Hocamız Ömer Küçükağa ile Röportaj - 6

omer kucukaga ile 6

Medeniyet: Ahmet Hüsrev Efendinin Risale-i Nur'a hizmetlerinde kalmıştık...

Küçükağa: Evet, Ahmet Hüsrev Efendi ve arkadaşlarının bütün zorluklara rağmen Risale-i Nur'un yayılmasında çok özel hizmetleri olmuştur. Zor zamanda mücadele etmek, dava için emek harcamak kolay zamanlardakinden çok daha önemli ve anlamlıdır.

Hüsrev Efendi de hattıyla, sanatıyla, itilâsıyla, Kur'ân hizmetleriyle çok önemli çalışmalar yapmıştır. Üstad Hüsrev Efendi'nin hattı, okunurluk yönünden çok kolay ve güzel bir hat. Daha başka özellikleri de vardır belki, o kadarını bilemiyorum. Lafzatullahların aynı hizaya gelmesi gibi bir özelliği var mesela. Buna “tevafuk” diyorlar. Hattına da “tevafuklu hat” ya da “tevafuklu Kur'ân” diyorlar. Benim açımdan çok büyük önemi yok bunun, ama hakkını teslim etmek gerekir ki Hüsrev hattı, gerçekten çok kolay, açık ve anlaşılır bir hattır. Hüsrev Efendi’nin, Risale-i Nur'un yaygınlaşmasında gayreti, emeği, hizmeti büyüktür. Nasıl ve ne kadar büyük? Bunun cevabı Tarihçe-i Hayat’ta mevcuttur, isterseniz, ayrıntılarını meraklı okuyuculara bırakalım. Oradan okuyup öğrensinler.

Medeniyet: Anlattığınız o yıllarda şanlar çok mu kötüydü? Özgürlük hiç mi yoktu?

Küçükağa: Evet, şartlar çok kötüydü. Özgürlük hemen hemen hiç yoktu. Bir defa Risaie-i Nurlar tamamen yasaktı, istisnasız, hiçbir müsamaha gösterilmeksizin; okumak, taşımak, konuşmak, yazmak kesinlikle yasak ve büyük bir cezayı gerektiriyordu. Daha önceki sohbetlerimizde size bunlardan bahsetmiştim. Hangi yıllardan bahsediyoruz? Altmış dört, altmış beş, altmış altılı yıllar. Risalen Nur talebeleri yakalanıyor, hapse atılıyor. Risale-i Nur taşımak, terörist olmakla eşdeğer kabul ediliyor. Bu vakıalar, bugünkü Türkiye'den baktığınız zaman anlaşılmaz bir şey. “İnsanlar padişaha kul
köle idi. Cumhuriyet geldi ve herkese özgürlük getirdi.” sözlerine karşılık olarak önceki nesiller, “Sen onu gel benim külahıma anlat.” derler. Çünkü onlar özgürlüğü(!) gördüler. 1960 darbesini görmüş, altmış-yetmiş arasını yaşamış birisi olarak ben de aynı şekilde diyorum. Yetmiş, seksen darbesini yaşamış biriyim. 28 Şubat 1997 darbesini sizler de yaşadınız. Bir de kakıp özgürlükten, insanlıktan dem vuruyorlar. Bize boşuna masal anlatmasınlar, özgürlük nedir, insanlık nedir, adalet, hak, hukuk nedir çok iyi biliyoruz biz.

Medeniyet: İnsanlar Cumhuriyet öncesinde mi daha özgürdü, yoksa Cumhuriyet sonrasında mı? Şöyle bir kıyaslama yapacak olursanız, neler söylemek isterdiniz?

Küçükağa: İnsanlar, Cumhuriyet kurulduğu günden 1950'ye kadar ki dönemde mi daha özgürdü, yoksa Osmanlı'nın en bozuk dönemi olan 1900 ile 1923 arasındaki dönemde mi? İnsanlık, insanca muamele, itibar, şan, şeref, haysiyet hangisinde vardı? Doğrusu bu sorunuz tartışılır. 1923'ten tek parti döneminin sonuna kadar yaşayan insanlar, devletten, rejimden, Kemalizm'den asla özgürlük, adalet, insanca muamele görmemişlerdir. Bir önceki nesillerle konuşursanız bunu daha iyi anlarsınız. Bir dokunun, bin ah işitirsiniz. Neler neler anlatırlar, şaşırıp kalırsınız. Yargısız infazlar mı dersiniz, faili meçhuller mi dersiniz, idamlar mı, asıp kesmeler mi, yakıp yıkmalar mı dersiniz... Yoksa tırnakları sökülen, işkencelere maruz kalan insanlar mı? Bunu bana en son anlatanlardan birisi, Bahaaddin Şener'dir. Kim Bahaaddin Şener? Annemin kuzeni. Hâlâ da yaşıyor. 1920 doğumlu. Evet, yaşıyor. Gülşah diye bir kadından söz ediyor. Gördüm diyor, Kur'ân okutuyor diye tırnaklarını söktüler kadıncağızın. Aylarca kendine gelemedi zavallı, inleyip durdu gece gündüz. Suçu(!) Kur’ân okutmak! Sadece Kur'ân okutmak! Bunun örnekleri çok, anlatmakla bitiremezsiniz. Ne yazık ki bazıları bunların anlatılmasını istemiyor, hepsinin yalan ve uydurma olduğunu söylüyorlar. Güneşi balçıkla sıvamaya çalışıyorlar, inkâr politikalarıyla hakikatleri yok edebileceklerini sanıyorlar. Ama buna güçleri yetmeyecektir. Bu bir vakıa ve hakikat, bunlar asla inkâr edilemez ve görmezden gelinemez. Tarihten, geçmişten, gerçeklerden kaçılamaz. Geçmişle, tarihle, gerçeklerle yüzleşmenin zamanı çoktan geldi ve de geçiyor bile. Biz Cumhuriyet öncesini de biliyoruz, okuduk, öğrendik, o zamanda da sıkıntılar çoktu, ama Cumhuriyet sonrasıyla kıyas kabul edilmez kesinlikle.

Medeniyet: Madem çok büyük bir baskı ve zulüm var, Nur talebeleri Risaleleri nasıl çoğaltıyor öyle ise?

Küçükağa: Hüsrev Efendi'nin yaşadığı, o katı yasakların uygulandığı baskı ve zulüm dönemlerinde -benim yaşadığım bazı dönemler de buna dâhildir- Nur talebeleri. Risale-i Nurları matbaalarda bastıramıyorlar. Bir ara gizli gizli bastılar. Sonra onu da yapamaz oldular. Takip ediliyorlardı, evler ve iş yerleri baskına uğruyordu. Uzun yıllar kitaplar hep aynı baskıymış gibi çıktı. Baskı tarihi 1958, başka yok. Yirmi beş sene boyunca bütün kitaplar '58 tıpkı basımı diye çıktı. Çünkü bir defa o zaman basmışlar, o basıldıktan sonra her tarafta mahkemeler kurulmuş. Her basıldığında aynı şeyi kullanıyorlardı. Sonradan bassalar bile 1958 tarihini yazıyorlardı. Bu baskı dönemlerinde Risaleler, üstelik de orijinal harflerle, (Osmanlıca dediğimiz) Osmanlı Türkçesiyle yazılarak elden ele çoğaltıldı. Bunda Hüsrev Efendinin payı çok büyüktür. Yasak, ama elli öğrenci köylere dağılıp eserleri çoğaltıyor. Herkes birer tane yazıyor. Diyelim ki "Hastalar Risalesi" böylece elli tane birden yazılmış oluyor. Tarihçe-i Hayat ta Osman Yüksel Serdengeçti'den alınmış bir yazı var. Tarihçen Hayat, Üstad’ın hayatının anlatıldığı şöyle kalınca bir kitap. Faydalanılabilir, çok orijinal yerler var o kitapta. Osman Yüksel orada diyor ki, bütün evler birer matbaa gibi hizmet gördü. Yasaktı, ama buna rağmen evler matbaa oldu. Her ev, bir nur medresesine dönüştü. Evet, dediğimiz gibi onların önemli bir kısmında Hüsrev Efendi’nin payı var.

