
Modernlik; insan, doğa, eşya ve evren hakkında bakış açımız, kavrayışımız, yaşam biçimi, alışkanlıklarımız gibi hemen her alanda önemli değişmeler yol açmıştır. İnsanın ontolojik kavrayışı, estetik algısı, etik kavrayışı ve en önemlilerinden biri olarak da zaman algımızı değiştirmiştir.
Modern dönemde insanın zamanı kavrayışı ve zamana yüklediği anlamlarla, zamanı kullanma biçimi kökten değişikliğe uğramıştır.
Zaman, insan zihninin olayların oluş sırasına göre bilişsel olarak kavradığı öncelik/sonralık ilişkisinin bir düzenlemesi olarak tanımlanabilir. İnsanlar, medeniyetler tarih boyunca kendilerine ait bir zaman ve bu zamanı ölçmeye yarayan tarih/saat/takvim birimleri geliştirmiştir. Bu takvim ve zamansal ölçüm birimlerine kendi medeniyetine uygun isimler ve anlamlar yüklemişlerdir. Genellikle ekonomik, siyasal ve teolojik gereksinimlerine uygun olarak ekim/hasat dönemleri, savaşlar, antlaşmalar, dini törenlerin yapılacağı günlerin hesaplanmasında takvim ve zaman ölçüm birimlerinden yararlanılmıştır. Takvimlerini de kendilerince kutsal sayılan başlangıçlara atıf yaparak düzenlemişlerdir. Örneğin Hristiyanlar takvimin başlangıcını tarihsel olarak kesin olmasa da Hz. İsa'nın doğumu ile Müslümanlar ise hicretle başlatmıştır.
Hristiyanlığın kurumsallaşması ve Roma kültürü ile Hristiyanlığın eklektik bir sentezinin yapılmasında büyük katkıları olan Aziz Augustinos aynı zamanda modern zaman kavramının da ilk sistematiğini yapmıştır. Kendi dönemini pagan (putperest) dönemden ayırmak için “modern” kavramını kullanmıştır. Yani anlamı bu zamana, çağa aittir. Augustinos'un önemli bir diğer yönü döngüsel/devinimsel zaman kavramı yerine lineer/ilerlemeci bir zaman anlayışını geliştirmiş olmasıdır. Yunanlılar için zaman devinimsel bir süreçti. Sürekli kendini tekrar ediyordu. Onlar için evrenin ne bir başlangıcı ne de sonu vardır. Augustinos bu anlamda evrenin lineer bir zaman içinde var olduğunu savunmuştur. Bu lineer zaman algısı modernitenin temelinde yer alan ilerlemeci düşünceye de referans olmuştur.
İslâm medeniyeti, zamanı insanın ontolojik varlığına uygun olarak değerlendirmiştir. Evren Allah tarafından yaratılmıştır. Evrenin (kozmos) bir başlangıcı olduğu gibi sonu da vardır. Fakat Allah, zamanın dışında ve ötesinde bir varlık olarak zamandan münezzehtir. Allah, insanı bu dünyada halife olarak seçmiş ve ona “dağların bile yüklenmekten imtina ettiği bir görev” yüklemiştir. Bu görev; evrende adaleti sağlamak, fitne ve fesat çıkaranlara karşı mücadele ve mücahede etmektir. İnsanın mücahedesi kendi nefsinden başlar ve aşama aşama tüm evreni kapsar.
İslâm insanın zaman algısını ise kendi tayin etmiştir. İslâm medeniyetinde gün sabah ezanı ile başlar ve akşam ezanı ile biter. Allah günü çalışmak (mücahede, mübadele), akşamı ise istiratgâh olarak yaramıştır. Günün her vaktini tayin eden, namaz vakitleridir. Öğlenden sonra demek öğlen namazından sonra demektir. Sabah mesaisi, öğle namazında aralanır. Öğlen sonrasından ikindiye kadar mesai yeniden başlar ve ikindi ile kısa bir molaya girer. “Orta namaz” (salatü'l vüsta) ikindi bütün günün en yoğun zamanıdır. Allah özellikle bu vakte dikkat çekmiştir. Akşam namazı ise günün bittiğini ilan eder. Yatsı insanın gecenin üçte birinde kılması gereken bir namazdır. Yani İslâm zamanın tayinini namaz saatlerine göre belirlemiştir.
