül aydınlığıdır anne baba için. Bazen bütün yorgunluğunu unutturur insana. Neşe kaynağı oluverir en sıkıntılı anlarda. Mustafa; suyun, elektriğin, banyonun, mutfağın olmadığı bir evde doğmuştu ama biz o kadar çok mutluyduk ki hiç o eksikler gözümüze gelmiyordu. Dışarısı bembeyaz karlarla örtülüydü ama içimiz, yüreğimiz sımsıcaktı. Yüzümüz ve yüreğimiz de tıpkı kar gibi beyaz ve aydınlıktı.

Kar deyince aklıma geldi. Anlatmam lazım. Ben hayvanlara karşı sevgisi olan bir insanım. Tavuk, civciv, kuzu, hepsine karşı. Tutak’tan sekiz on tane civciv
getirdim ama kümesimiz yoktu. Sınıfta kırılmış sıralar vardı, tahtaları çok sağlamdı. Onlardan bir kümes yaptım. Kümesi yaparken Hasibe isimli komşumuz olan bir hanımefendi beni görüyor. Eşimin de benim de unutamadığım bir komşumuzdu Hasibe Hanım. Kadın o kadar iyiydi ki her gün kollarıyla bize su taşıyordu elli altmış metrelik mesafeden. Su getirir, yemek getirir, hizmet ederdi bize. Çok da iffetli birisiydi. Benimle hiç konuşmazdı. Beni kümes yaparken görünce eşime demiş ki Ömer Bey boşuna uğraşmasın, o kümes bizim buraların karına, kışına dayanamaz, yıkılır gider, hayvanlar da telef olur.

Dedim ki hanımıma, söyle Hasibe Hanım’a ben öyle sağlam bir kümes yapacağım ki kara da dayanacak, kışa da; onların kümesleri yıkılır ama benim kümesim asla yıkılmayacak. Çatısını, çevresini, her şeyini coğrafyanın şartlarını da göz önüne alarak bir güzel izolasyondan geçirdim. Dediğim gibi de sağlam bir kümes yaptım. O kadar ki üstüne çıkıp hoplayabiliyordum. Bir de yazlık kümes yaptım. O da çok güzel oldu.

Kış gelip çattı. Hasibe Hanım’ın dediği gibi öyle bir kar yağdı ki anlatılacak gibi değil. Evden dışarı çıkabilmek mümkün değil. Her taraf karlarla kaplı. Evler, duvarlar, kapılar kardan gözükmüyor. Okula gitmeliyim ama nasıl? Evin kapısını açıp kendi imkânlarımla karı oymaya çalıştım. Tünel kazıp okula gitmenin yollarını arıyorum kendimce. Lakin çok zor. Meğer öğrenciler de dışarıdan yardım ediyorlarmış tünel kazmaya. Ben içeriden, onlar dışarıdan kaza kaza bir yerde buluştuk. Aklıma kümes geldi. Hemen kümese koştum. Görebilmek mümkün mü? Kar altında her taraf. Zar zor kümese ulaştım, baktım ki kümes yerli yerinde duruyor ve tavuklar gıdaklıyor. Çok sevindim. Hayvanlar ölmemiş, hemen onlara biraz yem, biraz da su verdim. Hayvanlar daha bir canlandılar. Aylar sonra yaz mevsimi geldi ve biz tatil için Isparta’ya gitmeye karar verdik. Giderken de hayvanları komşumuz olan o hanımefendiye emanet ettik, daha doğrusu hepsini temelli hediye ettik. Bereketli bir yıldı ve biz o sene komşumuzla birlikte çok lezzetli yumurtalar yedik.

Mustafa işte öyle bir evde dünyaya geldi. Annesi onu kundağa sarardı. Bilirsiniz, eskiden kundak vardı, şimdilerde ise anneler bebeklerini artık kundağa sarmıyor. Zaman değişince bazı anlayışlar da değişiyor haliyle…

O karın kışın içinde sobasız durulmaz. Hemen her saat soba yanardı. Bebek de olunca evin ısısına daha çok dikkat ediyorduk. Yakacak olarak da odun veya kömür kullanıyorduk. Bir gün geldi ne kömür kaldı ne de odun. Alacak yer de yok. Sınıfta çocuklara söyledik, ne yapmalıyız diye. Öğrenciler durumu aileleriyle paylaşınca ertesi gün bize tezek getirdiler. Çok da güzel yanıyordu, bize kömürden daha çok ısı veriyor gibi geliyordu. Mayıs ayına kadar biz eksi kırk-ellilere düşen o soğukları tezek yakarak atlattık.