İlk sorunuza cevap babından şunları da ilave edelim: Hüsrev Efendi'nin Risale-i Nur hizmetine iki büyük faydası olmuştur, birisi Kur'ân harflerinin unutulmamasına yönelik bir fayda... Risale-i Nur, Latin harflerinden okunmaz diyordu. Merhum, okutmuyordu da zaten. Onun için bahsini ettiğimiz bu çevrenin ismine "Yazıcılar’ deniyor. Okunur mu okunmaz mı. ben o konuya girmiyorum. İşte bugün okunuyor, herkes okuyor Ama Hüsrev Efendi okunmaz derdi. Eğer yanlış bilmiyorsam caiz görmüyordu. Belki bunu sırf insanlar bu yazı ile yazıp okusunlar diye yapıyordu, belki de öyle inanıyordu, sebebini bilmiyorum. Diğeri ise. Kur'ân harflerinin daha fazla insan arasında unutulmamasına yönelik fayda. Bu zor dönemlerde bile Risale-i Nurlar evlerde gizli gizli yaygınlaştı. Isparta'da öyle köyler vardı ki. "Yazıcı Köyü" diye anılıyordu, neredeyse her evde Risale yazılıyordu. Bunlardan birisi de Sav köyüdür. O köyün tamamı “yazıcı”ydı. Her eve giderdik, herkes rahlesini çıkarır, yazısını yazardı. Bana da niçin yazıcı olmadığımı sorarlardı. Kendilerine katılmam noktasında davette bulunurlardı. Seviyordum bu insanları. Hepsi de ihlâslı, samimi kişilerdi. Beğeniyordum, hoşuma gidiyorlardı. Sonradan yazma ve çoğaltma tekniklerini iyice geliştirdiler. Şimdilerde ise modern bir matbaada basılıyor bu Kur'ân-ı Kerim. Hem de çok modem ve orijinal bir matbaada.

Medeniyet: Rahmetti babanız Hafız Mehmet amca, Hüsrev Efendi ile görüşmüş müydü?

Küçükağa: Görüşmüştür tabii ki, ama direkt bir bağı yoktu. Babamın mevcut Risale-i Nur talebeleri arasında en fazla Erzincan’dakilerle irtibatı vardı. O zaman bugünkü kadar da farklı ekoller yoktu. Cemaat, hemen hemen bir taneydi. Sonradan, biraz daha ayrışmaya başlandı. Ayrışmaya başlandığından sonra babam pek fazla tercih ve ayrım yapmadı. Hepsi ile irtibat ve işbirliği hâlinde devam etti.

Medeniyet: Risale dışında okuduğunuz kitaptan babanız görüyor muydu?

Küçükağa: Tabii ki.

Medeniyet: Nasıl izin veriyordu, karşı çıkmıyor muydu okumanıza?

Küçükağa: Asla karşı çıkmıyordu. Babam öyle bir insan değildi. Kalıplarını kırmış, özgür düşünebilen, ufuk sahibi bir insandı. Abartmıyorum, gerçekten öyleydi. Aslında babamdan geçmiş sohbetlerimizde uzun uzadıya bahsetmiştik, ama demek ki eksik bıraktığımız yerler kalmış. Tamamlamamız lazım. Biraz sonra anlatacağım özeliğiyle babamı çok daha iyi tanıyacaksınız. Yalnız hatırlatmanızı isteyeceğim sizlerden, yoksa unuturuz. Köy deyiniz, köyden bahsedecektiniz deyiniz, ben anlarım. Ama önce şu bahsi bitirelim müsaadenizle. Evet, işte böyle böyle Risale-i Nurlar yaygınlaştı. Tıpkı Hüsrev Efendi gibi, Kırkıncı Hoca gibi, etkisinde çok kaldığım ve asla unutamadığım ilk Risale-i Nur talebelerinden birisi de Dr. Sadullah Nutku idi. Belki bilgi olarak değil, ama duruş ve hâl olarak beni çok etkilemişti Dr. Sadullah Nutku. Risale-i Nur talebeleri arasında belki -belki diyorum- çok ünlü birisi olmayabilir, ama ben onu gerek sima, gerek konuşma, gerekse duruş tarzı olarak kime benzetiyorum biliyor musunuz, Prof. Dr. Muhammed Hamidullah Hoca'ya. Sessiz, sakin, emin, mütevazı... Doktordu kendisi. İyi bir doktordu. O zamanlar dindar bir doktor olmak çok önemli bir özellikti. Doktordu, ama hayatınızda görebileceğiniz en mütevazı insanlardan da birisi idi. Hamidullah Hoca'yı hiç gördünüz mü bilmiyorum, Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, o da öyleydi. Sakin ve mütevazı... Merhumu burada anmışken şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Hamidullah Hoca'nın “İslâm Peygamberi" isimli çok meşhur bir kitabı var biliyorsunuz. İlmî ve muhteşem bir kitap. Baştan sona bilgi ve belgelerle dolu güvenilir bir kaynak eser. Yılların çalışması, büyük bir emek mahsûlü. Siyer alanında orijinal bir başucu eser. Okumadıysanız, mutlaka okuyun. Baştan sona okuyamıyorsanız bile hiç olmazsa madde madde, kısım kısım okuyun. Zaten göreceksiniz ki kitap, madde madde yazılmış bir eserdir, işte demin saydığım özelliklerden dolayı Dr. Sadullah Nutku'yu Hamidullah Hocaya benzetiyorum... Hüsrev Efendi’de de böyle bir hava teneffüs etmiştim. Bunlar, özellikle Sadullah Nutku ile Hamidullah Hoca narin yapılı, ince, zayıf, gösterişten uzak, sakin ve mütevazı insanlardı.

Medeniyet: Zikrettiğiniz bu muhterem şahsiyetlerin en önemli ortak özelliği, mütevazı olmaları. İslâmî davette, Müslüman şahsiyetinde tevazuun çok önemli bir yeri olsa gerek...