İslâm, ayları da bu şekilde tayin etmiştir. Ramazan ayı, 11 aylık mücadelenin insanı yorgun (manevi yorgunluk) düşürdüğü bir dönemde, insanın yaratılış amacını yeniden hatırlayıp, on bir ayın muhasebesini yaptığı özel bir aydır. İnsan bu ay içerisinde kendi özüne döner. Nefsiyle hesaplaşır. Elbette bu öz bilinç Müslüman için bir aya özgü değildir. Fakat hayatın yoğun akışı çoğu zaman buna müsaade etmez. Bu nedenle tıpkı Peygamberimizin Cibril'le Kur’ân metinlerini karşılaştırması gibi insanda kendi hayatını İslâm'ın hakikati ile karşılaştırmalıdır.
İslâm medeniyetinde zaman insanı yöneten, tayin eden, hapseden bir sınır değil bilakis insanın kendine tabi olan bir araçtır. Zaman, insanı disipline eder. Hayatın merkezine insanı koyar ve onun amaçlarına uygun olarak düzenlenir.
Modern dönemlerde zaman algısının değişmesinde öncelikle yeni toplum düzeni ve onun ihtiyaçları etkili olmuştur. Bu insanın ontolojik olarak yeniden tanımlanmasıdır. Bu dönemin ayırt edici özellikleri arasında; meta fetişizmi, doğayı ve insanı dönüştüren rasyonel akıl, makine ve insan emeğine dayanan kitlesel bir üretim biçimi, mekanik bir doğa düzeni yer alır. Bu yeni düzen zamanın yeniden düzenlenmesine de ihtiyaç duymuştur. Doğanın egemen olduğu eski düzende, emek ve dinlenme mevsimleri/zamanı doğa tarafından belirlenmişti. Ekim, hasat, bağ, bahçe işleri belirli zamanlarda yapılırdı. Modern dönem doğaya olan ihtiyacı tamamen ortadan kaldıramamışsa da temelde doğaya rağmen gelişim göstermiştir. İnsanın doğal çevre ile bağlarını koparmayı amaçlayan ve temelde insanın başını döndürerek modernliğin gösteri dünyasında, gelişme ve ilerlemeye insanı meftun edip göz boyamayı amaçlayan kentler, doğal çevreden yalıtılmış yerlerdir. Burada devasa binalar, mutantan saraylar, gösterişli heykeller, teknolojik ürünler sergilenir. 19. yüzyılda İngiltere'nin simgesi “Billur Saray” adı verilen camdan yapılmış bir saraydı. Fransa, bir çelik yığını olan “Eyfel Kulesi” ile özdeşlemiştir. Amerika ise “Emperial State” binası ile modernliğin, gücün ve ihtişamın sembolü olmuştur.
Modernite ile birlikte zaman artık insanın tayin ettiği bir araç olmaktan çıkıp, sanayi ve üretim sürecinin tayin ettiği ve insanın bu zamanın sadece bir zinciri olduğu yapıya dönüşmüştür. Sanayileşme sürecinde insanlara ilk dağıtılan eşyalardan biri saattir. İlginçtir ki Osmanlı Devleti'nde dahi modernleşme, saat kavramı ile özdeşleştirilmiştir. Sultan II. Abdülhamit döneminde Mekke dâhil bütün Osmanlı şehirlerine devasa saat kuleleri yapılmıştır. Artık zaman herkes tarafından aynı biçimde ölçülen, nesnel bir ölçü birimine dönüşmüştür. Olan sadece bu değildir. Artık zamanı tayin eden, insanın ait olduğu medeniyet değil, mesai saatleridir. İnsan, sabah ezanı ile işe başlayıp, akşam ezanı ile işine son vermek yerine artık belirli saatler arasında mesaiye başlar ve bitirir. Haftanın günleri, mesai günlerine göre belirlenir. Hafta içi mesai günleri, hafta sonu ise tatildir. Tatil kavramı da aslında modern döneme özgüdür. Marks belki de haklıdır. Onun dediği gibi eğer mesai insan özüne, ruhuna uygunsa, neden insanlar tatil günlerinde işyerlerinden cüzzamdan kaçar gibi kaçmaktadır. Çünkü mesai dediğimiz kavram, insanın yabancılaşması, mekanikleşmesi, rutin içerisinde körleşmesine neden olmuştur.