Medeniyet: Öğretmenken asker kaçağı oldunuz…

Küçükağa: Bir ara asker kaçağı durumuna düştüm. Murat Duman isimli yeni bir müdür gelmişti.
Şubeden gelen askerlik çağrısına müdürlük olarak izin verir de benim burada olduğumu beyan ederse benim işlerim daha da sıkıntıya girebilirdi. Tutak ilçesinin postane müdürünü tanıyorum. Rica ettim, askerlik şubesinden adıma bir mektup ve sair gelirse doğrudan bana vermesini rica ettim. O da sağ olsun, öyle yaptı ve ben o sene askere gitmekten kurtuldum. Gitseydim hizmetler aksayacaktı. Bunun için askerliği sürekli erteliyordum.

Medeniyet: Öğretmenlik yıllarınızda aynı zamanda yerel bir gazetede köşe yazarlığı yaptınız. Nasıl oldu bu?

Küçükağa: Bir gün rahmetli Rıfkı dayımdan bir mektup geldi. Niçin telefon gelmedi de mektup geldi? Çünkü o zaman bizde telefon yoktu. O dönemlerde ev telefonları da her evde olmazdı. Tutak’ta telefon etmek için bir yere gidip saatlerce beklememiz lazım geliyordu. Rahmetli Rıfkı dayım on beş günde bir “Kente Köye Selâm” isimli bir gazete çıkardıklarını söylüyor mektubunda. İslâmî ve siyasî bir gazete. Bana gazetede bir sütun ayırmış ve benden düzenli olarak yazı istiyor. Önce nasıl olur ki bu, gibi şeylerle olmaz demeye getirdiysem de hayır diyemedim dayıma, diyemezdim de, çünkü o benim hayattaki en iyi dostum, arkadaşım, sırdaşım, dava kardeşimdi. Kaç ay sürdü yayın faaliyeti, şimdi pek iyi hatırlayamıyorum ama galiba en az altı ay kadar sürmüştü. Ben düzenli olarak oraya yazı gönderiyordum. Şu an o yazıların hiçbirisi arşivimde yok maalesef. Kaybolup gittiler. Belki araştırılsa ulaşılabilir ama onu da kim yapacak?

Medeniyet: Şura gazetesiyle tanışmanız nasıl oldu?

Küçükağa: “Şura” biz oradayken çıkmaya başladı. Tanışmamız Necmettin isimli arkadaşımızın sormasıyla başladı. Kim bunlar, dedi. Bilmiyorum dedim, araştırdık. Baktık, yazar kadrosu hep tanıdığımız insanlar. Şehit Sedat’ın da yazdığını gördük orada. Sevindik. Gazeteyi Tutak’a getirmeye karar verdik. Necmettin bakkal ama İslâmî çalışmalardan da geri durmuyor. Yirmi-otuz adet getirdik ve çok beğenildi. Reklamını yaptık, yüzlerce satılmaya başladı. Öğretmen, öğrenci, esnaf hemen her kesimden okuyucu buldu kendisine.

Şura, o zamanların en militan gazetelerinden biriydi. Yılmaz Yalçıner vardı gazetenin başında. Her kapağında şeriat ismi geçiyordu. Mesela, şeriatla alakalı bir yazı buluyor ve altına da küçük harflerle Hasan el Benna yazıyordu. Ya da şeriatla alakalı bir hadis buluyor, altına küçük harflerle Buhari yazıyordu. Böyle yaparak siyasi-cezai yükümlü lüklerden kurtulmaya çalışıyordu. Dergi, tesettür konulu bir makale yazma yarışması düzenledi. İyi de bir ödül koydu. Niçin böyle bir yarışma düzenledi? Çünkü o dönemlerde başörtü meselesi var, başörtüye düşmanlık var. Eşim gazeteye müstear isimle bir yazı yazdı. Ben de kendisine yardımcı oldum tabi, ama o da çok uğraştı. Yarışma sonuçları açıklandı ve hanımım birinci oldu. Ödül de en az üç-dört maaş tutarında para ödülüydü.

Medeniyet: Türkiye genelinde ses getiren ne tür faaliyetleri vardı gazetenin?