Küçükağa: Teşekkür ederim, çok önemli bir hususu dile getirdiniz. Tevazu, gerçekten çok önemli bir ahlâkî ve imânî haslettir. Kendisini İslâm’a adamış bir dava adamının, topluma öncülük eden bir dava önderinin, mürekkep yalamış bir ilim erbabının, payeler kazanmış bir akademisyenin, kısacası her Müslüman'ın tevazu libasına bürünmesi elzemdir, zaruridir. Rabbimiz kitabında, Efendimiz sünnet-i seniyyelerinde mü’minleri daima mütevazı olmaya davet etmişlerdir. Ancak istisnaî hâllerde, açıkça İslâmî hakikatlere saldırı yapıldığında belki, tevazuu bırakmak caiz olabilir. O da küfre ve küffâra karşı İslâm'ın izzetini savunmak için. Aslına bakılırsa bu durum bile Müslüman'ın tevazu anlayışına ters düşmez Zira bu tavır da, yani dik durmak, direnmek, karşı koymak, mücadele ve mûcahede etmek de İslâm'ın emrettiği tevazuun bir başka veçhesidir. Kelime ve kavramları doğru ve tam anlamak icab eder. Nasıl sabır her şeye sessiz ve tepkisiz kalmak demek değilse; tevazu da her şeye ve herkese karşı elsiz, dilsiz olmak ve boyun eğip yerli yersiz "estağfirullah’ çekmek demek değildir. Bazı tevazular vardır ki maazallah kibirdir. Bazı sabırlar da vardır ki, dilsiz şeytan olmaktan farksızdır. İslâmî umdeleri, hatta herhangi bir şeyi yerine getirirken de yerli yerince yapmak ve hikmete uygun davranmak gerekir Müslüman sabır gösterirken de, tevazu libasına bürünürken de pasif, edilgen, silik ve şahsiyetsiz değildir, bilakis Müslüman her hâl ve şartta azizdir, şereflidir, vakarlıdır. Kadim ve çağdaş Ebu Cehil ve Ebu Leheplerin alenen yaptığı gibi, İslâm'a, Müslümanlara, Kur'ân'a, Rasûlullah'a, ashaba hâşâ dil uzatıldığında, hakaret edildiğinde Müslüman asla sessiz duramaz, tepkisiz kalamaz, tevazu ve sabır adı altında pasif, silik tavırlar sergileyemez. Yeter ki sergilenecek tavırlar hikmete, sünnet-i seniyyeye uygun olsun. Bugün kimi insanlar vardır. Ebu Cehil gibidirler. Sizinle diyalektiğe girmezler, hemen hakarete başvururlar, küfrederler, saldırırlar ve hatta ellerinden gelse sizi bir kaşık suda boğmak, öldürmek, yok etmek isterler; sadece sizi değil, malınızı, neslinizi, fikrinizi, dininizi, her şeyinizi... İşte belki bu insanlara karşı kelime yerindeyse tevazuu bir tarafa bırakarak izzetli ve vakarlı bir tavır sergilemek icap eder. Bunun dışında tevazudan asta taviz verilmez. Zira gurur, kibir, böbürlenme asla Müslüman ahlâkına yakışmaz. "Kebîr’ olan ancak Allah Azze ve Celle’dir. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ebu Bekir (r.a.). Hz. Ömer (r.a.) gibi ashab-ı güzîn efendilerimiz oldukça mütevazı idiler. Kendilerini görmeye gelen yabancı elçilerden bile bu tevazu ve şefkati esirgememişlerdir. Hâşâ, ben Allah'ın Rasûlü'yüm, ben mü’minlerin emiriyim deyip kibre düşmemişlerdir. Gelen elçiler, çoğu zaman Efendimizi (s.a.v.), emirü'l-mü’minini tanımakta güçlük çekmişlerdir. Tabii onlar bu yüce ahlâktan, bu soylu davranıştan çok etleniyorlardı. Etkilenmemek mümkün mü? Kendi reisleri, kendi kralları altın, gümüş işlemeli tahtlarda otururken, zevk ü sefa içinde yaşarken, diğer insanları daha aşağı bir sınıf kabul ederken; yeryüzünün ahlâken, edeben, ilmen, neseben en yüce şahsiyeti, İslâm devletinin reisi, komutanı ve onun seçkin arkadaşları sıradan bir insan gibi yaşıyorlar, hiç kimseyi kendilerinden aşağı görmüyorlar, yediklerinden yediriyor, giydiklerinden giydiriyorlar, herkese sıcak ve samimi ilgi gösteriyorlar, tebessüm ediyorlar... Etkilenmemek, hayran kalmamak mümkün mü? Ben hayatım boyunca mütevazı insanlardan çok etkilenmişimdir. Dr. Sadullah Nutku da onlardan birisiydi.

Medeniyet: Bildiğimiz kadarıyla Sadullah Nutku’yla önemli bir hâtıranız var...

Küçükağa: Evet, var. İlginç ve önemli bir hâtıra benim için. Anlatmaya değer doğrusu. Sadullah Nutku ile bir yolculuğumuz oldu, inşaallah yanlış hatırlamıyorumdur. Ne yolculuğu? Van yolculuğu. Erzincan'dan veya Erzurum’dan Van'a uzanan maceralı, güzel bir yolculuk. Niye gideceğiz? Mevlide. Kimin Mevlidi? Said Nursi Hazretlerinin mevlidi. Üstadın vefatının üçüncü ya da dördüncü sene-i devriyesi. O günün şartlarında bu anma toplantısı ve katılma kararı çok büyük bir hâdise tabii. Büyük ve riskli. Her şeyi göze almak gerekiyor çünkü. Düşünsenize bir, hem mevlid diyorsunuz, hem Said Nursi diyorsunuz, hem de gösteri hükmünde toplu bir ibadetten bahsediyorsunuz. Olacak şey mi bu? Hem de o günün baskı ve zulüm dönemlerinde. Sistemin hoşlanacağı bir durum değil bu. Açıktan yasak demiyorlar mevlide, ama her gideni yakalayıp içeri atıyorlar. Yollar kesilmiş. Köşe bucak tutulmuş. Gidenler kıskıvrak yakalanıp doğru içeri. Minibüste Sadullah ağabey de vardı. Öyle hatırlıyorum. Veya minibüste yoktu da ben onu Van'da gördüm. Olabilir, hatta bu daha kuvvetli bir ihtimal. Görüştük, konuştuk, o bir şeyler anlattı, biz dinledik. 1963 veya 1964 tarihlerinden söz ediyorum. Bindik minibüse gidiyoruz.

Medeniyet: Başka kimler vardı minibüste?

Küçükağa: Kimler vardı... Ben vardım, rahmetli Rıfkı Kaymaz dayım vardı, başka arkadaşlar, ağabeyler vs... Önceki sohbetlerimizde Rıfkı dayımdan ve onunla aramızdaki ilişkiden mâlûmâtlar vermiştik. İsmini zikretmişken, ilave olarak şunları da söylemek isterim. Onunla biz hiç ayrılmadık. Bizim onunla arkadaşlığımız, kardeşliğimiz, dayı-yeğenliğimiz, dava adamlığımız elli beş yıl beraber geçti. Dediğim gibi daha önceki sohbetlerimizde belki bunları söylemişimdir, ziyanı yok. Bir kez daha söylemiş olalım. Niye altmış değil de elli beş yıl diyorum? Hani ilk üç-dört yılı hatırlayamayız da ondan. Ben gözümü açtım açalı, kendimi bildim bileli üç buçuk-dört yaşlarından onun vefatına kadar hep birlikte yaşadık. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi. İyi kötü günde daima birlikte olduk. Bunca zaman zarfında birbirimizi hiç kırmadık. Hiç ama hiç kırmadık. Ne o beni bir defa olsun kırdı, ne de ben onu. Sadece anlatacağım şu hatıra hariç! İstanbul’a geliyordu. İşi çoksa eğer, en azından sırf sesimi duymak için telefonla arıyordu. Yanıma niye gelmiyor da telefonla arıyor diye düşünüyordum. Çalışkan ve gayretli birisiydi. Biliyorsunuz, kendisi sanatkâr bir kişiliğe sahipti. Şiir, hikâye gibi çeşitli edebi türlerde kıymetli eserler vermişti. Dönemin çok önemli sanat-edebiyat dergilerinde şiirleri, hikâyeleri ve çeşitli yazıları yayımlanmıştı. 1976-80 arası çıkan Muştu dergisinin kurucusuydu. Edebî, fikri çalışmalarının yanı sıra bakır işlemeciliğinde de kıymetli eserler vücuda getirmişti. Çok sergi açıyordu. Galiba ilk sergisini Erzurum Halk Eğitim Merkezinde “Bakır Üzerine El İşiyle Türk-İslâm Tezyinatı” ismiyle açmıştı. Bazen bir iki günlüğüne gelip sergi açıyordu İstanbul'da, beni ancak giderken arıyordu. Niye daha önce aramadın dediğimde yorulmayasın diye cevabını veriyordu Asla kırılmıyordum da, ne bileyim şöyle içim burkuluyordu sanki, görüşemedik, dertleşemedik diye? Bunlar birkaç kez daha tekrar edince biraz biraz kırılmaya başladım doğrusu. Sonra bir gün düşündüm. Ben de ona aynısını yapıyordum. Konferans, sohbet, iftar vs. vesilesiyle Ankara'ya gittiğimde ben de onu görmüyordum, sadece ayrılırken telefon edip hâl hatır soruyordum, o kadar. Hâl böyle iken, bir gün ona böyle yaptığı için çok kırıldığımı söyledim; ilginçtir ki o da bana aynısını söyledi. Haklıydı, ben de ona aynısını yapıyordum. Meğer o da kırılıyormuş. Ama isteyerek yapılan bir hareket değildi bu. Ne onunki, ne benimki. Tamamen mecburiyetten kaynaklanan bir durumdu. Elli beş, altmış yıllık beraberliğimizde bütün kırılmalar sadece bundan ibaretti.