Tatil neden modern bir kavramdır? Tatil neden icat edilmiştir? Müslüman'ın zamanı emek, çalışma ve dinlenme olarak bölünmemiştir. Çünkü emekle çalışmak ayrı şeyler değil, bir bütündür. İnsan çalışırken dinlenir, dinlenirken çalışır. Çünkü çalışmak sadece bedensel bir güç sarf etmek değil, düşünmek, akletmek, tefekkür etmektir. Allah çalışmayı sadece cuma saatinde haram kılmıştır. Cuma günü Yahudilerde olduğu gibi çalışmanın yasaklandığı bir gün de değildir. Cuma mesaisini yasaklayan ayetin devamında “Namaz sonrası dağılın ve rızkınızı arayın.”, denilmiştir. Yasak sadece namaz vakti ile sınırlanmıştır.
Tatil kavramının doğuşu biraz da modern döneme özgü işin, insan doğasına yabancı olması, ona eklenmiş metal bir aksam gibi hilkat garibesi gibi durmasındadır. Modern dönem öncesinde doğa ile iç içe yaşayan insan için emek, insanın varoluş amacının da bir parçasına hizmettir. İnsan tarlaya attığı tohumdan biten meyve, yavrulayan bir hayvan, ağaçta büyüyen meyve ile kendi varlığına anlam katar. Doğa insanın ruhunu da serinletir. İnsan, doğada olmayı bir yük değil aksine kendisi açısından bir rahatlama imkânı olarak görür. Bu nedenle bedensel yorgunluk, zihinsel yorgunluğa dönüşmez. Modern dönemde olduğu gibi insanın yetişmesi gereken mesai saati, kaçırmaması gereken toplu taşıma aracı, ödemesi gereken kredi ve senetleri yoktur. Elbette zanaatkâr, esnaf, tüccar da mesai yapmıştır. Fakat onlar dahi mesaiye hapsolmamıştır. Ezcümle tatil kavramının modern döneme özgü olması, üretim sürecinin, mesainin insan ruhunu kirletmesi/tüketmesi ile alâkalıdır. Kirlenen insanın hızla tükenmesini önlemek için tatil dönemleri icat edilmiştir. Amaç bireyin tekrar eski düzende, eski verimle mesaiye geri dönebilmesidir.
Bu noktada akla M. Foucault'un bioiktidar kavramı gelir. Modern dönemi, insan bedeni üzerinden işleyen mikro bir yapı, bir ilişkiler ağı olarak gören Foucault'ya göre iktidar, nüfus politikası, bedenin sağlığı üzerinden iş görür. Amaç, sağlıklı bir toplum yaratmak ve onu mesaiye uygun hâle getirmektir. Yani ortada ontolojik olarak insan yoktur. Var olan sadece bir makinenin dişlisi, üretimin bir parçası, kalifiye bir emektir. Ama en büyük sorun modern dönemin insanı şizofrenleştirmesidir. Tıpkı kendine ait olmayan bir bedene hapsolmuş gibi insan modern dönemde bu yaşam biçimine, bu mesai saatlerine, bu tükenmişliğe hapsolmuştur.
Ezcümle her medeniyet kendi zaman anlayışı ile var olur. Bu zaman algısına uygun bir yaşam vaaz eder. Modern dönemde “zamanın icadı”, yeni mesai biçimi ile birlikte insan mekanik bir zaman sürecine hapsolmuştur. Günlük mesaisinde kurtuluş için mesai sonu, haftalık tükenmişliğini dindirmek için hafta sonu, yıllık bedensel ve zihinsel yıpranmışlığını tamir etmek için yılsonu tatilini bekleyen modern insan bir trajedi yaşamaktadır. İnsan, zamana değil, zaman insana hükmetmektedir. İnsan için kurtuluş bu zaman sarmalından çıkabilmek ancak kendi zaman ve mekân düşüncesini temsil eden yeni bir medeniyet inşası ile mümkün olabilir.
Ümmet Erkan