Küçükağa: Şura o zamanlar için çok güzel faaliyetler yapıyordu. İslâmî duyarlılığı çok yüksek bir gazeteydi. Demin söylediğim gibi gençler arasında konulu makaleler yazmak gibi çeşitli yarışmalar düzenliyordu. Çeşitli gösteriler ve mitingler düzenliyordu. Mesela bir miting var ki ondan mutlaka bahsetmem gerekir. Van Mitingi… Mitinge öğrenciler, hocam biz de gidelim, dediler. Tamam dedim gidelim. Minibüs ve taksilerle oraya gittik. Bugün bile yapılması zor bir miting. Söylemler, sloganlar bugün bile ifade edilemez belki de. O miting zihinlerde iz bıraktı diyebilirim.

Bu arada şunu anlatmalıyım: 78-79 yıllarında sağ-sol kavgası olanca hızıyla devam ediyordu. Türkiye’de onlarca insan her gün birbirini öldürüyordu. Derin devletin manipülasyonları ile ülkücüler devrimcileri, devrimciler de ülkücüleri öldürüyordu. Arada bir MTTB’ye de saldırıyorlardı ama MTTB sürekli olarak uzak durmaya çalışıyordu. MTTB’den o dönemde beş-altı tane şehit vardı, kırsaldakileri saymıyorum. Sedat Yenigün, Mustafa Bilgi en bilinenleriydi. Mustafa Bilgi çok yetenekli bir arkadaşımızdı. Sedat’tan önce ortaöğretim başkanlığı yapmıştı MTTB’de. Şehit kardeşlerimize rağmen MTTB büyük bir feraset örneği göstererek karşılık vermiyordu. Kavgalar ediliyordu lakin silahlı çatışmalara girilmiyordu.

Van’daki mitinge dönecek olursak… Mitinge gittik, mitingi düzenleyen arkadaşlarla da bir araya geldik. Yılmaz Yalçıner de vardı orada. Hasbihal ettik biraz. Doğru söyle dedi, o yazıyı sen mi yazdın, eşin mi? Tesettür konulu makale yarışmasında birinci olan yazıdan bahsettiğini anladım hemen. Eşim yazdı ama ben de yardımcı oldum dedim. Çok güzel bir yazıydı, ikinciyle arasında çok fark vardı dedi. Maalesef o yazıyı da kaybettim daha sonraları. Fehmi Koru ya da Reşat Erol -emin değilim - İzmir’de onu küçük bir kitapçık haline getirmişti.

Medeniyet: Öğretmenlik hayatınız 80 darbesiyle son buldu.

Küçükağa: Öyle oldu diyebilirim. Sağ-sol çatışmaları başlayınca tatile girdik. Muhtemelen 80 yılının Eylül-Ekim ayları. Isparta’dayım. Meşhur 80 darbesi gerçekleşti. Bana Tutak’tan telefon geldi. Buraya dönme, aranıyorsun! Biz de dönmemeye karar verdik. Dönmeyince öğretmenlik hayatımız da sona ermiş oldu. Öğretmenliği bırakmak, keyfî değil mecburi bir seçimdi benim için. Yoksa hiç bırakmazdım. Böylece Isparta’da kalmış olduk.

Tutak’ta geçen öğretmenlik hayatım burada sona ermiş bulunuyor, lâkin ben unuttuğum bir şeyi daha paylaşmak istiyorum sizlerle. Tutak’ta iken bir ara Erzincan’a gittim. Erzincan’dan sanat değeri yüksek bakır işlemeli eşyalar alıp Tutak’a getirdim. Bunların bazılarını kendim işlemiştim. Satması için Necmettin’in dükkânına bıraktım. Mal benden, satmak ondan. Kâr da ortak. Bu benim ikinci ticaretimdi. İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü yıllarımdaki fıstıkçılığımı saymazsak ilk ticarî girişimim de denebilir.

Bakırlar çok güzel satıldı. Talep olunca yine getirdim. Baktım onlar da satıldı. Bu işte para olduğunu anlayınca ticarete devam etmeye karar verdim. Tutak’tan tereyağı ve bal topladım dağ köylerinden, götürüp Erzincan’da sattım. Bir yandan bakır, bir yandan tereyağı ve bal derken çok iyi paralar kazandım. Hanım da memur olunca paramız iyice bereketlendi. Zaten pek giderimiz de olmuyordu.

Kardeşim Ahmet Isparta’da bir kitabevi açmak istiyordu. Bu işe birlikte yapmayı teklif edince ben de kabul ettim. Ali Songür isimli meşhur kitapçıyla ortaklık etmeye karar verdik. Ben de kardeşime hatırı sayılır miktarda para gönderdim. Kendisinin parası azdı. Derken Isparta’da Sur isimli ortak bir kitabevimiz oldu