Evet, minibüste Rıfkı dayım var. ben varım, bazı ağabeylerimiz var. Van'a mevlide gidiyoruz. Eski bir minibüs, o zamanın minibüsünden ne olacak? Giderken de yolda marş söylüyoruz, hani çocuğuz ya! Ağabeylerimiz de tebriklerle, teşviklerle bizi marş söylemeye özendiriyorlardı.

Medeniyet: Ne tur marşlar söylerdiniz?

Küçükağa: Öyle pek fazla bildiğimiz marş yoktu. Repertuar mı diyorsunuz siz ona? Evet, repertuarımız zengin değildi. Bir, bilemediniz iki-üç tane ya var, ya yoktu. Abdurrahim Karakoç’un "Hak Yol İslâm Yazacağız" şiiri vardı repertuarımızda bestelenmiş olarak. Genelde bunları söylüyorduk kendi aramızda.

Medeniyet: Sadece bu kadar mı? Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu Marşı”, “Fetih Marşı”, meşhur ‘Sapan taşlarının yanında füze / Başka âlemlerle farkımız bizim’ mısralarının geçtiği “Şarkımız”parçası, bir zamanlar bizim neslin dilinden hiç düşürmediği ve sözleri Abdurrahim Karakoç’a ait ‘Biz Kur'ân'ın hadimleri / Pür imanlı ve zindeyiz / Biz bu yoldan dönmeyiz asla / Peygamberin izindeyiz...’ gibi ezgi ve marşlar yok muydu?

Küçükağa: Hatırlayabildiğim kadarıyla Necip Fazıl’ın birlikte okuyabileceğimiz bestelenmiş bir eseri yoktu o zamanlar. Başkalarını da hiç hatırlamıyorum. Sadece Abdurrahim Karakoç’un şiirleri vardı bestelenmiş olarak. Bunlar biraz da halk tipi besteleniyordu. Besteleniyor diyorum, ama yanlış anlaşılmasın, öyle işin ehli sanatkârlar tarafından bestelenmiyordu. Daha çok nurcu ağabeyler tarafından besteleniyordu. Amatör bir beste anlayacağınız. (Melodisini mırıldanarak) “Kör dünyanın göbeğine / Hak yol İslâm yazacağız / Kuşların göz bebeğine / Hak yol İslâm yazacağız / Koç burcuna yay burcuna / Bebeklerin avucuna / Minarelerin ucuna / Hak yol İslâm yazacağız.” diye uzayıp giden mısralar da böyle bir besteydi. Uzunca bir şiirdi. Bunu söyleye söyleye gidiyoruz.

Medeniyet: Konuşarak, marş söyleyerek yolu bitirdiniz. Şehre nasıl girdiniz?

Küçükağa: Van'a yaklaşınca bize dediler ki herkesi tutukluyorlar. Ne yapalım? Minibüsten inmemiz lazım, indik. Şehre girmemişiz daha. Dışındayız. Mecbur yaya gireceğiz Nasıl? Kaçak yollarla. Büyüklerimiz miz yol gösterdi bizlere. Biriniz şuradan gitsin, biriniz buradan gitsin, biriniz yakalanırsa diğeri yakalanmamaya çalışsın, kimse eşini kaybetmesin, birbirinizden haberdar olmaya çalışın, kiminiz şu tepeden gitsin, kiminiz bu dereden, şöyle yapsın, böyle yapsın diye de talimatlar verdiler. Sanki Ken'an'dan Mısır'a gidiyoruz. Sanki Erzincan Ken'an, Van Mısır. Sanki Erzincan'da
kıtlık var, sanki Mısır'da buğday dağıtıyorlar... Van... Bilmiyoruz, tanımıyoruz buraları. Ne ederiz, nasıl gideriz kaygılıyız. Şimdi düşünüyorum da ağabeylerimiz aslında çok cesurlarmış. Tamamen yabancı olduğumuz bir bölge. İlk defa gitmişiz. İşin içinde kaybolmak var, kurda kuşa yem olmak var. kimvurduya gitmek var, yakalanmak var... Dayım, ben ve galiba bir de Turan isimli bir arkadaş dedik ki, biz üçümüz ayrılmayacağız. Tamam dediler, siz üçünüz ayrılmayın ve şu yoldan gidin. Öbürleri bu yoldan, şunlar şuradan, bunlar buradan... Filanca yerde, filanca camide buluşmak üzere ayrıldık. Bir şekilde şehre girmeyi başardık, bizim ekibe bir şey olmadı, fakat galiba diğer gruplardan bazıları tutuklanmıştı. Tutuklama dediğimiz nedir? Tutuklayıp içeri alıyorlar, mevlit bitince de serbest bırakıyorlar. Çünkü bir suçu yok ki adamın. Mevlit dinlemek suç mu olurmuş? Katılımın az olması için yapıyorlar bunu. Fazla katılım olmasın, irtica hortlamasın. Müslümanlık yayılmasın, başka sebep yok. Düşünebiliyor musunuz, mevlit okumayı bile irtica gören bir zihniyet! Ne acı, ne tirajikomik bir hâdise değil mi? O dönem öyle bir dönem işte. Gerisini siz düşünün. Doktor Sadullah Nutku'yu, işte böyle bir ortamda tanıdım. Allah ona da gani gani rahmet eylesin.

Diyeceğim o ki, Hûsrev Efendi gibi, Sadullah Nutku gibi, Hamidullah Hoca gibi özellikli şahsiyetler, İslâmî davette daha başarılı oluyorlar. Ben bu başarının önemli bir kısmını yüce tevazu ahlâkına bağlıyorum. Tevazu, İslâmî davette başarının anahtarıdır. İnsanın tevazuu arttıkça başarısı da artıyor. Bu husus da günümüz Müslümanlarının üzerinde hassasiyetle durması gereken inceliklerdendir.

Medeniyet: Bu bahsi bitirdiyseniz köye dönelim isterseniz. Yukarıda sorduğumuz bir soru vardı. Babanızın, okuduğunuz kitaplara karşı çıkıp çıkmadığıyla ilgili...

Küçükağa: Şimdi dediniz ki, siz Risale-i Nurlardan başka kitaplar da okuyordunuz. Babanız buna karşı çıkmıyor muydu? Hayır asla. Babam ufku çok geniş bir insandı. Bir örnek olarak köyde babamın okuduğu kitaplardan söz etmem lazım. Eski ismi Selüke olan bir köyümüz vardı. Yeni ismi Yeşilçay oldu artık. Yazın iki üç ay gidip köyde kalıyoruz. Kışın da Erzincan'da kalıyoruz. Erzincan’a yeni taşınmışız. Babamın güzel bir bağı var köyde. Selüke, gerçekten çok doğal, çok yeşil bir köy. Suyu o kadar bol ki! Kapımızın önünde kocaman bir su akıyordu. O zamanlar evlerde su yoktu. Her ev o suya göre konuşlanmıştı köyde. (Eliyle göstererek) işte şöyle bir su akıyor. Ark deriz biz buna, ama öyle böyle değil, kocaman bir ark. Muhtemelen iki metre genişliğinde. Bir çocuk düşse rahatça alıp götürür. Çok dar bir yolumuz var. İki, iki buçuk metre genişliğinde bir yol. Kağnıların geçebileceği kadar. Biz o köye gidiyoruz. Bahçemizde bir elma ağacı. Elma ağacı öyle çok büyük ki, çınar gibi. Çapı herhâlde bir metre civarında vardır. Demek ki yerini çok sevmiş. Hiç kimse çıkamıyor başına. Elmaları da o kadar lezzetli, o kadar iri. Sapsarı. Oldukça da doyurucu. Kahvaltı etmeye ihtiyaç duymuyorduk ondan sonra. Çocuklarla koştururduk ağaca doğru, bir elma kapabilmek için. Aslında boşuna koşuyoruz, bir tane düşse hepimize yetecek, çünkü çok iri. O elmanın tam yanında bir kızılcık ağacı vardı. Kızılcığı bilir misiniz? Bütün kızılcıklar da öyle mi bilmem, bizim kızılcığımız estetik olarak çok güzel bir kızılcıktı. Tam bir şemsiye şeklinde. Gölgesine doyum olmazdı. Babam, o kızılcığın altına kilim, çul ve benzeri yaygılar serdirmiş, orada kitap okuyor, zikir çekiyor, tesbihat ediyor. Zikri yüksek sesle çekerdi. Camiye gidemediği zamanlarda namazını orada kılıyordu. Ben gece namazını sekizli kılmayı ilk defa babamdan gördüm. Akşam, yatsı, sabah namazlarının farzlarını tek başına kılarken kıratını yüksek sesle yapardı. Fıkhen caiz midir? Elbette câizdir. Hatta daha iyidir. Yine de temkinli konuşmakta fayda var, belki mezhepler arasında farklı görüşler vardır. Siz yine de bunu daha iyi bilen hocalara sorun isterseniz. Hangi mezhebe göre amel ediyorsanız, o mezhebin görüşünü öğrenip ona göre davranın. Ama İmam Gazali Hazretleri’nin câiz gördüğünü, hatta tavsiyede bulunduğunu da belirtmek isterim.

Babam, o kadar yüksek sesle zikir ediyor ki, ta bizim eve geliyor ses. Kızılcık ağacı ile evin arası belki elli, belki yüz metre vardır. Babamın bütün tesbihatını evde duyuyoruz. Cevşen okuyordu muhtemelen. Çünkü ‘Ya Rahmân, Ya Rahim, Ya Kerim... nidalarını duyuyoruz. Gündüzleri de üç-dört tane kitabı vardı, onları okuyordu. Kitaplarından birisi neydi biliyor musunuz? Şu kalınlıkta bir kitap, benim gördüğüm en kalın kitap oydu: “Kâzım Karabekir'in Hayatı”. Göreniniz oldu mu hiç? Elden ele dolaşıyordu o zamanlar. Yasaktı. İnsanlar gizli gizli okuyordu onu. Çünkü Kâzım Karabekir’in hayatıyla birlikte Cumhuriyet dönemine ilişkin anekdotlar da anlatılıyordu kitapta. Sisteme ilişkin çarpıcı bilgi ve belgelerden bahsediliyordu. Yaklaşık bin beş yüz, bin yedi yüz sayfalık bir kitap. ‘Mevârid’ diye bir Arapça sözlük var. Babam onu da okuyordu. Bir de Niyazi Mısrîydi sanırım, onun divanını okuyordu. Bir üçüncü kitap daha vardı, ama onu hatırlayamadım. Zaten fazla kitap yoktu o zamanlar. Niçin anlattım bunları, babamın geniş ufkunu, ilim merakını, araştırmacı ruhunu ortaya koyabilmek için. Her şeyi okuyordu. Tabii ki bir dönem Risale-i Nur ağırlıklı okudu. Esasen başka kitaptan okumamak, Risale-i Nur'dan başka kitapların okunmasını doğru bulmamak, çok makul bir yaklaşım tarzı değil. Belki insanları kendi meşreplerine bağlamak için bir dönem böyle bir metod takip etmiş olabilirler, ama bugün için bu metod takip edilemez. Bugün Risale-i Nur talebelerinin böyle olduklarını sanmıyorum. Artık böyle değiller diye düşünüyorum.

Babam. Selüke dediğimiz köyümüze. İmam-Hatip Lisesi öğretmeni Beşir Hoca ile beraber bir cami yaptırdı. Daha doğrusu yaptı diyelim. Köy camisi değil mi, ne olacak başka? Kerpiç döküyorlar, sonra o kerpiçler kuruyor. Taşları üst üste koyuyorlar, çamurla sıvıyorlar. Oldu sana camii. Beşir Hoca ile ben geçen sene karşılaştım, babamın o camiyi yaparkenki tavırları ile ilgili bazı şeyler anlattı bana. Tabii ben çocukluk hâlimle onları unutmuşum. O bana hatırlattı. Babam fiziken çok güçlüydü. Yorulmak nedir bilmezdi. Yirmi saat çalışabiliyordu bir inşaatta. Nasıl çalışıyordu bilmiyorum. Beşir Hoca anlattı görüştüğümüzde. Dedi ki, bizim uykumuz gelirdi, gitmek istediğimizde bize kızardı. Bitirmeden olmaz, su duvar mutlaka bitecek, der ve dediğim de yapardı. İki-üç günde camiyi bitirtirdi. Başladığı işi mutlaka bitirmek istiyordu. Yapısında vardı. Yorulmaz, yılmaz, usanmaz, üşenmez, pes etmezdi. Tabi bu. Allah'ın babama vermiş olduğu özel bir lütuf. Bazı insanlar, az uyku, az yemekle saatlerce çalışabiliyorlar. Ham “asker, uyumaz, asker yorulmaz, asker acıkmaz, asker üşümez..." denir ya, babam da aynen öyleydi.

Medeniyet: Köy ve kağnı sizlere bir şeyler hatırlatıyor mu?

Küçükağa: Hatırlatmaz olur mu? İnsan bazı şeyleri hiç unutamıyor. Şehirden köye gelip giderken kağnıya bindiğimi hatırlıyorum. O hazzı, o duyguyu nasıl anlatmalı bilmem. Kağnının çıkarttığı “cızz” sesi hâlâ kulaklarımdadır. Galiba yola sabah namazı vaktinde çıkıyorduk, şehre ancak akşam varıyorduk. Yoksa yanlış mı hatırlıyorum? Belki böyle değil, ama yine de altı-yedi saat sürüyordu diye tahmin ediyorum. Nasıl sürmesin ki! Kadın erkek, ailece, hep beraber gidiyorduk. Yol uzun ve yolculuk da meşakkatli olunca süre uzuyordu. En fazla kadınlar yoruluyordu, bu yüzden gerektikçe mola veriyor, dinleniyor, bir şeyler atıştırıyorduk. Her şeye rağmen şehre gitmek, hele kağnıyla, at arabasıyla gitmek, kelimenin tam anlamıyla bir seremoniydi bizim için.

Medeniyet: Bir de Vehbi'niz varmış, çocukluğunuzun Vehbi'si...

Küçükağa: Evet, unutamadığım kişilerden birisi de Vehbi'ydi. Evi evimizin biraz ilerisindeydi. Her gün kapımızın önünden geçerek eşeğiyle tarlaya, bağa bahçeye giderdi. Mübarek hayvan, tam kapımızın önüne gelince bağırmaya başlardı. Bir gün değil, iki gün değil, her zaman böyleydi. O anırınca annem, yine Vehbi geçiyor, derdi. Çıkar bakardık, gerçekten geçen Vehbi idi. Vehbi biz çocukların çok hoşuna giderdi. Elinde büyükçe bir tulum peyniri dürümü olurdu. Dürüm, tandır ekmeğindendi. Bizim tandır ekmeklerimiz biraz büyükçedir, içine de Erzincan'ın meşhur tulum peynirini koyup şöyle bir sararsanız lezzetine doyum olmaz. Vehbi'nin elinde o dürüm hiç eksik olmazdı. Vehbi, eşek ve dürüm ayrılmaz bir bütündü. İşin garibi ablam da derdi ki, Vehbi o pis dürümden nasıl yiyor acaba, çünkü dürüm sürekli eşeğin kulağına, sağına soluna değerdi. Vehbi şu an yaşıyor mudur bilemem, ama geçen en son gittiğimde hayattaydı. Yaşıyorsa Allah uzun ömürler verem, vefat ettiyse de Allah taksiratını affeylesin.

Bana birisi yüzmeyi ne zaman ve nerede öğrendin diye sormuştu. Ben de hatırlamadığımı söyledim. İnanmadı bana. Olur mu öyle şey, insan bilmez mi hiç
nerede, nasıl öğrendiğini? Gerçekten hatırlamıyordum. Fakat şimdi sizinle bu sohbeti yaparken nasıl öğrendiğimi biraz hatırlar gibi oldum. Demek çok küçükmüşüm ki hatırlamıyorum. Gerçi ben kendimi bildim bileli yüzme biliyorum. Küçükken köye giderdik. Beş-altı yaşlarında ya var, ya yoktum. Köyde bir göl vardı. İşte yüzmeyi herhâlde o gölde öğrendim. İnsanoğlu her şeyi hatırlayamıyor. Bazen o an için çok önemli bir hâdiseyi nasıl oluyorsa unutuveriyor bir anda. En son gidişimde bana bu gölü gösterdiler. Dedim ki, biz bu göle girer miydik? Siz bu gölden hiç çıkmazdınız ki, dediler. Tamam, dedim, şimdi oldu, hatırladım, biz işte bu gölde öğreniyormuşuz yüzmeyi. Göl deyişime bakmayın siz, öyle bildiğiniz bir göl değil bu. Göl dediğimiz, işte bu odadan birazcık büyük. Ama küçükken o küçük su birikintisi bize o kadar büyük gelirdi ki, orayı koca bir göl zannederdik.

Bizim dönemin insanları belki çok yolduk çektiler, belki bin bir türlü sıkıntı içinde büyüdüler ama buna rağmen, şimdiki nesillerin pek yaşayamadığı çok özel ve doğal zevklere sahiptiler. Mesela, bir su kaydırağımız vardı bizim. Bugün ancak beş yıldızlı lüks otellerde, tatil köylerinde, şurada burada var bu tür kaydıraklar. Ama bizim daha o zamanlar vardı. O şartlarda köyde kendimize güzel bir kaydırak yapmıştık. Bir dere vardı. İşte köyümüzün yeni ismi Yeşiçay oradan geliyor. Aslında suyu da çok yeşil değildi. Kirliydi, ama niyeyse köyün ismini Selüle iken Yeşilçay olarak değiştirdiler. Tamam, köyümüz çok güzeldi, şirindi, yeşildi, ama o su yeşil bir su değildi ki! Derenin üzerine annemin dayısı Fahrettin dayı tenekeden bir oluk yaptı. Kendisi semaver, soba gibi şeyler yapan bir teneke ustası idi. Şu an hâlâ yaşıyor. Muhtemelen doksan yaşına yaklaştı. Su, karşı köylere ziyan olmadan kolayca gidebilsin diye o derenin üzerine tenekeden bir oluk yaptı. Su, önceleri boşa akıyormuş. Sadece bizim köyü suluyormuş, o kadar. Diğer köylere hiçbir faydası dokunmuyormuş. Sonra köylüler kendi aralarında konuşup bir oluk yapmaya karar veriyorlar. Tenekeden. Fahreddin dayıma müracaat ediyorlar. Dayım da güzel bir oluk yapıveriyor köylülere. Su, çaya dökülmeden karşıya, oradan da Ekrek'e, Hozunsu’ya gidiyor bu oluk sayesinde. Böyle böyle bazı köyleri dolaşıyor. Oluk, yaklaşık yedi-sekiz metre, belki de on metre uzunluğunda. Su o kadar kuvvetli ki, bir uçtan öbür uca sizi rahatlıkla sürükler. Suyun üstünde kaydırakla karşıya geçiyorsun, çok zevkli. Çok zevkli, ama geri gelmesi o kadar zevkli değil. Pek yorucu.

Yeri gelmişken ve de unutmadan size biraz da dedemden bahsedeyim. Çok önceki sohbetlerimizin birinde dedemin de çok önemli bir şahsiyet olduğunu ve fırsatını bulduğum ilk anda size ondan da bahsedeceğimi söylemiştim sanırım. Dedem Salih Kaymaz. Annemin babası. Selükeli. Babamın babaları da Selükeli. Dedemin babası Sıddık Kaymaz. Sıddık Kaymaz’ın Ömer isminde bir kardeşi var. Yani dedemin amcası. Dikkat edin, bakın buradan nereye geleceğiz. Babam Mehmet Küçükağa, ilk hafızlık derslerini Selüke köyünden Sıddık Kaymaz’a veriyor. Yani dedemin babasına. Ön dinlemeyi ona yaptırıyor. Sonra komşu köye gidip esas hocasına dinletiyor. Yani dedemin amcası olan Hozunsu köyündeki Hafız Ömer Kaymaz'a. İki köy arasındaki mesafe, net bilmemekle beraber, herhâlde yaya olarak bir saat vardır. Babam, her gün gidip Hafız Ömer Kaymaz'a dersini veriyor ve aynı gün geri dönüyor. Demek ki babamın hafızlığında annemin dedesinin ve dedemin amcasının da çok büyük payı var. İsmi neydi bu zâtın? Ömer! Hafız Ömer! Annem diyor ki, baban senin ismini ona istinaden Ömer koydu! Bunu bir ay öncesine kadar gerçekten bilmiyordum, annemle sohbet ederken öğrendim.

Medeniyet: Dedenizi, babanızın babasını hiç gördünüz mü?

Küçükağa: Ben, babamın babasını hiç görmedim, ama onun hakkında hüsnü zan besliyorum, ismi Ahmet Küçükağa. Baba tarafımın soy ismi Küçükağa. Anne tarafımın Kaymaz. Neden hüsnü zan besliyorum? Şundan: Kur’ân okumanın yasaklandığı bir dönemde çocuğunu hafız yapmaya karar veren bir insandan bahsediyoruz. Büyük bir risk alıyor. Mevcut konjonktüre göre, çocuğunu hafız yapmaya karar vermek, statükoya baş kaldırmak demektir. Yani “inkilâp” yapılmış. Çünkü babamın hafızlık yaşı, benim hesaplamalarıma göre, kesin değil, anneme sordum net çıkaramıyor, bilemem diyor, babam 1924 doğumlu. Eğer on yaşında hafızlığa başladı ise 34'te hafızlığa karar vermiş demektir. Yani tek parti diktasının en acımasız olduğu zamanlar. Eğer on iki-on üç yaşında vermişse 36'da hafızlığa başlamış demektir. Yani 23 ile 46 arası tek parti diktası. Kelimelerle anlatabilmek mümkün değil o dönemleri. O şartlarda, bütün risklere, idamlara, yargısız infazlara, sürgünlere rağmen oğlunu hafız yapmaya karar veriyor. Basit bir mesele değil anlayacağınız. Onun için babamın babası Ahmet Küçükağa'yı rahmetle anıyorum. Üstelik babam komşu köye giderek dersini veriyor. Belki de, belki diyorum, bizim köyde daha çok baskı var da komşu köy daha mı sakindi acaba? Bilemiyoruz. Eğer jandarma nereye daha yakınsa orası daha çok baskı görürmüş. Bütün bu yasaklamalara rağmen hiçbir zaman Türkçe ezana dönmemiş köylerin okluğundan da söz ediliyor. Kuş uçmaz, kervan geçmez uzak dağ köyleri. Bazı yerlerde köyün belli yerlerinde üç-dört kişi nöbet tutarmış. Ezan vakti geldiğinde, eğer jandarma gelmiyorsa güzel oku; geliyorsa yahut bir karartı veya bir gölge görürlerse yenisini oku diye müezzine işaret ederlermiş. Ne yapsın insanlar? Korkuyorlar. Korkmamak mümkün mü? Her tarafa korku hâkim olmuş. Her yer zifiri karanlık. Hak yok, hukuk yok, insanlık yok, insaf, vicdan, merhamet yok... Her yanda zulüm, her yanda ölüm kol geziyor. Böyle bir hengâmede korkmamak mümkün mü?

Medeniyet: Zulüm ve zulûmat bir tek Türkiye'de yoktu, diğer İslâm coğrafyaları da bundan nasibini fazlasıyla almıştı...

Küçükağa: Yakıcı bir konu. Dediğiniz gibi zulüm ve zulûmat sadece Türkiye'de yoktu, bütün İslâm coğrafyalarında vardı. Hem de fazlasıyla. Unutmamamız gereken bir husus var. Türkiye o dönemleri şimdilik belki atlattı, ama maalesef İslâm dünyasının bazı bölgeleri o dönemleri hâlâ yaşıyor. Ne yazık ki bazı arkadaşlarımız bu gerçeği çabuk unutuyor. Geçenlerde sevdiğim, çok değer verdiğim bir ağabeyin ziyaretine gittim. Kendileri benim için gerçekten çok kıymetli birisi. Mısırdan söz ederken, onlar 1920-25’lerden beri bu kadar çalışıyorlar, ama gel gör ki çok da başarılı olamadılar, türü bir cümle sarf etti. Kendisini çok seviyorum, ama âcizane kanaatim yanlış bir yorumda bulundu. İtiraz ettim, ben son altı yılda üç defa Kahire'ye gittim, oranın şartlarını biliyorum, onlar hâlâ bizim tek parti dönemini, Milli Şeflik dönemini, cunta dönemini yaşıyorlar, dedim. Gerçekten de orada İslâmî mücadele vermek, öyle bizim buradan baktığımız kadar kolay değil. Bunu anlamayan kimi insanlar ise, oradaki herhangi bir liderin söylemiş olduğu -ortamı hafif yumuşatmaya yönelik- bir iki cümleye takılıp kalıyorlar. Onu hemen uzlaşmacılıkla suçluyorlar. Bunu vaktiyle bir Müslüman yazar da yapmıştı. 1987 ya da 88’lerdeydi. Bu yazarımız, Ömer et-Tilmisani'yi korkaklıkla suçlamıştı. Kendisi, iyi bir Müslüman yazardı aslında. Ama o zamanlar gençti. Genç olduğu için de bazı değerlendirme ve yorumlarında yanlışlar yapıyordu. Ömer et-Tilmisani, o zamanki İhvan-ı Müslimin'ın lideri idi. Mevzu neydi, şimdi tam hatırlayamıyorum, bir beyanat vermişti. Yazarımız, onu taviz vermekle, uzlaşmacılıkla suçluyordu. Zeynep Gazali’yi ise büyük bir mücahide hanım olmakla takdim ediyordu. Birisi erkek okluğu hâlde korkak ve uzlaşmacı, öbürü kadın olduğu hâlde yiğit ve tavizsiz. Böyle bir makale yazmıştı. Tabii ben buna çok üzülmüştüm o zamanlar. Hemen karşı bir yazı yazdım. Sonra o da karşılık verdi. Baktım tartışmanın bir faydası olmayacak, kestim, daha da uzatmak istemedim tartışmayı. O Müslüman yazar, kalemi kuvvetli, iyi de bir yetenekti, ama Mısırlı Müslümanların ne ağır bedeller ödediğini tam kavrayamıyordu. Eminim, bugün farklı düşünüyordur.

Medeniyet: İsim verecek misiniz? Okuyucularımız merak ederler...

Küçükağa: Hayır, gerek yok. İsmi bende mahfuz kalsın. Bizim maksadımız kişiler değil, düşünce ve yaklaşımlar. Biz burada bir durum değerlendirmesi yapmaya çalışıyoruz. O yüzden isim vermeyi gerekli görmüyorum. O gün o yazarın yaptığı yanlışın bir benzerini bugün bazı yazarlar, kanaat önderleri çevreler ve cemaatler de yapıyor. Demin, yaklaşık iki-üç ay önce ziyaretine gittiğimi söylediğim o çok değerli insanın da değerlendirmeleri bu yöndeydi. Hâlbuki hakikat onun dediği gibi değildi. Maalesef, oradaki Müslümanları biz anlayamıyoruz. Böyle giderse anlayamayacağız da. O kadar zor şartlar altında çalışıyorlar ki, anlatmak gerçekten çok zor. Düşünün bir, insanlar ansızın yapılan baskınlarla evlerinden, iş yerlerinden, sokaktan sorgusuz sualsiz alınıp götürülüyorlar, bilinmez yerlerde öldürülüyorlar buna karşılık geride kalanlar hak arayamıyorlar, hesap soramıyorlar. Göstermelik seçimler yapılıyor. Seçimler yaklaşınca da bir bakıyorsunuz tutuklama furyası başlamış, iki yüz kişi birden içeri alınmış. Bunların bir kısmı dönüyor, bir kısmı dönmüyor. Dönmeyenlere ne oldu, niçin oldu, araştırmıyorsunuz bile. Öldüyse cesedi nerde, ölmediyse kendisi nerde? Cevap yok. Ne öldüğü belli, ne yaşadığı. Can güvenliği, mal güvenliği, namus güvenliği, nesil güvenliği, ev güvenliği... hiç yok. Hastalık, açlık, geçim sıkıntısı, eğitim, sağlık şartları... İç içe geçen, birbiri ardına gelen imtihanlar... Allah kimsenin başına böyle imtihanlar vermesin. Bu hengâmede pes etmemek, mücadeleyi hâlâ sürdürüyor olmak bile her türlü takdir ve tebrikin üzerindedir. Eli öpülesi, alnı öpülesi insandır onlar. Ezildiler, üzüldüler, sürüldüler, öldürüldüler, kan ve gözyaşlarını sel gibi akıttılar, ama asla imanlarından, davalarından vazgeçmediler. Ölüleriyle, şehitleriyle dirildiler. Ümmetin, üzerlerine ölü toprağı serilmiş bu ümmetin ruhu oldular, canı oldular, kanı oldular, onuru oldular. Allah onlardan razı olsun. Türkiye o şartlardan çoktan kurtuldu. Var olan sıkıntılar da eskiyle veya diğer coğrafyalarda yaşananlarla kıyas bile edilmez. Filistin, Mısır, Ürdün. Tunus, Suudi Arabistan, Suriye, Libya bir Müslüman için çok zor coğrafyalar. Kaddafi ve rejimi neler çektirmedi oradaki Müslümanlara. Afgan cihadına gidip Ruslara karşı savaşan mücahitler ülkelerine geri döndüklerinde derhal öldürülüyorlardı. Belki Türkiye'deki sistem de tavır alıyordu o mücahitlere karşı, araştırıp soruşturma yapıyordu, eziyet ve sıkıntılar çektiriyordu, ama yine de Libya gibi yapmıyordu. Suriye… Bir ara Türkiye ile Suriye'nin ilişkileri düzelir gibi oldu. Devlet olarak birbirlerini tehdit olmaktan çıkardılar. Beşşar Esed geldi. Türkiye'yi gezdi, ilgi alaka gördü, yeni bir sayfa açıklı, ama bu bahar fazla uzun sürmedi. Aslında Suriye halkı hiç bahar yaşamadı ki! İnsan hakları hep çok kötü oldu Suriye’de. Ta baba Hafız Esed den bu yana. O gün bugündür. Müslümanlar hiç rahat yüzü görmediler Şam topraklarında; hep zulüm, hep baskı, hep işkence... Dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış o kadar çok Suriyeli var ki, kaçmışlar ve hâlâ ülkelerine dönemiyorlar. İsrail'in Filistinlilere yaptığının daha katısını Suriye bugün kendi Müslüman halkına yapmaktadır. Bir insan ben İhvan-ı Müslimin'denim derse hemen öldürülürdü. 1982 Hama katliamını belki sizler de hatırlarsınız. On binlerce insan öldürüldü o katliamda. Nice masum insan hayatını kaybetti. Bugün iş başında olan oğul Esed de babasının yolundan ilerliyor. Bakmayın, siz güzel pozlar verişine, sağa sola gülücükler dağıtışına. Sempatik görünmeye çalışıyor, ama taktığı maske gerçek yüzünü gizlemeye yetmeyecektir. Hiçbir şey yokmuş gibi. İslâm ümmetiyle alay edercesine ekranlarda konuşuyor, nutuklar atıyor, hak-hukuktan bahsediyor, barışçıl mesajlar veriyor. Yalan, hepsi yalan! Bir de oğul Esed, baba Esed'den farklı diyorlar! Öyle değil, ikisi de aynı mayadan yoğrulmuş acımasız zalimlerdir?

İnsanlar öldürülüyor, işkencelere tabi tutuluyor, namazla, İslâm'la alay ediliyor. Böyle ortamlarda yaşamak, Müslümanca hayat sürmek öyle sanıklığı gibi kolay değil kesinlikle. Bizim neslimiz de bu tür olaylara şahit oldu belki, benzeri ortamlarda yaşadı, ama emin olun ki bütün yaşanan sıkıntılar, tek parti dönemiyle ve yukarıda saydığımız coğrafyalarla kıyas kabul etmeyecek kadar hafif kalır. Yaşadığımız cunta dönemlerinde, dışarıda, sağda solda serbest konuşamıyorduk, ama kendi aramızda az da olsa konuşabiliyorduk. Konuşanlara da deli gözüyle bakılıyordu. Çünkü gerçekten zordu. Başınıza ne geleceğini bilemiyorsunuz. Şu son on beş seneyi çıkarın, ondan önceki yıllarda ne zaman konuşmuşsam mutlaka bir büyüğüm veya beni seven birisi, aman dikkatli ol Ömer, biraz fazla ileri gidiyorsun, seni çok seviyoruz, başına bir iş gelir, yapma etme, diye ikaz ederdi. Bir şey de yaptığımız yoktu hâlbuki! Ben zaten fıtraten, böyle ayran kabartıcı konuşmaları seven birisi değilim. Ama hakikatleri saklayacak birisi de değilim. Ta Erzurumlu yıllarımdan bu günlere gelinceye kadar hep böyle davrandım. Hiçbir zaman korkmak, çekinmek adına hakkı gizlemeye çalışmadım. Öğrencilik yıllarımda da böyle yaptım, memuriyet hayatımda da, serbest hayatımda da. Daha önceki sohbetlerimizde söylemiştim, Erzurum'da Lala Paşa Camii’nde, Gürcü Kapı Camii'nde, Caferiye Camii’nde konuşmalar yapardım. Mübarek gün ve gecelerde, Ramazan aylarında, cemaate hitap ederdim. Risale-i Nur talebelerine veya varsa başka çevrelere yönelik -ki hemen hemen hiç kimse yoktu- herhangi bir tutuklama olmuşsa hadiseleri sıcağı sıcağına vaazlarımda veya sohbetlerimde değerlendirir, yapılanları açık açık eleştirirdim. Konuşmalarım ânında yankı bulurdu. Hemen ya müftülükten, ya İmam-Hatip öğretmenlerinden ya da dışarıdan birisi gelip beni uyarırdı. Sen öğrencisin, belki sana bir şey yapmazlar, ama bize yahut camimize zarar verebilirler, sakın bir daha böyle konuşma olur mu, yoksa senin yüzünden camimiz, okulumuz kapatılabilir, derlerdi.

Medeniyet: Hakkı da gizlemeyeceğiz, tahrik de etmeyeceğiz, tahkir de, alay da. Müslüman'ın eylemi de, söylemi de, fikri de, zikri de, üslûbu da vahye ve nebevi metoda uygun olmalıdır.

Küçükağa: Şüphesiz, öyle olmalıdır. Bu olmazsa olmazımızdır. Âcizane benim tavrım hep şu olmuştur. İnşallah bunu ölünceye kadar da sürdürürüz. Hakikatler gizlenmemeli, ama hakikatleri gizlememek adına provokasyona kaçan üslûplar da kullanmamalı. Önemli olan hakikatlerin eğitip bükülmeden söylenmesidir. Hakaret, küfür, alay, galiz ifadeler Müslüman'a hiç yakışmaz. Bu önemli hususu da sizin vesilenizle belirtmiş olalım. Rasülullah Efendimiz (s.a.v.) hiçbir zaman müşrik Kureyşlilere hakaret etmedi, küfretmedi, onları alaya almadı. Nezih ve soylu bir üslûpla vahiy penceresinden onlara hep hakikatleri söyledi. Zaten o heva ve hevesinden asla konuşmaz. Onun konuştukları, yapıp ettikleri ancak vahiydir. Bizim metod ve üslûbumuz da bu olmalıdır, inşaallah ölünceye kadar da tavrımız bu olur.

Duamız odur ki. İslâm dünyasının diğer bölgelerinde yaşayan kardeşlerimizin üzerlerindeki ağır baskılar, cuntalar, tağûtî rejimler, inşaallah en kısa zamanda kalkar. Oradaki kardeşlerimiz de daha insanî ve daha İslâmî şartlarda yaşama imkânına sahip olurlar.

Bugünkü sohbetimizi de bu dua ile hitama erdirelim. Allah’ın selâmı üzerinize olsun...

(Devamı gelecek sayıda.)

Not: Bu röportaj, “Arap Bahan" diye isimlendirilen hâdiseler henüz meydana gelmemişken yapılmıştır. Tunus'un, Mısır'ın, Libya'nın liderleri henüz iş başındaydı.(Medeniyet)

Yazanlarımız